GÜNCEL OLAN

Edebiyat ve edebiyatta üsluba ne denli önem verdiklerini anlatmak için, güncel olayları yazıya sokmamamız gerektiğini söylerler, “güncel olay yarın değişir, bu değişmeyle birlikte romanınız da şiiriniz de unutulur” derler. Bize derlerdi. Anımsıyorum. Diyelim ki bir grev var, o grev üzerine yazmayacaksın. Yarın işçilerin durumu düzelir, yazdıklarınız boşa gider…
Doğru gibi geliyor insana ama doğru değil. Gene eskiden şöyle bir kalıplı düşünce vardı: “Ne dediğine değil, nasıl dediğine bak!” Yani, özü boş ver, biçime bak !
Bunlar, edebiyat hakkında düşünülmediği, estetik bilginin edebiyat dünyasından uzak durduğu döneme ait düşünceler.
Kıvırtmaya gerek yok: Edebiyatın güncel politikadan uzak durmasını istedikleri için böyle bir önyargıyla düşünürdü bazı insanlar. Aslında, edebiyata gücünün üzerinde güç yükleyen insanlardı bunlar.
Suç varsa eğer, iyi edebiyatta değildir !
Komünizmin gelmesi  burjuva döneminin  yapıtlarını ıskartaya çıkarmaz. Komünizm yıkılınca, o dönemin bütün sanat yapıtları yürürlükten kalkmaz.
Sıradan okur, dinleyici ve seyirci bunun böyle  olduğunu sanır.

I.

Derginizin ilk sayısında değerlendirmeyi düşündüğünüz, Elif Şafak’ın Baba ve Piç adlı romanını okumadım. Yetmiş yaşına girmiş bir yazarın böyle bir okuma serüvenine gireceğini sanmıyorum. En azından ben girmem. Okumak gereksinimi duyarsam, Rainer Maria Rilke’nin  Can Yayınları tarafından yeni basımı yapılan Malte Laurids Brigge’nin Notları’nı bir kez daha okurum.
Ancak, bayan Elif Şafak’ın kendi “ben”inden hareketle Türkiye Türklerinin bir kimlik sorunu olduğu vehmini yaşadığını, yazılarından, kendisiyle yapılan bazı söyleşilerden biliyorum. Bayan Şafak’ın tutum ve davranışı kuşkusuz bir yazar duruşu değil. Bir yazar ya da sanatçı kendini çoğaltıp genişleterek “herkes” yapmaz. “Herkes”ten hareket ederek kendisini de bulmaya kalkışmaz. Yani kimse kimsenin yerini almaz, yerine geçmez. “Herkes” sanıldığı gibi “ben”e göre “başkası” da değildir. Ama olabilir. Toplum bilimcinin işi olan “Herkes”i tanımlamak yazarın işi değildir, yazar tanımlamaz, betimler. Betimleme metinleri, tarihçilere ve toplum bilimcilere malzeme olur, Nitekim Lucien Goldmann oluşumsal yapısalcılık yöntemiyle dönemin yazınsal yapıtlarını yorumlayarak  XVI-XVII yy. Fransız toplumunun yapılarını anlamaya çalışmış ya da toplumsal sınıfların iç dönüşümünü açıklamıştır 1.
Bir yazarın “ben”ini “herkes” yapması, narsistik bir sapıncın işaretidir. Belki de benmerkezci (egosantrik) marazi bir durum. Narsist olmak mı yoksa benmerkezci olmak mı daha iyi ? Yalnız şunu biliyorum: Narsist  durum, özellikle, kendi kimlik sorunlarını başkalarının da, herkesin de yaşadığı vehmini marazileştirmiş kimselerde görülür Türkiye’de. Özellikle de Cumhuriyet devrimleri karşısında Müslüman Türk’ün, daha doğrusu sadece Müslüman’ın bir kimlik bunalımı yaşadığını sanan bazı “kolejliler”de görülür. Kültür karşılaşmasını kaldıramayan bir zayıflık… Örneğin  hiçbir cumhuriyetçide, hiçbir tarikat mensubunda, hiçbir halk Müslümanında böyle bir kimlik sorunu yoktur.
Sözünü ettiğim kimlik sorununu Cumhuriyet Türkü’nün Kimlik Sorunu mu Var ? 2 başlıklı yazımda ele almıştım. Şimdi o yazımdan bir alıntı yapacağım:
<“Son zamanların yükselen dalgası bu en kahraman-demokratik-aşure-çeşitlilik söyleminden en çok zarar görecek olan aidiyetlerden biri de Türklük. Mevcut kategorik yapılanmalar içinde eşikte sıkışmış bir hali var bu kimliğin. Batılılar’ın gözünde yeterince Doğulu değil. Doğulular’ın gözünde ise asla onlardan değil… Ne tam Batı’da, ne yeterince Doğu’da. Boğaziçi Köprüsü aksine inandırmaya çalışsa da yıllardır, hangi tarafa gidersek gidelim, ne Asya kıtasına hoş geliyoruz, ne Avrupa kıtasına. (Elif Şafak, Radikal, ‘Türk Olmak’, 27 Ekim 2002)”> 3
Elif Şafak’ın Cumhuriyet devrimlerini bir dirhem anlamadığı, dahası bu devrimlerden yana olmadığı bu cümlesinden anlaşılıyor.
Elif Şafak’ın saptamaları doğru ama yorum ve değerlendirmeleri yanlış.
Şimdi sözünü ettiğim yazımdan uzun bir alıntı yapacağım:

“Türkiye ve ‘Türklük’e ilişkin beni mutlu eden ne kadar özellik varsa Dr.Elsani tarafından eleştiriliyor. Aynı özellikler Elif Şafak’ı da üzüyor, umudunu kırıyor.
Düşünsenize ne Batılı ne de doğuluyuz. Batı’da doğulu, Doğu’da batılıyız. Anadolu’nun özelliğidir bu. Bu özellik  ne İran’da, ne Irak’ta, ne  Suriye’de ne de Yunanistan’da var.
Ben bu ‘aralıkta  olmak’tan hiç utanç duymuyorum, tam tersine gurur duyuyorum. Çünkü dünyada ‘biricik’im. Tam anlamıyla bir melezim, kırmayım, çorbayım! Bu saydığım özellikler ve nitelikler, her zaman Anadolu’yu ve onun toprakları üzerinde yaşayan ulus ve halkları belirlemiş, nitelemiştir: Bizans, Selçuklu ve  Osmanlı, Doğu’da mıydı, yoksa Batı’da mı? Tıpkı Türkiye gibi ‘arada’ydılar. ‘Kavimler Kapısı’nda yaşayan insanların başka türlü olması mümkün müdür? 4
…………………………………………………………………………………
“Batı da, Doğu da benim biricikliğimden, benzersizliğimden tedirgin oluyor. Çünkü ne yanlarına ne de karşılarına alabiliyorlar. Benimle bir ‘ara dil’le de olsa özel bir dille konuşmak zorundalar. Beni anlamak ve tanımak yerine benden korkuyorlar ve korkularını bastırmak için beni hor görürmüş gibi yapıyorlar. Ama tıpkı bir mıknatıs gibi çekiyorum onları. Sonuçta, bir fırsatını bulur bulmaz, sevişmek istiyorlar benimle.” 5

Bayan Elif Şafak’ın yaşlarında bir oğlum var. Yirmi yıldır ABD’de yaşıyor ve çalışıyor. Bir MD.Ph.D. Harvard ve MIT’de. Oğlum Elif Şafak’ın yaşadığı bunalımların hiçbirini yaşamadı. Benim gibi. Annesi de yaşamadı. Aralarında kolejliler de olmak üzere çevremdeki insanların hiçbirinde görmediğim bu kültürel travma hali zamanla kimlik sorununa dönüşüyor. Ve bu kimlik sorunlarının bütün sorumluluğunu Cumhuriyet’e yüklüyorlar. Cumhuriyet devrimleri olmasaydı bu kültürel travmayı yaşamayacaklarmışmış… Cumhuriyet devrimleri, Osmanlı kültürünün kan akışını dolaşımdan kaldırarak kültürel kopuşmaya yol açmış…
İyi de 1920 yılında Osmanlı’da kaç kütüphane, bu kütüphanelerde kaç kitap vardı; okuma-yazma bilenin nüfusa oranı ne idi; halk nasıl bir dil konuşuyordu ? Bu soruların yanıtını bilmezler. Bilmedikleri için, Cumhuriyet devrimleri öncesi  toplumun bir “çağdaş kültür toplumu” olduğunu sanırlar. Bilseler de domuzuna bilmezden gelirler. Kuşkusuz yapısalcı ve postmodern anlayışlara göre her toplumun bir kültürü vardır. Ama bu kültür nasıl bir kültürdür, duragan ve dönüşümsüz bir kültür mü yoksa devinimsel ve dönüşümsel bir kültür mü ? Osmanlı kültür ve edebiyatının devinimsel ve dönüşümsel olduğunu kim iddia edebilir?
Ama kargaya yavrusu kuzgun görünür. Buna da saygı duyarım.
Cumhuriyet devrimleri bir yazar ve sanatçı için tarihin gelmiş geçmiş en büyük tema ve konu alanlarından, en derin karakter ve tip kuyularından biridir. Tıpkı 1789 Fransız Devrimi, 1871 Paris Komünü, 1917 Sovyet Devrimi gibi…

Yazarlar ve  romancılar, Cumhuriyet’in  1923-1945 dönemine büyültaçla bükürlür ama 1938-1950  dönemiyle pek ilgilenmezler. Bu dönemler, nesnel gerçekler olarak karşımızda duruyor. Bu nesnel gerçeklere 360 derecelik bir açıdan bakabiliriz. Bir haddatın harf devrimine karşı olması çok doğaldır, ama bu devrimden yana olan haddat da vardır. İki konum ve durum son derece trajik. Roman olmaya değer. İkisi de toplumsal olarak içerden bakış. Biri bir tutucunun, öteki devrimcinin bakışı. Bunun örnekleri var romanımızda.
12 Mart ve 12 Eylül trajedilerine gelelim. Bu dönemi konu alan romancıların çoğu gazete üslubunun, maç anlatma üslubunun pek ötesine geçebilmiş değil. Bir futbolcu rakip futbolcuya faul yapıp ayağını kırdı. Ayak kıran oyundan atıldı, ayağı kırılan hastaneye kaldırıldı. O kadar. Peki atılan ve hastaneye kaldırılan futbolcuların bu olaya bağlı kişisel dramları yok mu ? İşkenceli ile içkence görenin ruh hali nerede ? 12 Mart ve 12 Eylül trajedisinden bir Dostoyeski çıkmadıysa geriye kalanın hiçbir kıymet-i harbiyyesi yoktur !
Ama bir de “ne o, ne bu” olanların durumu var. Türkiye’nin tarihsel hayatını bir fantastik durum olarak algılayan “kolejli”ler. Sayıları fazla değil, ama varlar. Ama nesnel gerçekleri görmüyorlar. Zaten Osmanlı-Türk ve Cumhuriyet Türkiye toplumlarına bir oryantalist olarak, postkolonyal zihniyetle bakmamış olsalar onlar da görürlerdi, görebilirlerdi. Bu açıdan bakınca Pierre Loti’nin bunlardan daha yerli olduklarını görüyorum.

II.

Siz Türkiye’de kazı koz anlayanların söylediklerine bakmayın :  Öyküsüz roman yoktur. Milan Kundera da, Maria Vargas Llyosa da, Salman Rushdie de benim gibi düşünüyor. Öykü varsa bir anlatı da vardır.
“Tanım olarak, anlatıcı, olan biteni anlatandır. Ama geçmişin bir parçası olduğu andan itibaren her küçük olay somut karakterini kaybeder ve bir siluete dönüşür. Anlatı bir hatıradır, yani bir özet, bir sadeleştirme, bir soyutlamadır. Hayatın, hayatın düzyazısının gerçek yüzü ancak şimdiki zamanda bulunur. Peki ya, geçmiş olaylar nasıl anlatılacak ve kaybettikleri şimdiki zaman onlara nasıl  geri verilecek ? Roman sanatı bunun yanıtını bulmuştur: geçmişi sahneler halinde sunmak. Dilbilgisel olarak geçmişte anlatılsa bile, sahne varlıkbilimsel olarak şimdiki zamandadır: Onu görür ve işitiriz; önümüzde olup biter, burada ve şimdi.” 6

Bir adım daha atıp, Milan Kundera’nın kurduğu ilişkiyi geleceğe götürelim. Ama önce, geçmiş ile geleceğin kesiştiği zamansal süre olan şimdiki zaman gerçekte birkaç saniye sürer. Seyircisi ve tanığı olduğumuz zaman. Ama bu bir saniyelik şimdiki zaman bir başka zaman ölçüsü içinde, saate, güne, haftaya, aya, yıla ve yüzyıla dönüşür. Bu birimlerin hepsi şimdiki zaman olabilir. “Güncel” dediğimiz kavram, bizim belli bir zamanda ve belli bir mekanda algılarımızla tanık olduğumuz olay ve olgularla ilgilidir.
Gelecek zamanla ilgili  bilimkurgusal zaman da farklı değil. Bilimkurgusal bir olay ve olguyu kurmamız için gelecekteki şimdiki zamanın içine yerleşmemiz gerekir: Gelecekte geçmiş zaman, gelecekte şimdiki zaman ve gelecekte gelecek zaman. Buna geçmişteki geçmiş  zamanı, geçmişteki şimdiki zamanı ve geçmişteki gelecek zamanı ekleyelim. Demek ki bir anlatı tamı tamına yedi zamana oturabilir: Üç geçmiş, üç gelecek ve bir şimdiki zaman. Ve bunların hepsi anlatının şimdiki zamanında algılanabilir. Demek ki edebiyatta bütün zamanlar güncele dönüşebilir.

Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ı da var ama roman sanatında Umberto Eco’nun Gülün Adı bir dönemeç sayılabilir. Bir günahlar dizisinin, zincirinin başlangıcı. Günümüze gönderme yapmayan şimdiye gelmeyen bir roman, anlatı modasını başlattı. Bunun tarihsel ve toplumsal tetikleyicisini Berlin Duvarı’nın yıkılmasına, toplumcu ideallerin örselenmesine bağlayabiliriz. Bu akım gele gele Da Vinci şifrelerine kadar dayandı. Bir başka değişkesi de fantastik fırlamasıyla Tolkien’i önümüze getirdi.
Aslına bakarsanız Abdullah Ziya  Kozanoğlu’nun, Turhan Tan’ın tarihi romanlarından, Pardayanlar’dan, Fransızların “kılıç ve pelerin romanı” dediği Üç Silahşörler  türünden romanlar, metinler bunlar. Malzeme aynı, yalnızca üzerinde  Umberto Eco’nun Gülün Adı sosu var.

III.

2000 yılından önce, yazdığım bazı yazılarda,yaptığım yazınsal eleştiri ve denemelerde, Türkçe’nin içine sokulduğu çıkmaz ve yozlaşmayı göz önünde tutarak, 2000 yılından sonra Türkiye’den romancı çıkmasının çok zor olduğunu söylemiştim. Bu öngörüsel savım doğrulanmadı. Söylendiğine göre 2006 yılında 200 dolaylarında yeni romancı çıkmış ve 250 dolaylarında yeni roman yayınlanmış.
Ben mi yanıldım, yalancı çıktım, yoksa haklı mıyım ? Bu sorunun yanıtını ben bir başka yazıda arayabileceğim gibi, bir başka biri de yazabilir.
Ancak bu 250 roman burjuva romanının şimdiye kadar savunduğu kaleleri yıkıyor: “Ne anlattığı değil nasıl anlattığı önemli” sav-ilkesi bu 250 roman ile teslim bayrağını çekip “hayatım roman” cephesine geçiyor. Yani “Nasıl anlattığın değil neyi anlattığın önemli!” Nasıl anlattığın önemli değil çünkü kusursuz biçem ve Türkçeden yazınsal haz çıkartacak okur da kalmadı.
Kusura bakılmasın: Böyle olacağını 1980’den bu yana yazıyordum. Edebiyat dergilerinde yayınlanan yazınsal eleştirileri savunuyordum; değer ölçüsü olanak bu yazıları gösteriyordum. Ama kimi yazar ve romancılar renkli gazetelerin magazin sayfalarını tercih ediyorlardı. Magazin sayfaları okur olmayan okurları, okur olmayan okurlar yazar olmayan yazarları, yazar olmayan yazarlar da okur olmayan okurlarını yarattılar.
Bundan on yıl kadar önce,  magazin-edebiyatın dışında kalan, kalmak isteyen yazarları düşünerek, bir başka para ile, kendi paraları ile alışveriş etmeleri gerektiğini yazmıştım.

Türk edebiyatı 1980’lere kadar sağcı-solcu, ilerici-gerici, İslamcı-Cumhuriyetçi kamplarına bölünmüştü. Bu ikiliye  şimdi bir üçüncü eklendi : İkinci Cumhuriyetçi, neoliberal yazarlar kampı… Şimdi politikada olduğu gibi yazında da İkinci Cumhuriyetçi ve neoliberallerin yelkenleri rüzgar alıyor. Küresel ekonomi, küresel politika, küresel edebiyat…
“Küresel olan”, “Küresel olan”dan yana olan her kim ise ekonomi, politika ve edebiyatta bayrağı taşıyor, şoför mahallinde ve  vitrinlerde oturuyor. “Sol” ve değerleri “dinozor” sözcüğü ile tanımlanıyor.
Gazete yazılarımı okuyanlar, benim, “küresel olan” ile, İkinci Cumhuriyetçiler ile, neoliberaller ile siyaset ve ekonomi alanlarında nasıl bir kavga yürüttüğümü bilirler. “Türkçe şiir ve edebiyat”, “Türkiyeli” gibi fantirifitton kavramlara karşı çıkışım bu kavganın içinde yer alır.

IV.

“12 Eylül, Türk sanatının ‘güncel olanı dönüştürme’ becerisini vurdu. Yok edemediyse de, ağır yaralarla becerimizi zayıflattı. Sonuçları da, ya güncel olandan kaçmak ya da onu dönüştürmeden yapıtlaştırmak biçiminde yaygınlaştı.  /  Yaşadığımız son 25-30 yıl, yazı dilinde sanatlaşmayacak mı ? ‘Güncelden, hele güncel olan toplumsaldan iyi sanat çıkmaz’ kandırmacasına kapılmış gidecek miyiz böyle ? İnsanlığın edebiyat birikimi – ki bu birikimi oluşturan toplumların içinde biz de varız- kendi güncelini/toplumsalını başarılı dönüşümlerle unutulmazlaştıran başyapıt dolu iken, bizim güncelimizden, bizim toplumsalımızdan daha ne kadar kaçacak Türk edebiyatçısı?” soru cümlesinde bir burulma, duygusal ve düşünsel kramp haline tanık oldum. Bu beni altüst etti.
Konuya girmeden önce “güncel olan” ile “toplumsal olan”ın aynı değerde ve eşanlamlı kullanılmaması gerektiğini söyleyeceğim.

Bu cümleden hareketle, siyaset ile edebiyat arasında bir güncel koşutluk saptayabiliriz. Günümüzde, İslamcı AKP  iktidarının başarısızlıkları, uğradığı siyasal ve ekonomik bozgunlar, Cumhuriyet ilkelerine düşman uygulamaları es geçilip, CHP’nin ve toptan solun geçmiş başarısızlıkları gündeme getiriliyor. AKP iktidarının devlet kadrolarını ve okullarını İslamileştirme programını  ciddiyetle eleştiren herhangi bir neoliberal kalem ve politikacı bilmiyorum.
Demek ki edebiyat alan ve ortamında da durum böyle.
Yüzyıl sonra günümüz edebiyatı ile toplumsal tarihini inceleyen bilim adamları bu yoz ve yozlaştırıcı örtüşmeyi kuşkusuz görecekler.
Türkiye’de uzun bir süredir kavramlar göbekten patlatılıyor: İdeolojilerin sona erdiğinden söz ediliyor ve sol düşünceyi benimseyenlere “dinozor” gözüyle bakılıyor. Peki, kadîm  liberalizm ile muzaffer neoliberalizm birer ideoloji değil mi ?
“Kürt sorunu”na çare öneren barışsever aydınlarımız, daha demokratikleşme bağlamında TSK’ne silahlı mücadeleyi bırakmasını öğütlüyorlar, ama PKK’nın silahlarını teslim etmesinin demokratikleşme için çok önemli ve çok somut bir adım olduğunu düşünmüyorlar. Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en büyük engel PKK değil mi ?
İşte size iki roman konusu. Birkaç koldan yazılabilir. Konu hem güncel, hem de ebedî, ölümsüz bir izlek…

V.

İzlek dedim de, aklıma bir soru geldi: Sofokles,  Cervantes, Rabelais, Tristram Shandy’nin yazarı Laurence Sterne, Shakespeare, Molière, Dostoyevski,  Balzac, Faulkner… neden büyük yazarlar acaba ?  Don Quijote “Şunu bil ki Sancho, bir elmasın bir diş kadar değeri yoktur!” dediği için mi ?
Evet, benim için öyle ! “Bir elmasın bir diş kadar önemi yoktur!” cümlesi, büyük bir gerçekliğin kapısını açtığı kadar anatomik gerekirliliğe de işaret etmektedir.

Hürriyet gazetesinde “Roman ve Politika Olarak Hayat” başlıklı bir yazı yazmayı düşünüyordum. Yazacağım kuşkusuz !
Roman sanatının kahramanları da politika sanatının kahramanları da bazı temel erdemlerin (faziletlerin) denek taşında denenir.
Nedir bu erdemler ? Dört temel erdem (cesaret, adalet, ihtiyat, itidal), üç dinsel (merhamet, umut, inanç) erdem vardır. Bunların tersi de insana özgü kusurları içerir.
Bunların dışında aşk, kıskançlık, saflık, fedakarlık, kin, hasislik, cömertlik, sorumluluk-sorumsuzluk gibi  insana özgü nitelikler…
Büyük romancılar, büyük, unutulmayan karakterler yaratırlar.
Büyük romancılar dönemlerinin baskın ideolojisi ve dünya görüşü ile çatışmaya girmekten kaçınmazlar. “Dönemlerinin baskın ideolojisi ve dünya görüşü” yazarı dosdoğru güncel olanın göbeğine götürür. Dostoyeski’nin hemen hemen bütün romanları, Karamazof Kardeşler, Budala, Cinler (Ecinniler), Gogol’un Ölü Canlar’ı, Balzac’ın hemen hemen bütün romanları güncel olanı konu edinmiştir. Ancak güncel olan olay örgüsünün içindeki  karakterleşmiş kişiler  yukarda sözünü ettiğim erdemlerden ve erdemsizliklerden (kötülüklerden) payını almıştır. Dostoyevski yukarda adını verdiğim üç romanında dönemin nihilistlerini, narodniklerini, toplumcularını  ameliyat masasına yatırır. Cinler’den unutmadığım bir cümle yazacağım : “Stavrogin inandığı zaman inandığına, inanmadığı zaman inanmadığına inanmazdı.”
“Sol”dan bakıldığı zaman yukarda adı geçen üç roman gerici görünür ama öyle mi ?  Dostoyevski insanının varlığını ve ruhunu bir eldiven gibi tersine çevirmektedir.

Yakınmanın gereği yok. 80’li yılların başında Turgut Özal’la başlayan köşe dönme ideolojisi kendine edebiyat ve eleştiride de karşılık bulmuştu. Roman ve anlatıda “postmodern”,  eleştiride “yapısalcılık” ve “göstergebilim”. Öyle bir an geldi ki yazarın yapıtı cami avlusuna bırakılan  çocuğa dönüştü. Dönemin Marksist eleştirisi eleştirinin taş devrinde yaşamaktaydı. Jdanov’tan bir parmak daha ilerde değildi. Sanat yapıtının bir biçim varlığı olduğunun farkında bile değildi. Benim “eleştirel deneme” ve “yazın kuramı” dönemim işte bu tarihte başlar. Rahmetli Aziz Çalışlar ile birlikte dönemin egemen ideolojisine karşı, bir karşı görüş geliştirdik. Marksist eleştirinin de yapısalcı, gösgergebilimci yanlarını gösterdik. Türk edebiyat ortamı  Iouri Lotman’ın, Hans Robert Jauss’un, Mikhail Bakhtine’in kim olduğunu ikimiz sayesinde öğrendi. Edebiyat ve eleştirinin üzerine çöken bulutları dağıttık, kollarındaki zincirleri kırdık. Eleştiriye “eleştiribilim”in yolunu açtık.
Şimdi soruyorum: Aziz Çalışlar’ın telif ve çeviri kitaplarını kim okudu ? Benim Şiir ve Gerçeklik, Tabula Rasa, Yazısal Söylem Üzerine ve Şiirde Devrim adlı kitaplarımı kimler okudu ?  Terry Eagleton’u, Milan Kundera’nın Roman Sanatı’nı, Saptırılmış Vasiyetler’ini kimler okudu ? Perde’yi okuyan çıkacak mı ? R.Wellek ile A.Warren’in Yazın Kuramı’nı kaç yazar ve edebiyatçı okudu ?
Ben sadece güncelden kaçanlardan değil güncel olana değer verdiğini sananlardan da şikayetçiyim.

VI.

Toplumsal ve siyasal bunalım dönemlerinde edebiyat ve sanat çoğunlukla güncel olandan kaçmış ve başka bir boyutta kendine avuntu aramıştır. Romantizm ve üstgerçekçilik (sürrealizm) serüvenlerinin tekrar incelenmesini salık veririm. O zamanlar, veri tabanı ve yöntemi yazınsal olan bir eleştiri kurumu da vardı. Şimdi yok! Eleştirinin yerini şimdi medya ve medyanın magazin sektörü aldı. Yazar ve yapıtı, neoliberal serbest piyasa ekonomisinde “mal” dönüştü. Bu ortamda yazınsal eleştirinin yeri yoktur. Bu ortamda başka bir mal ile  rekabet yapılabilir. Edebiyat ve eleştiri işte bu açmazın bunalımını yaşıyor. Yapılması gerekeni yıllar önce söyledim : Başka bir para ile, “kendi” parası ile alışveriş yapmak.
Romanda günceli yazmak son derece zordur. Şiirde olduğu gibi romanda “gündelik olanın mucizesi”ni yaratmak çok zor. Önemli not: Güncel ile Gündelik Olan’ı birbirine karıştırmayalım.

Tarihe, sosyolojiye, basına bakalım : Geçmişle, tarihle (güya) yüzleşiyorlar. Ama aralarında Kuyucu Murat Paşa ile, Kanuni zamanında Edremit ve Ayvalık dolaylarında hayvanlar gibi ot otlayan köylülerle, Celali isyanlarıyla, işgal döneminin işbirlikçi burjuvaları ve ulemaları ile, Çukurova’nın Fransız-Ermeni ortaklığıyla ilgilenen yok. Konu Osmanlı sultanları. Bir konu vereyim : Bizans tekfurları neden Müslüman oldu, Anadolu’nun Hıristiyan halkı neden Müslümanlaştı ve Türkleşti ? Buyursunlar !
Tarihle yüzleştikleri alan Cumhuriyet’in 1923-1945 dönemi. Daha sonrası geçmiş değil, en azından yüzleşilecek geçmiş değil. Cumhuriyet ideolojisinin özgürlük, eşitlik, kardeşlik üçlemesi üzerine oturan geçmişini unutup Liberal Demokrasi cazgırlığı yapıyorlar. Günceli anlayacak zekaları, eleştirecek cesaretleri yok.
Edebiyat kitaplardan çıkmaz, yaşanan gerçeklerden çıkar. Kitaplardan gelenek ve yöntem öğrenilir.
1923-1945 döneminin kirli çamaşırlarına meraklı neoliberal tarihçiler ve yazarlar, AKP’nin İslamlaştırma politikasını görmek bile istemiyorlar. Neden kimse İmam-Hatiplerin ihtişam ve sefaletini konu alan bir roman yazmıyor ?
Bu konularda beni kimse eleştiremez, üzerime düşeni düzyazı kitaplarımda yaptım. Haftada 5 gün Hürriyet gazetesinde yapıyorum.

Ama edebiyatçılarımız yazılmasına katkıda bulunmadıkları sözde demokratik bildiri metinlerini imzalıyorlar. Günümüz edebiyatçısı çağın istediği kadar akıllı ve zeki değil !
Benim bu konuda söyleyeceklerim bu kadar !  Kuşkusuz bu kadar değil !
Tarihin geçmişle ilgisi görecedir. Bugüne göre dün, yarına göre bugün, ertesi güne göre yarın  “geçmişi” gösterir. Saat 12:23’e göre 12:21 de geçmiştir.
En uzak geçmişe fantezi karıştırabilecekleri için tarihe sığınıyorlar. Güncel olana da fantezi ve kurmaca (fiction) aşısı yapılabilir. Ancak bunu yapmak için deha ister ! Bu nedenle sıradan yazarlar güncel olandan kaçarlar…
Bilmem anlatabildim mi ?

VII.

“Eser, estetik bir proje üzerindeki uzun bir çalışmanın ulaştığı sondur. 7

VIII.

“Roman gelişim halinde olan tek türdür (ötekiler gelişimini tamamlamış ve geçmişe ait türlerdir) bu yüzden de gerçekliği çok daha derinlikli, duyarlı ve hızlı olarak yansıtır. Ancak gelişim halinde olan bir şey, gelişim sürecinin kavranmasına uygundur. Açık uçlu bir şimdiye ait olan, oluş halindeki çağdaş gerçekliği ancak kendisi gelişim halinde olan bir şey yansıtabilir.”
“Uzmanlar şimdiye kadar romanın kesin ve değişmez tek bir özelliğini belirlemeyi başaramamışlardır.”
“Romanı öteki türlerden ayıran üç temel özellik görüyorum:
1) Biçem açısından üç boyutlu oluşu;
2) Yazınsal imgenin zamansal koordinatlarında meydana getirdiği radikal değişiklik ;
3) Bütün açık uçluluğu içinde şimdiki zamanla, çağdaş gerçeklikle en üst düzeyde ilişki. 8

Şimdiki zamanla yani güncel olan ile…

Notes:

  1. Özdemir İnce, Şiir ve Gerçeklik, İş Bankası Kültür Yayınları, 2001, Ss.189-190.  “Yapısalcılık Karşısında Zorunlu Alan Savunması” başlıklı yazı  Varlık dergisinde (Kasım 1983, Sayı:914) yayınlanmıştı.
  2. Özdemir İnce, Isırgan’ın Faydaları, Dünya Kitapları, 2004, Ss.41-45.  (Hürriyet Gösteri, Aralık 2002)
  3. Age. S.43
  4. Age. S.43
  5. Age. S.44
  6. Milan Kundera, Perde, Can Yayınları 2006. Ss.21-22
  7. Age. S.95
  8. M.M.Bakhtin, The Dialogic Imagination, University of texas Pres, Austin, 2002. Ss.7-9