GÜNÜMÜZLE HESAPLAŞMAK

Cumhuriyet Halk Partisi’nin 14 Mayıs 1950’den sonra tek başına iktidara gelememesinin tarihi, Cumhuriyet devrimi ile karşı devrimciliğin de tarihidir. Çorap sökülecekse bu düğümden başlayarak sökülebilir.
***
Şimdi de öyle ya, sanki hepsi CHP meftunuymuş gibi, hep birlikte kuram üstüne kuram üretirler ve sonunda şöyle bir “kuyu dibi düzeyi”ne inerler: CHP halkla bütünleşemediği için,
halkın değerlerine gereken saygıyı göstermeği için, halkı tanımadığı için iktidar olamamaktadır. Bunun anlamı şudur: Cumhuriyeti kuran devrimci CHP geçmişini inkâr edip popülist düzeyde panislamist bir politika edinmelidir.
Aynı kafadan eski bir CHP milletvekilinin mektubunu Yalçın Bayer kardeşimiz yayımladı (Hürriyet, 26.11.10). Mektuba göre, 1951 yılında yapılan ara seçiminde, Aydın’dan aday gösterilen üç eski bakan (İsmail Rüştü Aksal, Nihat Erim ve Cavit Oral) kendilerine bir kahvede ikram edilen ayranı içmedikleri için CHP seçimi kazanamamış. Halkçılıkla ayran içiciliğinin ne ilişkisi var? Köylü, ayran içmedi diye bir adama oy vermezlik etmez. Bu türden yorumlar naiflikten, saflıktan öte bir noktadadır ki işi tarlada hacet gidermeye kadar vardırır.
Bu safsatayı kapatmak için, her seçimden sonra, CHP ve sol partilerin camiye gidip namaz kılmadıkları ileri sürülür. Siyaseti camiden yürüten Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve AKP için bu varsayım doğru olabilir, ama sol için aynı şey doğru olamaz. Kocaman bir çünkü! Çünkü, dine yaslanan hiçbir sol partinin kendisiyle, solla hiçbir ilişkisi kalmaz.
***
Geçen hafta yayımladığım, Devrim Yasaları ile ilgili yazılarımı anımsayalım. Düğüm ve bilmece bu yasaların üzerinde yoğunlaşmaktadır. Meşrutiyetlerden itibaren, çağdaşlaşma çabaları içinde olanlara karşı çıkanlar “Batı’nın fennini alalım ama kendi gelenek ve göreneklerimize sahip çıkalım!” diyorlardı. Osmanlı fenni alıp gelenek ve göreneklerini korumak istediği için çağdaşlaşma konusunda herhangi bir başarı elde edemedi. Fenni de alamadı. Cumhuriyeti kuran kadro, çağdaşlaşmanın fen ve teknik almakla olamayacağını bildiği için, işin kökenine ve Batı’nın hukuk ve devlet yapılarını almayı, düşünce yapısını öğrenip sindirmeyi denedi. İyi-kötü başarılı da oldu.
Geçen hafta sözünü ettiği Devrim Yasaları bu çabanın en somut örnekleridir. Tutucu panislamcı çevreler gene aynı kanıtlarla devrimlere karşı çıktılar. Devrim kısa sürede başarılı oldu, ekonomik gelişme sağlandı, devrimler bazında toplumsal uzlaşma sağlanır gibi oldu. Ama direnme ve direnç devam etti.
Günümüzün muhafazakarları, şimdi, kendilerinin asla başaramayacağı bir yapısal ve düşünsel devrimin sonuçlarından içerde ve dışarıda yararlanıyor. Sefasını sürüyor! Ama gene aynı saplantıyla çağdaşlaşmaya karşı çıkıyor: “Teknolojiyi alalım ama geleneklerimize sahip çıkalım!” diyorlar. Böylece, üretici ve yaratıcı olan temel düşünceyi reddediyorlar. Hiçbir şey üretmeden teknoloji üretenlere kuşkusuz asalak da denir.
Türkiye’de üretici ve yaratıcı düşünceyi Cumhuriyet’in aklı ve ruhu temsil ediyor. Ötekilere gelince: Hem onun ürünlerinden yararlanıyorlar hem de “değilmiş gibi” yapıyorlar!