HALK HALK BURAYA BAK (1)

“Halk” tehlikeli bir kavramdır. Ben “halk” kavramından, toplumun emeğiyle geçinen, sermaye ve üretim araçlarına sahip olmayan yoksul kesimini anlarım.
“Halkçılık” cumhuriyetçiliktir, demokrasidir, laikliktir; kendi kaderine ve siyasetine egemen olmaktır. Soldur!

Bir süre sonra “halk” kavramının tarihsel öyküsüne değineceğim. Bundan önce, iki fasılda, eski yazılar ambarından, bazı yazılar öneriyorum.

ÖZDEMİR İNCE

4 Ekim 2015

***

HALKIN DEĞERLERİYLE BARIŞIK OLMAK

Sağdan, soldan, orta sahadan, geri dörtlüden Türk solunu eleştirirken en çok kullanılan cümle şudur : “Halkıyla ve onun değerleriyle barışık olmamak !”

Her kim ki halkıyla ve onun değerleriyle barışıktır, eriyor muradına; her kim ki barışık değildir sonu ince verem ve hüsran.

Bir de “Kendi ulusunun değerlerine tamamen yabancı olmak !” var. Yabancıysanız yandınız.

Haftalık dergisinde Selin Ongun Türk solu üzerine altı hafta (Sayı: 170-175, 7 Temmuz – 11 Ağustos 2006) süren bir inceleme/söyleşi dizisi yayınladı. Gazete yazarlarına, politikacılara ve akademisyenlere “Sol neden iktidar olamıyor ?”, “Solun önündeki olanaklar” gibi sorular sordu ve aldığı yanıtları yayınladı. Aldığı yanıtlar arasında yukarıdaki klişe yargılar gene yer almakta. Milliyetçi ve İslamcı sağın her seçimden sonra böbürlenip kabarırken halkı tanımak iddialarını sineye çekebiliriz ama aynı klişeleri gazeteciler ve üniversite hocalarının ağzından duymak hiç de katlanılır bir şey değil.

Nedir halkın değerleri ? Siyasal partiler ve siyasetçiler için önemli olan nedir, Anayasa ve yasalar mı yoksa halkın değerleri mi ?  Halkın değişmez değerleri olabilir mi, olabilirse bunlar nelerdir ?

Halkın ve ulusun değerlerini ileri sürenlerin de tıpkı “Daha fazla demokrasi” isteyenler gibi bunlardan neyi kastettiklerini bilmiyoruz. İşin tuhafı iki grup da aynı kişilerden oluşmakta.

Halkın değerleri töre cinayetleri mi ? Ulusun değerleri gecekondu  yapma, orman yakma özgürlüğü mü; vergi vermemek ve her türlü sigorta payını ödememek mi; kara para aklama mı yoksa petrol kaçakçılığı mı; yoksa hortumculuk mu ?

Halkın ve ulusun değerleri İmam-Hatip okulları mı, türban mı, tarikatcılık ve cemaatçılık mı ?

Dini siyasete alet etmek mi ?  Selefileşen, Vahabileşen Anadolu sünniliği mi ?

Irkçılık ve şovenizme dönüşmeye başlayan milliyetçilik mi, ayrımcılık mı; her türlü azınlık düşmanlığı mı ? Nedir halkın ve ulusun değerleri ?

Yoksa Cumhuriyet ve laiklik düşmanı olmak, İslamcı olmak halkın değerleri mi oluyor ?

İğri oturup doğru konuşalım: Solun, halkın ve ulusun değerlerini bilmediği, bu değerlere yabancı olduğunu ileri sürmek bana biraz budalaca geliyor.

Kimdir bu solcular, köken ve sınıf olarak sağcılardan, İslamcılardan farkları ne ? Onlar da köylü ve işçi sınıfından, esnaf ve memur sınıflarından geliyorlar. Milliyetçilerin ve İslamcıların, genel olarak sağcıların aksine burjuva ve yüksek burjuva sınıflarından gelenlerin sayısı daha az solcular arasında. İnsanlar solcu olunca yoksa hafıza, gelenek ve görenek kaybına mı uğruyorlar ?

Solcuların büyük bir bölümü de sağcılar gibi Allah’a inanırlar, bir dinleri vardır, ahlak ve vicdan sahibidirler. Ancak solcuların en büyük özellikleri  “Cumhuriyetçi, Demokrat, Laik, Özgürlükçü ve İnsan haklarına saygılı olma”larıdır. Bir de eşitlikçi ve sömürü karşıtıdırlar.

Bir de İslami tarikatlara, cemaatlere, irticaya ve  şeriata karşıdırlar.

Sol, ulusun ve halkın değerlerine karşı ve yabancı olduğuna göre, halk solun karşı olduğu değerleri mi temsil ediyor ? Eğer böyle ise solun bu değerlere, halkın değerlerine saygılı olmaması daha doğru değil mi?  Sol, değiştirir !

 (20 EKİM 2006, CUMA)

***

YUMURTASIZ OMLET YAPMA SANATI

Solun halkın istek ve hassasiyetlerini bilmediği, tanımadığı eleştirisine verilecek en güzel yanıt, solun muhafazakar ve İslamcı sağın oyuna talip olmadığı şeklinde olmalı. Sola bu türden bir eleştiri getirenler Cumhuriyetçi ve dindar halkı da bu kesimin içine sokmaktadırlar.

Cumhuriyet ve devrimleriyle başı hoş olmayan, dahası onlara düşmanca duygular besleyen kesimlerle solun hiçbir ilişkisi olamaz. Bunu böyle bilelim, bu kesim nüfusun şu anda yüzde onluk kesiminden daha fazlasını temsil etmemektedir.

Tek kurtuluşun özelleştirmede olduğunu ileri süren görüşü ciddiye alarak halka şöyle bir soru soralım: Sümerbank gibi, Et ve Balık Kurumu gibi yoksul halk için ucuz üretim yapan kuruluşlara yani KİT’lere karşı mısınız ?  Demirçelik fabrikalarının özelleştirilmesine karşı mısınız ? Alınacak yanıt sanırım, halkın büyük bir çoğunluğunun KİT’lerin özelleştirilmesine karşı olduğunu ortaya çıkaracaktır.

Liberal ekonomi de, ekonomik küreselleşme politikaları da yeterince tartışılmamıştır, tartışılmalıdır.

Sol ne değildir, ne olamaz ? Sol, şoven-milliyetçi olamaz, militarist olamaz, İslamcı, muhafazakar ve mukaddesatçı olamaz, özgürlüklerin ve sosyal hakların engellenmesinden yana olamaz. Demokrattır, cumhuriyetçidir ve laiktir. Irkçı değildir. Kadın ve çocuk haklarını savunur. Emperyalist ve irredantist değildir, emperyalist ve irredantist politikalara karşıdır.

Solun bireyleri ben merkezci değil, toplumcudur.  Eğitimin devlet tekelinde olmasını savunur; okulun ve dinsel inancın cemaatlere teslim edilmesine karşıdır. Ama solun ulusal gerçeklere yabancı kaldığını ileri sürenler, gerçekte onun cumhuriyetçi ve laik ilkelere bağlı olmasını engel olarak görmektedirler. Solun olmazsa olmazları nelerdir ?

Demokrasi, özgürlükler, insan hakları ve inanç özgürlüğü, gelir ve vergi adaleti.

Solu acımasızca yerenler, onun günümüz koşullarına uyum sağlayamadığını ileri sürmektedirler. Onlara göre, İngiltere ve İskandinavya dışında Avrupa solu da günümüz koşullarına yeterince uyum sağlayamamıştır. Çünkü başta Fransa ve halkı  olmak üzere Latin Avrupa “Sosyal Devlet” ilkesini korumak istemektedirler.

Devlet “Sosyal” olma niteliğini yitirirse devlete de gereksinim yoktur. Sosyal olma niteliğini yitiren bütün ulusal devletler küresel ve uluslarüstü sermayenin boyunduruğuna girecektir.

Türk solunu beğenmeyenler bize İngiltere İşçi Partisi’ni ve onun liderini örnek göstermektedirler. İngiltere üç yüz yıldır  kapitalist ekonomiyi en katı biçimiyle uygulayan bir ülke. Bu ülkenin sanayileşmesini henüz tamamlayamamış, modernleşme sürecini tamamlayamamış, epeyce köylü kalmış bir topluma örnek gösterilemeyeceğini bilmiyorlar mı?

Bir de Çin’i örnek gösteriyorlar. Çin, demokrasi ve insan haklarıyla, emekçi haklarıyla hiçbir ilişkisi bulunmayan bir Komünist Partisi yönetiminde en acımasız kapitalizmi uygulamakta. Türkiye demokratik ve özgür, insan ve emek haklarına saygılı bir ortamda gelişmek istemiyor mu ? Türk solunu eleştirenler, “sol” ile hiçbir ilişkisi olmayan garip bir sol istiyorlar.

(21 EKİM 2006, CUMARTESİ)

***

SOL  MU,  VUR  ABALIYA !

Bu yazıyı yazarken 60’lı yılların ikinci yarısındaki Paris günleri geldi aklıma: Kahvelerde konuşurken “komünist” ve “sosyalist” sözcüklerini sağa-sola  bakıp sesimizi alçaltarak söylerdik.  Tanımadığımız ve çevremize sokulmak isteyen kimseler “MİT Ajanı” muamelesi görürdü.

İçinde “İşçi, emekçi, işçi sınıfı, yoksulluk, sömürü” gibi sözcüklerin bulunduğu şiirler, öyküler ve romanlar savcılar tarafından kovuşturulur, savcıların atladığı metin ve kitapları Komünizmle Mücadele Derneği üyeleri, milliyetçi-muhafazakar dergiler ve yazarlar jurnal ederlerdi. Mahkum olmuş ve yıllarca hapis yatmış şair ve yazarların dava dosyalarını bulup okuyabilseniz, solun 1920’lerden 2000’lere kadar yaşadığı zulüm dünyasının şiddetini biraz anlayabilirsiniz.  Sol partilerin ve siyasetçilerin başına gelenleri hesap dışı tutuyorum.

Türkiye solunun tarihini sol karşıtı gelenekten ve Komünist Partisi tarihinden ayrı tutamayız. Türk solunun aşması gereken en büyük engeli ve yaratıcısını bir kez daha anacağım. Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk’ten (1018-1092) ve “Siyasetname” adlı kitabından söz ediyorum. Kitabın  Dergah Yayınları tarafından 2003 yılında yapılan 5. baskısının 217. sayfasından bir alıntı yapacağım:

“Bu arada Mazdek ‘Karılarınız sizin malınızdır. Onların da mallarınız gibi herkese mübah olması, kim hangi kadını dilerse kimsenin engel olmaması, helal sayılması gerekir. Bizim dinimizde kıskançlık ve acıma yoktur. Kimse lezzetlerden, zevklerden ve mallardan yoksun kalmamalı. İstek ve arzuların kapıları herkese açılmalı’ dedi. Malın ve kadının ortak sayılması, Mazdek dininin taraftarlarının artmasına sebep oldu,  Mazdek dini kaidesince, bir adamın evine yirmi kişi misafir olsa ekmeğini, şarabını, çalgısını hazırlar, yeyip içerler ve kalkıp teker teker karısına sahip olurlar, onlarca bu ayıp sayılmazdı. Diğer adet de şu idi : Bir adam bir eve gelip evin kadını ile uyuşursa, külahını kapıya asıp içeri girerdi. Evin erkeği gelip kapıda külahı görünce evinde bir adamın meşgul olduğunu anlar, iş bitinceye kadar eve gelmezdi.”

Nizamülmülk’ün 1000 yıl önce kaleme aldığı bu metin Süleyman Demirel’in Adalet Partisi tarafından 1965 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi’ne karşı kullanıldı. “TİP’e oy verirseniz, millet gelip kapınıza külahını asacak” denildi. Hiç kuşkunuz olmasın, bir sol parti palazlanacak olsun köy ve mahalle kahvelerinde aynı yalan tekrarlanacaktır.

Lise sosyoloji ve felsefe derslerinde solla ilgili en küçük bir bilgi verilmezdi.  Üniversitelerin felsefe ve iktisat bölümlerinde ciddi ölçüde Marksist felsefe öğretilmezdi. 1965’ten önce Sosyalist ve Marksist literatürün temel yapıtlarının Türkçelerinin bulunmamasına karşın kimi yazarların Marksizme reddiyeleri yayınlanırdı.

Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142 maddeleri yüzünden kimler hapis yatmadı ki… Bu maddeler işçi sınıfının (henüz sınıf sayılamayacak işçi kitlesinin) kendi partisini kurmasını engellemek için çıkartılmıştı. Çok partili düzene geçilince birkaç kez ağırlaştırıldılar ve 1952 yılında, Demokrat Parti iktidarında 141.madde ile ölüm cezası getirildi.

Cehennemden geçen sola hakaret etmek için utanma duygusundan yoksun olmak gerekir!

(24 EKİM 2006, SALI)

***

KIRK  KATIR  MI  KIRK  SATIR  MI ?

Halkı tanımamakla ve beceriksizlikle suçlanan solun tarihinden ayıramayacağımız için birkaç yıl öncesine kadar yasaklı olan Türkiye Komünist Partisi tarihçesinin önemli satırbaşlarını anımsayalım:

10 eylül 1920’de Bakü’de kuruldu. Kabul edilen programında, Anadolu’da işgalcilere karşı mücadelenin sürdürülmesi, bağımsızlığın kazanılmasından sonra “İşçi ve Köylü  Sovyet Cumhuriyeti’nin kurulması ve sosyalizme geçilmesi öngörülüyordu. Mustafa Suphi ve arkadaşları Ankara’ya gitmek üzere 28 aralık 1920’de Kars’a geldiler. Ancak Erzurum’a girişte kitlesel protestoyla karşılaştılar. Bakü’ye dönmek üzere geldikleri Trabzon açıklarında teknelerinde öldürüldüler. Bu olaydan sonra Ankara hükümeti TKP’yi yasakladı ve parti yöneticileri tutuklandı. 1922’de yasal olarak çalışma girişiminde bulunan parti, bunun gerçekleşmemesi üzerine yer altına inerek gizliliği seçti.

 

Cumhuriyet tarihinin ikinci muhalif partisinin başkanı Ali Fethi bey Cumhuriyet (11 ağustos 1930) gazetesine verdiği demeçte “Partim, Halk Partisi’nin sol tarafında, liberal ve laik Cumhuriyetçi bir parti olarak çalışacaktır. Sola yönelimin ölçüsü halkın düzey ve eğilimine kamuoyunun karşılayış ve yükselişi olacaktır” demektedir.

Komünist partisine yaşama hakkı tanınmamasına karşın sol kavramı o günlerde pek korkutucu görülmüyor, özgürlükçü bir düzeni tanımlamak için kullanılıyordu. Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra, İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye bulunduğu yerden giderek sağa kaymaya başladı. İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak’ın başını çektiği bir grup, “komünistlerle işbirliği içinde” göstererek İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Dışişleri Bakanı Dr.Tevfik Rüştü Aras’ı tasfiye etti. Bu olay cadı avının başlangıcıdır.

4 aralık 1945’te İstanbul’da Tan gazetesi yıkıldı. Türkiye o yıl  Uluslararası Para Fonu’na katıldı. Ve bir süre sonra Türkiye’nin yeni müttefikinin adı belli oldu: ABD. Onun düşmanı olan Sovyetler Birliği Türkiye’nin de düşmanıydı. Zaten Kars ve Ardahan’ı istememiş miydi?

Bu tarihten sonra Türkiye’de her taşın altında komünist ve solcu aranmaya başlandı. Demokrat Parti’nin kurulmasına izin veren İnönü rejimi Türkiye Emekçi ve Köylü Partisi’ni, Türkiye Sosyalist Partisi’ni ve bu partilerin yayın organı gazete ve dergileri kapattı.

Behice Boran, Niyazi Berkes ve Pertev Naili Boratav sosyalist oldukları gerekçesiyle Ankara Üniversitesi’nden uzaklaştırıldılar.

Türkiye, Kore’ye asker gönderdikten sonra 18 şubat 1952’de NATO’ya girdi. Bunun için klasik yöntemi seçmişti. 26 ekim 1951’de başlayan Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyelerine yönelik 167 kişilik büyük tevkifat bu gelişmenin doruk noktasıdır. Türkiye’yi kaşla göz arasında komünist yapacak kişiler yakalandı. Tehlikenin büyüklüğü (!) karşısında 141 ve 142. maddeler değiştirildi. Ölüm cezası getirildi.

Bundan sonra, ta 1980’lerin sonuna kadar Batı’ya şantaj yapmak için sol aslanların önüne atıldı. Bu ava İlim Yayma Cemiyeti, Komünizmle Mücadele Derneği, Aydınlar Ocağı, Ülkü Ocakları ve Türk Talebe Birliği gibi öğrenci dernekleri de katıldı. En son 12 Eylül’de bütün sol kadrolar yok edildi. Sol temizlendikten sonra, kaderin cilvesine bakın ki CHP hedef tahtası oldu. Bu koşullar altında sol ile alay eden sağ takımını “sadik”, günah çıkartan eski solcuları da “mazoşist” sıfatlarıyla  taçlandırmak zorundayız!

(HÜRRİYET, 25 EKİM 2006)