HAKEM VE KEFİL OLMA SORUMLULUĞU

Devlet ile bireylerin görev ve sorumlulukları arasında bir kan bağı olsa da aralarında bir özdeşlik ilişkisi yoktur. Örneğin Türkiye’nin başını ağrıtan Kıbrıs, Ermeni soykırımı iddiaları, PKK ve Kürtçülük fesatları konusunda bireyler devletin sorumluluklarını yüklenemezler, yetkilerini kullanamazlar. Bireyler devletin yerine geçtiği ya da devlet kendi sorumluklarını bireylere bıraktığı zaman ortaya kaos ve anarşi çıkar. Bir adım sonrası da linç ortamıdır.
***
Bu nedenle Türkiye’nin başını ağrıtan sorunlar bireylerin özel sorunu olamaz. Bunlar ulusal sorunlardır. İnsan yığışımları sorunlara yaklaşımlarıyla ulus olurlar. Özgür bireyler ulus içinde özgürlüklerini yitirmezler. Yitirenlere sıradan insan, sürü insanı denir. Ama özgürlük özgür bireylere büyük sorumluluklar yükler. Bu noktada özgür birey ile marjinal kimse arasındaki fark ortaya çıkar. Özgür birey bir sorumlu öncü olabilir ama marjinal kimse sadece bir bencil ve ebedi reddiyecidir. Ancak felsefeciler ve sanatçılar bu türden bir sınıflandırmanın dışındadırlar ve sorumsuzluk zırhıyla korunmazlar.
***
Örneğin PKK ve Kürtçülük fesatlarında devletin, hükümetin, TSK’nın tepki ve davranışlarını beğenmeyenler alternatif yöntemler salık veriyorlar: PKK ve TSK aynı anda silah bırakmasını, meselenin sadakat-ihanet temelinden çıkartılmasını, çözüm için askeri değil sivil adımlar atılmasını, anadilin eğitimde kullanılmasını öneriyorlar. Devletin bütünlük ve egemenliğini tartışma konusu yapan önerilerdir bunlar. İstenen şeyler devletin PKK ve Kürtçülüğe teslim olması anlamına geliyor.
Ama bu arada, “Güneydoğu’da ismi değiştirilen köylerin eski isimlerini yeniden alabilmeleri… İnsanların çocuklarına özgürce isim verebilmeleri…” gibi gerçekte sadece devletin sorumluluğunda olan düzenlemeler istiyorlar. Makul ve yerine getirilebilecek istekler. Bunları araya sıkıştırarak öteki isteklerine de “makul” havası vermek istiyorlar.
***
Yılmaz Erdoğan’ın durumunu ele alalım: Alıcısı, muhatabı belli olmayan bir mektup yayınladı. Ama gizli muhatap devlet ve TSK idi. Mektup devlete ve TSK’ya dağdaki teröristi öldürmemesi için ağlayarak yalvarıyor ve “Kimse genç ölmesin dağlarımızda” gibi bir cümleyle şiir paralıyordu. Kim ölmeyecekti ? Bu girişimlerden sonra da TSK her gün şehitler verdi. Marmaris ve Antalya’da bombalar patladı. Vatandaşlarımız öldü, turistler yaralandı. Ve bu eylemleri bir PKK fraksiyonu üstlendi.
PKK ve Kürtçülük fesatlarında devleti ve TSK’yı suçlayan ve “Kürt meselesi benim de meselem” diyerek hakemlik ve kefillik rolü üstlenen “aydınlar” cephesinden herhangi bir tepki açıklaması gelmedi. Mayınlar konusunda da herhangi bir kınama cümlesi yok.
Aynı şekilde Yılmaz Erdoğan da ağzını açmadı. Oysa gönüllü üstlendikleri hakemlik ve kefillik rolü PKK’yı kınamalarını gerektirirdi. Hakemler ve kefiller adil ve tarafsız davranmadıkları zaman, bir tarafın yandaşı olurlar. Nitekim “Benim de meselem”ciler ile Yılmaz Erdoğan patlayan bombalar karşısında susarak PKK yandaşı olmuşlardır.
Hakemlik ve kefilliğin sorumlulukları vardır, bu saygın görevlerin ödenecek bedelleri vardır, beleşine olmaz !
***
Mutlaka benden başka da merak edenler vardır: İnsan hakları savunucusu yazarımız Orhan Pamuk, İsrail-Hizbullah savaşı ve Lübnan’da İsrail bombaları altında ölen çocuklar konusunda en küçük bir açıklama yapmadı. Oysa tam “Orhan Pamukluk” bir konu !