GÖLGEME BASTIN YA DA TARİH BAĞIŞLAMAZ

 

 

GÖLGEME BASTIN YA DA TARİH BAĞIŞLAMAZ

Okuyacağınız yazı 1993 yılının ağustos ayında Varlık adlı edebiyat ve sanat dergisinde yayınlandı. O zamanlar bana cumhuriyetçi ve devrimci gazetelerin de kapıları kapalıydı. O zamanlar da, gazetelerde, şimdi olduğu gibi, olay, durum ve olgunun özüne inmekten aciz suyuna tirit yazılar yayınlanmaktaydı.

“Tarih Bağışlamaz” adlı yazıyı okuduğunuz zaman, durumun, Charlie Hebdo olaylarından farksız olduğunu göreceksiniz. Sivas katliamı sırasında “Tahrik” olan mazeret, şimdi “Müslümanların hassasiyetleri” bahanesine dönüşmüş durumda.

İslam’ın teokratik düzen olarak egemen olduğu toplum ve devletleri bir yana bırakalım, Müslüman inançlıların çoğunlukta olduğu Türkiye gibi laik ülkeleri de bir yana bırakalım; İslamcılar, Müslümanların azınlık ve konuk durumunda olduğu Avrupa ülkelerinde bile içinde yaşadığı toplumları baskı altına almak, oraya egemen olmak istiyorlar. İslamcıların ve ulemanın (bu yeni olmayan) çağa uyumsuzluğu, elbette bir üstün erdem değil. İslama zarar verdiği, Müslümanları huzursuz ettiği gibi, dünyayı da tedirgin edip ona zarar veriyor. “İslamcılar”ın “tahrik”e kapılmamaları, “hassasiyetleri”ni makul bir sınıra indirmeleri amaçları gereği  mümkün değil. Bari Müslümanlar “tahrik”e kapılmayıp “hassasiyetleri”ni makul düzeyde tutsalar…

Biraz sonra okuyacağınız yazı Varlık dergisinde yayınlandıktan sonra “Tarih Baışlamaz” (Varlık Yayınları, 1994) adlı, daha sonra da içinde yer aldığı kitapla birlikte “Yazmasam Olmazdı” (Doğan Kitap,2003, 2004) adlı kitapta yer aldı. Artık baskıları tükendi. Sahaflarda, internet satıcılarında var mı bilemiyorum.

Özdemir İnce

20 Ocak 2015

***

TARİH  BAĞIŞLAMAZ

12 Eylül öncesinde, başbakanlığı döneminde, Ülkücüler her gün birkaç aydını ve yurtsever solcuyu kurşunlarken, “Bana sağcılar cinayet işliyor (ya da bunun gibi bir şeyler, Ö.l.) dedirtemezsiniz” diyen Cumhurbaşkanı Demirel, Sivas cinayeti sahnelenirken Sivas valisini arayıp “Polisi halkın üzerine salma” diye emir veriyor (Milliyet, 12 Temmuz 1993). Otuz yedi aydın, yazar ve sanatçı öldürüldükten, yüzlercesi yaranlandıktan sonra ve yakılan otelin daha dumanları tüterken, ülkenin İçişleri bakanı, “Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmedik” diyebiliyor. Demek ki, bu iki mantığa göre, Sivas’ta suç işleyen iki üç yüz vatandaş ile bunları seyreden binlerce insan “halk”tan sayılıyor, fakat öldürülen ve yaralanan mağdurlar “halk”tan sayılmıyor. Başbakan da gene aynı mantıkla, otelin önünde biriken insanlara bir şey olmadığını söyleyebiliyor. Bu mantık tarih ve insanlık önünde suçlu olduğu gibi, bir yazılı ve bağlayıcı metne göre de (Anayasa’nın 10. maddesi) suçludur “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.”

Bu mantığa göre kalabalık “halk” sayılıyor; bu halk kendisine göre sayıca az topluluklara ya da bireylere karşı suç işleyebilir ya da suçun işlenmesini seyredebilir. Ama ortada bir suç, birden fazla suç var. Bu suçun işlenişini seyreden Sivaslılar da, olaya kendi “halk” anlayışlarıyla bakanlar da suçludur.

Kovboy filmlerinin klasik temasıdır: iyi ya da kötü şerif, ayyaş ya da ayyaş olmayan şerif bir sanığı hapishaneye kapatır. Kötü adamın tahrik ettiği halk, hapishanenin kapısına dayanır ve linç etmek amacıyla sanığı şeriften ister. Şerif sanığı halka teslim etmez ve çatışma çıkar; şerif sanığı korumak için “halk”tan birkaç kişiyi öldürür. Şerif, tanımı yapılmış ve nitelikleri saptanmış bir devlet ve kamu adına hareket etmiştir: bir suç ve o suçla ilgili bir sanık varsa yargılama ve cezalandırma yetkisi de devlete aittir;  devlet bu yetkisini kimseye devredemez ve kimse devletin bu yetkisini üstlenemez. Sivas Olaylan’nm mağdurları devletin cezalandırmasını gerektirecek bir suç işlememişlerdir; ancak saldırganların ideolojisine göre varsayımsal bir suç (!) işlemişlerdir; saldırganlar kendi ideolojilerinin varsayımsal ilkelerine göre mağdurları bizzat cezalandırmaya kalkışmışlar ve bunun için cinayet işlemişlerdir. Devlet bir Texas şerifi kadar olamamış, kendi yetkisinin zorla elinden alınmasına göz yummuş ve kalabalığın (“halk”ın) suç işlemesinden sonra ortadaki somut suça, “halk” tarafından işlendiği için,  mazeret bulmaya çalışmıştır. Sivas’ta Madımak Oteli’nin önünde ve içinde, devletin gözü önünde, 1982 Anayasası, ilgili bütün maddeleriyle birlikte, adım adım çiğnenmiş ve yok edilmiştir.

“Devlef’e tekrar döneceğim. Sivas Olayları’yla ilgili, olabildiğince nesnel ve duygusallıktan uzak yorumumuz şudur: Sivas’ta birkaç yüz islamcı (islamist) laik toplumsal düzenden yana aydın, yazar ve sanatçıyı öldürmüş, bu cinayeti devlet ile birkaç bin Müslüman seyretmiştir.

Sivas Olayları’nı iyi anlamak, tarihi iyi okumak için bazı kavramların sayısız yarar var:

Laiklik: Siyasal ve toplumsal sistemin din ve devlet ayrılığı il¬kesine dayanması; bunu savunan anlayış.

Din kurumunun siyasal ve kamusal yaşam üzerindeki etki ya da egemenliğinin sınırlandırılması çabalarından doğan laiklik ilkesi, günümüz demokratik sistemlerinin hemen hemen tümü tarafından hukuken ya da fiilen benimsenmiştir. Laiklik, değişik tarihlerde ve toplumlarda farklı uygulamalara konu olmuşsa da,  özünde, devletin din işlerine, dinin de devlet ve siyaset işlerine karışmaması, dinsel ve dünyasal otoritelerin birbirinden ayrılması, devletin bir resmî dininin olmaması ve bütün dinsel inançla karşısında tarafsız ve hoşgörülü davranması, din ve vicdan özgürlüğünün korunması gibi ilkeler yer alır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 1921 Anayasası bir “devlet dini”nden söz etmez. Buna karşın, 1924 Anayasası ilk biçimiyle, devletin dininin islam olduğunu bildirir; ancak bu durum, yalnızca devlet  yapısında değil, hukukta ve eğitimde de birçok laikleştirme girişimlerine engel olmamıştır. 1928 yılında yapılan bir anayasa değişikliğiyle, “devletin dininin din-i İslam” olduğu yolundaki kural Anayasa’dan çıkartıldı. 1937 anayasa değişikliğiyle laiklik bir anayasa kuralı durumuna getirildi. 1961 Anayasası, laikliği daha sağlam güvencelere bağladı ve dinsel duyguların siyasal amaçlarla kötüye kullanılmasına karşı önlemler öngördü (özellikle siyasal partiler açısından). 1982 Anayasası da bu ilkeleri korumuş, ayrıca laikliğin Anayasa’nın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilkeler arasında olduğunu belirtmiştir.

1982 Anayasası:

Madde 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyet’tir.

Madde 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.

Madde 4- Anayasa’nm 1. maddesindeki devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2. maddesindeki Cumhuriyet’in nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

Anayasa’nın 4. maddesine göre her türlü laiklik karşıtı eylem anayasal bir suçtur. Anayasa’nın bu maddesi, temel hak ve hürriyetlerle, din ve vicdan hürriyetiyle, düşünce ve kanaat hürriyetiyle, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetiyle ilgili maddelerin kapsam sınırlarını da çizmiştir. Buna göre, anayasal bir suç işlemeden laiklik karşıtı olunamaz. Laiklik karşıtı olmak ne demektir? En basit anlamda, siyasal ve toplumsal sistemin din ve devlet ayrılığı ilkesine dayanmasına karşı olmaktır. Böyle bir düşünceyi kim savunur? Devletin dinsel esaslara göre örgütlenmesini isteyen kişi ve kişiler savunur. Ancak, bu kişi ve kişilerin düşüncelerini demokratik yollarla gerçekleştirmelerine olanak yoktur, çünkü Anayasa’nın 2. ve 4. maddeleri buna engeldir. O halde onlar için bir tek yol vardır: demokratik olmayan yol ve yollar. “Üçte biri bulunca ayaklanacağız” (Cumhuriyet gazetesi, 12 temmuz 1993) diyen “Kara Ses” Cemalettin Kaplan laiklik karşıtı düşüncenin amacını özetlemektedir.

Müslüman: İslam dinine bağlanan kişi. Aslı Müsülman’dır. Müslüman kişi dininin beş yasasına uyar:

  1. Tanrı’nın birliğine ve peygamberlerine inanmak (kelimei şahadet);
  2. Tanrı’ya tapmak (namaz kılmak);
  3. Oruç tutmak;
  4. Varlıklıysa zekât vermek;
  5. Varlıklıysa hacca gitmek.

Tanrı’nın yasası, inananlar için altı inancı gerektirir:

  1. Tanrı’nın varlığına ve birliğine,
  2. Tanrı’nın meleklerine,
  3. Tanrı’nın peygamberlerine,
  4. Tanrı’nın peygamberleriyle gönderdiği kitaplara,
  5. Ahiret gününün varlığına,
  6. Kaza ve kaderin Tanrı’dan geldiğine inanmak.

Bu beş koşul ve altı inancı yerine getiren kişi Müslüman olur. Günümüzde Müslümanlar yalnızca İslamlığı devlet dini kabul etmiş olan ülkelerde değil, laiklik ilkesini kabul etmiş ve halkının çoğunluğu Hıristiyanlardan (ya da Müslüman olmayanlardan) oluşmuş ülkelerde o ülkenin vatandaşı ya da o ülkenin konuğu olarak yaşamaktadırlar. Nitekim Türkiye Müslümanları da Cumhuriyet döneminde laik düzen içinde yaşamaktadırlar. Müslüman’ın ve Müslümanların yaşadıkları ülkenin resmî dininin islam dini olmasını istemeleri, bu isteklerini zorbalığa dönüştürmeleri çağdaş devlet anlayışı içinde olanaksızdır. Bir ülke nüfusunun çoğunluğunun Müslüman olması da onların istek ve zorlamalarının gerçekleşmesi için geçerli bir gerekçe oluşturmaz. Böyle bir şey çözümlenmesi olanaksız kargaşalara ve savaşlara yol açar; Müslüman olmayan ülkelerde İslam karşıtı düşüncelerin yasallaşmasına olanak sağlar. Fransa’da şu anda 3 ile 5 milyon arasında Müslüman yaşamaktadır. Bu ülke Müslümanların Müslüman’ca yaşa-malarına karışmamakta, ancak Müslüman bireylere kendi laik yasalarını uygulamaktadır. Fransa’da yaşayan bir Müslüman Arap, Cezayir’de, Fas’ta ve Tunus’ta yaşayan Müslüman Araplardan daha az Müslüman değildir.

İslamcı (Islamist): Müslümanlık ile İslamcılık aynı şey değildir, islamcının görüşlerini Cemalettin Hoca tam anlamıyla açıklıyor:  “İslam aynı zamanda devlettir, islam aynı zamanda siyasettir, islam dininden siyaseti ayırmak mümkün değildir.” (Cumhuriyet gazetesi, 12 temmuz 1993)  Demek ki devleti, toplumsal ve bireysel yaşamı, devlet kurumlarını ve yasaları islam dininin ilkelerine göre düzenlemek isteyen ve başka bir düzen kabul etmeyen islamcı, laikliğin karşısındadır. Kendini yeterince güçlü bulduğu zaman (Türkiye’de nüfusun üçte biri) devlet düzenini zorla değiştirecek ve nüfusun geri kalan üçte ikisine kendi görüşünü zorla kabul ettirecektir. Yani şeriat düzenini zorla kabul ettirmeye kalkışacaktır.

Şeriat: Kuran’daki ayetlerden, hadislerden çıkarılmış dinî esaslara dayanan Müslümanlık yasası, islam hukuku. Şeriata göre Kuran, tanrısal bir kanundur. Bütün insan eylemlerinin, davranışlarının ona dayanması, bütün hukuk kurallarının, sosyal düzenlerin ona bağlanması, onun gösterdiği yolda gitmesi gerekir. Kuran ve hadislerde bildirilen hükümler kesin olduğuna, hiçbir zaman değişmeyeceğine göre, şeriat kuralları da zaman üstüdür, değişmez, değiştirilemez.

Şeriatçılık: Devletin sosyal, iktisadî, siyasî ve hukukî kurallarını belirleyen kanun ve nizamları ortadan kaldırma, dinî esas ve prensiplere dayanan bir devlet kurma amacını güder.

Sivas Olayları’nı ve benzeri olayları belli bir çerçeve içinde değerlendiremezsek, gerçeği göremeyiz. Sivas Olayları’nda, halkın dinî inançlarının rencide edilmesinden kaynaklanan kendiliğinden bir tepki söz konusu değildir; Sivas Olaylan laik düzen karşıtı, şeriatı savunan bir ayaklanma denemesi, laik devletin nabzının yoklanmasıdır. Nitekim ayaklanmacıların attıkları sloganlar, Sivas’ın Cumhuriyet’e mezar olacağını haykırmaları bunun en küçük kanıtıdır. Bu kanıtı ne cumhurbaşkanı, ne başbakan, ne içişleri bakanı, ne bazı muhalefet liderleri, ne de bazı gazeteciler ve yazarlar görmüşlerdir. Suç işleyen şeriat yandaşlarını “halk” olarak tanımlamak gaflettir. Çünkü laik devlet düzeni içinde bir Müslüman gibi yaşayan gerçek Müslümanlar ile İslam’ı devlet ve siyaset olarak gören İslamcı ve şeriatçıların birbirine karıştırılmasına yol açmaktadır. Bu kesin ayrım yapılmadığı için Müslüman vatandaş laikliği dinsizlik olarak görmektedir. Bu kesin ayrımı yapmazsak saf ve barışsever gerçek Müslüman vatandaş ile suçlu ya da potansiyel suçlu islamcı ve şeriatçı teröristi birbirine karıştırırız; ve Islamcı-şeriatçı teröriste yöneltilen eleştirilerin ve yasal uygulamaların gerçek Müslüman vatandaşın kendisine yönelik olduğu yanılgısına kapılmasına engel olamayız. Bu ayrımın yapılmaması hiç kuşkusuz Islamcı-şeriatçı teröristin işine gelir, çünkü hedef genişlemiştir. Bu kesin ayrım yapılmazsa, laik düzen yandaşları, Müslüman vatandaş ile Islamcı-şeriatçıyı özdeşleştirecek; Islamcı-şeriatçı olmayan Müslüman ise laik düzene karşı kuşkulu davranacaktır.

Sivas fesadı (komplosu) işte bu belirsizlikten yararlanmıştır. Sivas fesadını değerlendiren devlet yöneticileri ve yazarlar “tahrik” gerekçesine işte bu belirsizlik yüzünden sarılmışlar ve “dış güçler”, “Yabancı parmağı” gibi ikinci, üçüncü dereceden mazeretlerden yararlanmaya kalkışmışlardır. Yabancı parmağı olsun ya da olmasın, dış güçler yönlendirsin ya da yönlendirmesin, Sivas’ta kendileri de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan iki-üç yüz terörist, birkaç bin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Müslüman’ın ve laik devletin gözü önünde otuz yedi aydın, yazar ve sanatçıyı yalnızca “laik” düzenden yana oldukları için öldürmüş ve yüz kadarını yaralamıştır. Bu cinayete, bu ideolojik cinayete “tahrik” öğesini katmak, devletin düzen ve niteliğini değiştirmeye yönelik bir eylemi adi suç düzeyine indirgemektir. “Tahrik” öğesi ancak adi suçlar için gerekçe olabilir.  Anayasa tarafından güvence altına alınmış din ve vicdan hürriyeti, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti gibi anayasal haklar söz konusu olduğu zaman, “tahrik” öğesi geçersizleşir. Çünkü anayasa ve demokrasi, vatandaşları is­teseler de istemeseler de hoşgörülü olmaya zorlar. Sivas Olaylan bir “varsayımsal tahrik”e bağlanırsa, Alevîliği İslam dışı gören Sünnî inanç da bir tür “tahrik”e dönüşmüş olur. Öyle ki siyasal partilerin programlarına bağlı görüşleri de “tahrik” olarak yorum­lanabilir; KİT’lerin özelleştirilmesi de bir tür tahriktir. Demokra­tik ve laik bir ülkede, bazı bireylerin kendi görüşlerine, kendi inançlanna uymayan görüşler yüzünden ya da kendi inanç ve dü­şüncelerinin başkaları tarafından eleştirilmesi nedeniyle “tahrik olmaya hakları yoldur”; tahrik olmaları yasadışıdır.

Aziz Nesin bazı konularda, bilinen düşüncelerini açıklamak ve yorumlamak üzere belli bir tarihte, belli bir kentte, bu kentin bel­li bir mekânına davet edilmiştir ve kendisini dinlemeye gelenler­le onun arasında bir tür toplumsal anlaşma söz konusudur. Aziz Nesin’in bu koşullar altında açıklayacağı düşünceleri yasal açı­dan suç oluştursa bile, bu suç yüzünden tahrik olacak olan dev­letin yasal yasa kurumlarıdır. Öyle ki, bu varsayımsal suç nede­niyle ne herhangi bir vatandaşın, ne de devletin yasal kurumların­da çalışanların kişisel düşünceleri nedeniyle tahrik olmaya hak­ları vardır. Bu olayda tahrik öğesini kabul etmek 1982 Anayasa­sının tümüne karşı olmak anlamına gelir. Öyle ki, ne yasama yet­kisi, ne yargı yetkisi, ne kişi dokunulmazlığı, ne kişi hürriyeti ve güvenliği, ne de özel hayatın gizliliği kalır; bütün özgürlükler rafa kaldırılır, ne evinizde, ne telefonda, ne de özel bir yemekli toplan­tıda düşüncelerinizi açıklayabilirsiniz. Çünkü tahrik öğesi ve onun kılıcı başınızın üzerinde sallanmaktadır. Bu olayda Aziz Ne­sin’in söylediği varsayılan sözleri tahrik öğesi kabul etmek Anayasa’yı rafa kaldırmaktır. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1982 Anayasa­sı cumhurbaşkanı, başbakan, İçişleri bakanı, bazı parti liderleri, milletvekilleri ve yazarlar taralından rafa kaldırılmıştır. Cinayet işleyen ve devlet düzenini yıkmak isteyen İslamcı-şeriatçı teröris­ti “halk” kavramının içine yerleştiımek ilerde daha büyük cina­yetlere yol açacaktır…

Millî Gazete’de İsmet Özel’in “İslam kuvveden fiile geçiyor”, “Islamî dönüşümün Türkiye için ideal bir toplumun tasarımlı ol­maktan ziyade bir zaruret haline geldiği günden güne daha belir­ginleşiyor… Millet olarak Islamî bir kararlılık göstermemenin ce­zasını çekiyoruz”, bir başka yerde “Şu anda durumun sıcaklığı sessiz durmamı telkin ediyor bana. Kimsenin heyecanını okşama­ya niyetim yok. Bu işi daha kapsamlı bir şekilde ele alıp sunmak isterim”  diyerek Sivas’ta öldürülen meslektaşları için Allah’ın rahmetini esirgemesi şaşırtmıyor beni; islamcı yazar Abdurrahman Dilipak’ın “Şeriat düzeninin demokrasiden çok daha fazla öz­gürlük vaat ettiğini kimse bilmiyor” demesi de şaşırtmıyor beni. Beni şaşırtan ve yaralayan, bir zamanlar arkadaşım olan (o za­manlar genç bir bilim adamıydı, belki şimdi anımsamak istemez o zamanları) Dr. Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet gazetesinin 4 temmuz 1993 tarihli sayısının 29. sayfasında yayımlanan şu sözleriydi:

[“Düşünce hürriyeti” etiketi altında gereksiz tahrikler yapan, en gelişmiş demokrasilerde bile provokasyon olarak kabul edilebile­cek davranışlarda bulunan kimseler, Sivas’ta ortaya çıkan bu sonu­cu dikkatli bir şekilde değerlendirmek  zorundadır. / “Şeriat ayaklan­dı” deyip işin içinden çıkmak isteyenler, olay sırasında çeklen fotoğrafları dikkatle incelemelidirler. O fotoğraflarda neden yeşil bay­rak değil de Türk bayrağının taşındığının ciddi bir tahlilini yapmalı­dırlar. / Çünkü olayın boyutu, sandığımızdan büyük; sebepleri, san­dığımızdan derindir. Ama bir gün tarih yazıldığı zaman, bu katliamı gerçekleştirenler kadar, buna psikolojik zemin hazırlayan insanlar da sorumlu tutulacaktır. / Bu, elinde benzinle otel lobisini yakan için de geçerlidir, ne yazık ki, Aziz Nesin için de…]

Ertuğnıl Özkök’ün “bayrak” kanıtı, bu tür olaylarda kamuflaj yöntemini bilmeyen çocukları bile güldürür. Söz konusu yazıyı olayın aynntılı belgesel filmini televizyonda seyretmeden, filmde dipten gelen sesleri duymadan yazmış olan Ertuğrul Özkök Ekonomi-Politika dergisinin 33. sayısında (11-18 temmuz), 17. sayfada, İslamcı teröristler tarafından öldürülenlerin Atatürk fotoğrafı ve Türk bayrağının karşısında Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ni kutladıklarını da görebilir. Ertuğrul Özkök’ten bir ricam var: Nokta dergisinin, 17 temmuz 1993 tarihli sayısının 7. sayfasına baksın ! Orada ortak arkadaşımız Metin Altıok’un son fotoğraflarını görecektir; Metin’in gözlerine baksın, sigara tutan eline baksın ve yazısını bir kez daha okusun.

Sivas Olayları’nda tahrikten söz edenler haklıdırlar; ama “tahrikçi” ileri sürüldüğü gibi Aziz Nesin değil! Tahrikler ve laik cumhuriyete karşı hazırlanan komplo çok daha eskilerde: Ezanın Türkçe değil de tekrar Arapça okunmasına karar verenlerin oy avcılığında; 1924 yılında çıkartılan Öğretim Birliği Yasası (Tevhidi Tedrisat Kanunu) gibi Cumhuriyet’in temel yasalarından birini (bu yasayla eğitim ve öğretimdeki ikiliğe son verildi, laik temel üzerinde öğretim birliği sağlandı; bütün ulusal eğitim politikası ve ders programlan laik, dünyasal ve rasyonel ilkeler ışığında düzenlendi) ortadan kaldırarak imam-hatip okullarını yozlaşacak biçimde kuranlarda ve bu liseleri özel amaçlı okullar konumundan çıkartıp paralel bir lise haline getirenlerde ve böylece 1924 öncesine dönülmesine yol açanlarda; din dersini ilk ve ortaöğretimde zorunlu ders haline getirenlerde; oy avcılığı yapmak için ezan sesinden hoşlandığını söyleyenlerde… Dini politikaya alet edenlerde… Daha bitmedi, basın da kaç yıldır tahrikçilik yapmıştır: tiraj artırmak için, okurlarından özel bir istek gelmemesine karşın, Ramazan aylarında Kuran fasikülleri dağıtan gazeteler de tahrikçilik yapmıştır. Hangi gazeteler acaba?

Bireysel planda kaldıkça inancın sınırı yoktur, dinsel inancın sınırı hiç yoktur. Ne yasalar, ne de toplum bir Müslüman’ın inancına sınır (din ve inanç özgürlüğü bağlamında) getirebilir. Laik ve demokratik bir ülkenin vatandaşlarının dinsel inançlarından kaygılanması düşünülemez; böyle bir ülkenin başlıca kaygısının dinsel inançlar arasındaki demokratik eşitlik ve dengeyi korumak olduğu düşünülmelidir. Laik ve demokratik bir ülkenin Müslüman vatandaşlarının dinsel inanç ve yaşamlarını güvence altına alması başlıca görevidir. Sorun, hükmetmek isteyen ve Batı tipi demokrasiyi kabul etmeyen Islamcıların tavrıdan kaynaklanıyor. Demek ki Türkiye’de laiklik yandaşları ile radikal İslamcılar (şeriatçılar) arasında devlet anlayışı açısından köklü bir çelişki söz konusu; ama gerçek büyük çelişki laik ve demokratik devlet ile radikal İslamcılar arasında. Laiklik yandaşlannı Müslüman bireyler olarak düşünmemek hiç kuşkusuz yapacağımız en büyük yanlış olur; Türkiye Müslümanlarının en az yüzde doksanının laik toplum düzeni içinde yaşamayı özümsemiş, benimsemiş ve kabul etmiş bireyler olduğunu düşünmemiz gerekir. Laiklik yandaşları arasında çok sayıda ateist bulunduğunu sanmıyorum. Demek ki radikal İslamcılar, laik düzen içinde yaşamayı benimsedikleri için kendilerinin dışında kalan ılımlı ve gerçek Müslümanları da karşılarına almaktadırlar. Öte yandan şunu da unutmamak gerekir: laikliği savunmak demokratik parlamenter düzeni savunmaktan başka bir şey değildir; o halde Anayasa’ya ve yasalara uygun bir tutumdur. Radikal İslamcılık (şeriatçılık), devlet düzenini dinsel ilkelere göre yeniden düzenlemek istediği, laik ve demokratik parlamenter düzeni güç ve şiddete başvurarak değiştirmeyi amaçladığı ve bundan başka bir çıkış yolu da bulunmadığı için yasadışıdır. Bu nedenle, Türk vatandaşlarının laiklik ve İslamcı¬lık arasında bir seçim yapmak zorunda olduklarını sanmak herkesi çıkmaza götürür.

Sivas Olayları’nı bu bağlam içinde değerlendirmenin doğru olacağını düşünüyorum. Radikal İslamcı teröristler yalnızca otuz yedi aydın, yazar ve sanatçıyı öldürmemişler, aynı zamanda laik devlet düzenine de başkaldırmışlardır. Ama laik devlet kendini ortadan kaldırmak isteyen radikal İslamcı teröristlerin üzerine kararlı bir şekilde yürüyeceğine, yandaşlarının bu teröristler tarafından hunharca öldürülmelerine seyirci kalmıştır. Radikal İslamcılık devletin kellesini istemektedir. Sivas katliamının devleti uykusundan uyandıracağını, devletin kendi Anayasası’nı koruyup savunacağını düşünmek istiyorum.

(Varlık edebiyat ve sanat dergisi, Ağustos 1993)

 

 

 

 

 

 

“GÖLGEME BASTIN YA DA TARİH BAĞIŞLAMAZ” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.