“GÖRDÜĞÜNÜ KİTABA YAZ” YAYINLANDI

Gördüğünü Kitaba Yaz’ın ilk baskısı Doğan Kitap yayınevi tarafından 2002 yılının ekim ayında yapılmıştı. Üç-beş yıl sonra bitmiş olmalı. Mehmet Yaşin’in yönettiği dönemde aynı yayınevi toplam beş kitabımı yayınlamıştı. “Çok satan kitap” yayınlayamadığı için Mehmet Yaşin’i görevden alıp yerine “muhasebe”den başka bir şeyden anlamayan bir hıyarı genel yayın yönetmeni yaptılar.

“Hıyar”, yayın programını incelerken, programa alınan yeni kitabımın adını görünce “Kim bu Özdemir İnce?” diye sormuş. İlgililer ağızlarının döndüğü kadarıyla beni tanıtmışlar. “Ben bu adamı tanımıyorum!” demiş. Bunun üzerine “Aynı zamanda Hürriyet gazetemizin önemli yazarlarından biridir!” diyecek olmuşlar, “Kendisini tanımamaktayım, gazetede yazılarını hiç okumadım!” demiş.

Böylece, Doğan Kitap’la hesap kapanmış oldu. Birkaç yıl sonra Fesatlar Sarmalında Türkiye Remzi Kitabevi tarafından yayınlanıp da (2007) kitabı imzalayıp Hürriyet Gazetesi Yönetim Kurulu Başkanı Vuslat (Vuslat Doğan Sabancı) Hanım’a verince, çok teşekkür etti, “Aaaa, ama çok gücendim Özdemir Bey, bu kitabı neden bizde yayınlamadınız?!” dedi.

Ben de kendisine atadıkları adamın bana yaptığı muameleyi aktardım.

“Hay Allah! Böyle şeyler yapıyorlar!” dedi.

Her zaman düşünmüşümdür: Görevlendirildiği zaman kulağı bükülmüş olabilir miydi “Hıyar”ın?

Kitabın ne zaman tükendiğinden hiç haberim olmadı. Yayınevleri “çok satar” olmayan kitapların bittiğini yazarlarına haber vermezler. Sorulduğu zaman da “depo”da epeyce kitap olduğunu söylerler. Ben bu yıl yöntem değiştirdim. Hesap vermeyen yayınevlerine, noter kanalıyla, sözleşmeyi uzatmayacağımı, bu nedenle yeni baskı yapmamalarını ihtaren bildiriyorum. Bu yöntemle on kadar kitabım özgürlüğüne kavuştu. Yakında yeni baskıları yapılacak. Kaynak Yayınevi, birkaç ay sonra, Doğan Kitapzede, “Gazi” Mevsimsiz Yazılar’ı yayınlayacak.

Kaynak Yayınevi, Gördüğünü Kitaba Yaz’ı arka kapakta şöyle tanıtıyor:

“Özdemir İnce, elimizdeki kitaba “roman” diyor ve ekliyor: “Romanın başkahramanı ben olabilirim, siz de olabilirsiniz. Her metinde kahraman da değişebilir; kentlere, ülkelere göre.”

Gördüğünü Kitaba Yaz, şair ve yazar Özdemir İnce’nin yazılarını bir araya getiren, roman tadında bir derleme. İnce, bizi şiirlerin, öykülerin arasında gezdirirken ülkeler, şehirler, yollar arasında yolumuzu kaybettiriyor, adeta bu “roman”m kahramanı haline getiriyor. Siz de yazarla beraber tarihi metinlerden moderne her yazına kafa yoruyor, binlerce yıllık mekânlardan günümüz kentlerine yolculuk yapıyor, öykülerin içinde seviniyor, üzülüyor ve bitmek tükenmek bilmeyen bir tempoyla maceradan maceraya koşuyorsunuz.

“…Görgü tanıklığı, duyu tanıklığı, duygu tanıklığı, düşünce ve bilgi tanıklığı… hepsinin kaynağında bir mekân değişikliği, evin dışına yolculuk…” Bu macera senin. Sen de “bak, gör, anla ve (susma) anlat”. ”

Özdemir İnce

6 Nisan 2015

GÖRDÜĞÜNÜ KİTABA YAZ ÖN KAPAK
KAYNAK YAYINLARI

İKİNCİ BASKIYA DAİR

Şimdi yazacaklarımın tohumu, kökleri sanki birinci baskıda duruyor. Diyelim ki elinizdeki kitabın 18 Ağustos 2002 tarihli ilk önsözünde yer alan “Dimitri” bölümünün dokuz yıl sonra yazılan devamı. “Gördüğünü Kitaba Yaz’a Önsöz”ü okuduğunuz zaman ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Birinci baskının iki sunum sayfasında, “Gördüğünü Kitaba Yaz” adının altında, parantez içinde “Deneme ve Tanıklıklar” yazıyor. Şimdi, biraz cesaret gösterip neden “Roman” yazmadım diye hayıflanıyorum. Geç değil, bu işi şimdi yapıyorum. Yazar yazdığı metne bir tür adı vererek kendini bağlar ve okuru yönlendirir. Bundan sonraki baskıda – olursa eğer – tür olarak şiir diye tanımlarım belki de kitabı.                                                       Farkındayım: Önemli bir tartışmanın kapısını aralıyorum. Ülkemizin eleştirmenlerine, edebiyat düşünürlerine, bizim ülke için bâkir bir konu veriyorum: Bir yazınsal tür nedir? Neden ve nasıl şöyle ya da böyle adlandırılır?

Ortaokul birinci sınıfta Göbek Emmi (Rahmi Gür­top) adlı bir Türkçe öğretmenimiz vardı. Bize ezberlememiz için bir şiir verir ve sonra “Bu şiiri eynen nesre çevirin” derdi. Biz de, en azından ben, hece vezniyle yazılmış metnin kafiyelerini bozarak şiiri “eynen” düzyazıya dönüştürürdük… İşte size yazınsal türlerle ilgili bir başka konu.

Orta ikinci sınıfta “Boncuk” lâkablı, Samime Atay adlı bir Türkçe öğretmenimiz vardı. Romanı şöyle tanımlardı: “Olmuş ya da olması mümkün olayları yer, zaman ve hars gösterek yazmaya roman denir.” Hars sözcüğü Tanzimat Osmanlıcasında “Kültür” anlamında kullanılıyordu. Samime hanımın tanımını biz şöyle yazalım: Olmuş (gerçek) ya da olması mümkün (yapıntı, fiction) olayları, belli bir yer ve belli bir zaman ile belli bir kültür dokusu içinde anlatmaya roman denir. Tanımda “olay” sözcüğünü kullandığımız için “anlatmak” fiilini kullanmak zorundayız. Roman sözcüğünün parantezine girince, yazınsal her tür (anlatı, öykü, eleştiri, deneme, şiir) roman olur, romanlaşır.

Bu nedenle elinizdeki kitaba artık “roman” diyorum ben. Romanın baş kahramanı ben olabilirim, siz de olabilirsiniz. Her metinde kahraman da değişebilir. Kentlere, ülkelere göre.

Kitabın sonuna benim tahminime göre 100 sayfalık “İkinci Baskıya Ekler Bölümü) başlığı altında 12 yazı eklendi.:  “Irak Seferi”, “Mini Etekli Kız Kavgası”, “Mini Etekli Kız Kavgasi” ve “Truvalılar, Romalılar ve Bizler.” Eklerin ilk üç bölümde yer alan yazılarda  sanki falcılık yapmışım: Özellikle Irak konusunda 2003 yılında ne yazdıysam, hepsi tek tek gerçekleşmiş… “Mini Etekli Kız Kavgası”nın iki bölümü ülkemizdeki İslamcı yükselişi haber veriyor. Şirret ve pervasız bir yükseliş…

Gördüğünü Kitaba Yazı bir aşk ve macera romanı olarak okuyun!

Özdemir İnce

Cihangir, 1 Ocak 2015

GÖRDÜĞÜNÜ KİTABA YAZ ARKA KAPAK
KAYNAK YAYINLARI

 

 GÖRDÜĞÜNÜ KİTABA YAZ’A ÖNSÖZ

“Önsöz”e “Önsöz” demekten hoşlanmıyorum! Ne var ki bir başka ad versem, örneğin “Yürüyüş” desem, bu kez “Yürüyüş” üzerine yazacağım.

Gizlemeye gerek yok: adlandırma, tanımlama, betimleme delisiyim.

Sadece “Önsöz” desem, o da olmaz. “Önsöz”ün ne anlama geldiğini, bir kitaba “Önsöz yazmalı mı, yazmamalı mı?” sorusunu kurcalamaya başlayabilirim o za­man.

“Gördüğünü Kitaba Yaz’a önsöz” sınırlıyor beni.

Kitabın “Öteki Yazılar” bölümünde yer alan “Dimitri” ile diğer yazılar arasında neredeyse yirmi yıllık yaş farkı var: 1981’de yayımlandığına göre en azından o yıl kaleme alınmış… Ama o günden bu yana hiçbir düzyazı kitabıma girmemiş. Demek ki ne deneme, ne eleştiri, ne de eleştirel deneme… Demek ki: “Dimitri”yi de aralarına katacağım başka yazılar yazmamışım…

“Dimitri”, elinizdeki kitabın, Gördüğünü Kitaba Yaz’ın öncüsü, anası sanki… Gazete yazarlığımın da habercisi.

“Dimitri”yi yazınsal tür olarak öykü sınıfına soksam kimse karşı çıkmaz. Ama onun öykü olmadığını benden iyi kim bilebilir! Çünkü yazınsal bilgiyle ve yalnızca yazınsal haz için yazmadım o metni; metin dışı bir mesaj iletmeyi, okuru metin dışındaki bilgi kaynağına göndermeyi amaçladım. Böyle bir amaçla yazılmış metin, öykü gibi görünse de öykü olamaz. Olsa olsa “piç öykü” ya da “öykünün piçi” olur.

Kitaba adını veren “Gördüğünü Kitaba Yaz” da “Di­mitri” türünden bir yazı.

Kitabı düzenlerken bu türden yazılara “Tanıklıklar” adını vermişim… Sadece görgü tanıklığı değil, aynı zamanda duyu tanıklığı, duygu tanıklığı, düşünce ve bilgi tanıklığı. Bu türden yazıların hepsinin kaynağında bir mekan değişikliği, bir “evimin dışına yolculuk” var. Yazılan metnin nesnesi de belli: Japonya’ya, İsrail’e belli ve sınırlı bir amaçla; oraları, gördüklerimi “yazmak” amacıyla gitmişim. Gitmişim ama bir edebiyat yazarı olarak değil de bir gazeteci olarak… Ortaya çıkan metinler “melez” yazılar. Postmodern ya da postpostmodern hevesli bir yazar olsaydım bunların üzerine “Öykü” ya da “Bir roman parçası” başlığını yazabilirdim. Şaşkın Türk edebiyat ortamı da buna kesinlikte karşı çıkmazdı.

Gördüğünü Kitaba Yaz’daki yazıları üç başlıkta topladım:

“Öteki Yazılar”: değişik yerlerde yayımlanan ve deneme sayılabilecek yazılar.

“Hürriyet Yazıları”: Hürriyet gazetesinde yayımlanan ve tanıklık özelliği ağır basan yazılar.

“Gösteri Yazıları”: Gösteri dergisinde yayımlanan ve deneme özelliği ağır basan yazılar. Ama deneme kılıfının altında Türkiye’nin, dünyanın ve edebiyatın sorunlarını tartışma bilinci ağır basıyor…

“Rab’bin gününde Ruh’un etkisinde kalarak arkamda borazan sesine benzer yüksek bir ses işittim. Ses, ‘Gördüklerini kitaba yaz ve yedi kiliseye, yani Efes, İzmir, Bergama, Tiyatira, Sart, Filadelfya ve Laodikya’ya gönder’ dedi.” (İncil, Yuhanna’nın Vahyi, 1:10-11)

İlk okumamdan bu yana (1960), yazarlık eylemimi bu cümleye göre programladım, diyebilirim. Ernest He­mingway, “Gördüğünü kitaba yaz”a kendi sözünü eklemiştir: “Bildiğin en doğru sözü yaz!”

Daha sonra Yuhanna şöyle yazar: “Bana sesleneni görmek için arkama döndüm. Döndüğümde yedi altın kandillik ve bunların ortasında, giysileri ayağına kadar uzanan, göğsüne altın kuşak sarınmış, insanoğluna benzer birini gördüm.” (İncil, Yuhanna’nın Vahyi, 1:12-13)

Yuhanna arkasına döndüğü zaman görmek istediğini görüyor. Ben de bana sesleneni görmek için arkama döndüğüm zaman dünyayı, bütün hayatı, insanı, tarihi ve kendimi görüyorum. Sadece arkamda değil beni çepçevre saran görünür ve görünmez çemberde.

“Gördüklerini kitaba yaz ve yedi kiliseye gönder!” diyor. Bunun anlamı, “Bak, gör, anla ve (susma) anlat” olmalı. Yazarlığın ve yazma eyleminin en kapsamlı tanımı!..

Özdemir İnce

Cihangir, 18 Ağustos 2002

 

 

 

 

““GÖRDÜĞÜNÜ KİTABA YAZ” YAYINLANDI” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.