HALK HALK BURAYA BAK (2)

“Halk” kutsal olmadığı gibi lanetli iblis de değildir. Bir tarihsel, coğrafik ve sosyolojik olgudur, oluşumdur. İçinde bütün ırklar, bütün etnisiteler, bütün dinler, bütün inançlar olan bir düğün çorbasıdır. Bir ülkede cumhuriyet ve demokrasi varsa orada vatandaş olarak halk vardır; yoksa bir otoriteye, bir çobana  kayıtsız şartsız itaat eden bir yığışım, bir bilinçsiz sürü vardır. Bilinçsiz sürü vatan nedir, sınıfsal ve ulusal çıkar nedir bilemez. Çobanın peşinden gider.

Özdemir İnce

6 Ekim 2015

***

HALKIN DEDİĞİ OLMAZ

Türk sağının ürettiği doğmaların, palavraların en birincisi: “Halkın dediği olur!”

Hayır halkın dediği olmaz.

AKP de halkın dediği olur, diyor.

Hangi halk?

“Halkın dediği olur” demek, “seçmen kitlesinin tamamının dediği olur” demek anlamında ise ortada herhangi bir sorun yok.

Ama amaç iktidar partisine oy  verenler ise, ortada büyük bir demokrasi sorunu var.

AKP’nin “Halkın dediği olur!” demesi, diktatorya hevesinden başka bir şey değil.

Haydi hep birlikte AKP ile hesaplaşalım:

Bu partinin ileri gelenleri ve TBMM Başkanı sık sık “Halkın dediği olur!”, “Millet iradesine saygı göstermek gerekir” derler. Bunun anlamı şudur: İktidar biziz, bizim dediğimiz olur.

Böyle bir düşünce tarzının ne doğrudan demokrasi ile ne de temsili demokrasi ile ilişkisi vardır. Düpedüz dikta kokan bir düşüncedir bu.

Meclis çoğunluğu bir iktidara ancak Anayasa’ya uygun işler yapma izni verir. Bunun dışında hiçbir iktidar millet iradesinin tamamını, halk oyunun tümünü temsil etmez. Bunun için de kendi iradesini halkın iradesinin yerine koyamaz.

AKP, TBMM’de ezici bir çoğunluğa sahip. Ama bu ezici çoğunluğun arkasındaki oy desteği yüzde 33, nüfus desteği ise yüzde 25. Demek ki AKP, millet iradesinin yüzde 25’ini temsil ediyor. Bu nedenle hiçbir icratını “Halk bunu böyle istiyor!” diye savunamaz. Halkın ancak yüzde yirmi beşi istiyor olabilir. Bu da şu anda değişmiş durumdadır.

Aslına bakarsanız, bu noktadan sonra “Halk böyle istiyor !” savunması da saçma. Çünkü bakalım Anayasa ve yasalar böyle istiyor mu, böyle olmasına izin veriyor mu?

Bir zamanlar biri “Halk isterse ne laiklik kalır ne bir şey!” demişti. Yanlış anımsamıyorsam bu biri R.T.Erdoğan idi.

Bu çok ince ve karmaşık bir noktadır. Çünkü halkın yüzde doksan dokuzunun referandumda onayladığı Anayasa’ya aykırıdır. 1980 Anasaya’nın askeri rejim tasarısı olması da hiçbir şeyi değiştirmez. Değiştirilinceye kadar bu Anayasa Türkiye Cumhuriyeti’nin  Anayasasıdır.

Ve bu Anayasa’nın 4.maddesine göre:

“Anayasanın 1.maddesindeki Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2’inci maddesindeki Cumhuriyet’in nitelikleri ve 3’üncü madde hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Ama bir sivri akıllı çıkıp “O zaman 4. maddeyi kaldırıp sonra işimize bakarız” da diyebilir bu memlekette. Böylece akıllarına hiç gelmemiş olabilecek bir olanak da sunmuş olabilirim kendilerine. Bir denesinler, denemekte bir yarar var.

Yukardaki hesapları bir yana bırakalım,  Anayasa’nın ilk dört maddesi de halkın dediğinin olmayacağının en kestirme kanıtı.

Demokrasi tuhaf incelikleri olan bir rejim. Anlamayanlar bunu anladığı zaman ülke huzur bulacak!

(HÜRRİYET, 28 MAYIS 2006)

***

HALKIN DEĞERLERİNİ NE YAPMALI ?

Bugün Dünya Şiir Günü ! Biliyor musunuz bilmem ama ben şiir falan yazarım. Yirmiden fazla şiir kitabım var Türkçe.  Yabancı dillerde yayınlanmış kitaplarım bile var.

“Dünya Şiir Günü”nde şair damarım ağır bastığı için bir “şair” ve “edebiyat adamı”nın sınırsız özgürlüğü içinde yazacağım. Bunu özellikle belirtiyorum, çünkü  en özgür ve bağımsız gazete yazıcısı  bile, bu bağlamda, şairlerin  epeyce gerisinde kalır.

Bir şair için ne halk, ne de halkın değerleri denen şey kutsaldır. Halk ve okur şairin kitaplarını para vererek satın alır, alabilir, ama sırf bu nedenden dolayı “müşteri” niteliği kazanamaz. Bu nedenle de halk denen okur ya da okur denen halk şairin “veli nimeti” değildir.

Gazete yazıcılarının büyük bir çoğunluğu için “hâlk” kutsaldır, bilgedir. Falan filan ve fıstık !

Şairler kimi zaman Nâzım Hikmet gibi “halk”ı yücelten dizeler de yazmışlardır. Bu dizeler (cümleler) birer temenni olup “hüküm” ifade etmezler. Ben de yazmışımdır !…

Bir şair ve edebiyat yazarı olarak okurlarımla tanışmak, yüz yüze gelmek istemem. Yazışmam da… Ama gazete yazıcısı olarak her gün e-postalarıma bakıyorum : Gelen mesajların ancak ve sadece yüzde birinde dişe dokunur bir duygu ve düşünceye rastlıyorum.

Halkın değerlerine sahip gazete okurunun en önemli özelliği kendini beğenmişlik, kibir… Beni okuyorsa, kendi düşündüklerini yazdığım için okumaktadır. Aslında fırsat verilse  benden iyi yazacağına bile inanır ama neyse !

Gazete okuru, gazete yazıcısını kendi tapulu malı sanıyor ve öyle sayıyor ! Ben şair, yazar ve yazıcı olarak kimseyle, hiçbir okurla nikâhlı değilim ! 50 yıllık eşim Ülker’le bile !

“Halkın değerleri” siyasiler ve yeteneksiz toplumbilimciler tarafından kullanılan, büyülü ama içi boş bir kavramdır. “Değer”, Türkçede “karşılık olma”yı dile getiren “değmek” kökünden türemiştir. Bu anlamda “Bir şeye biçilen karşılık” anlamına sahiptir. Bundan dolayı “karşıladığı ihtiyaca göre değişen bir nitelik” anlamını içerir.

Buna göre Picasso’nun tabloları kadar, 100 dolarlık ya da 100 liralık kağıt para da değerdir; elmas yüzük kadar bir ton tezek de bir değerdir. Affedersiniz, efendim, hoşgörünüze sığınarak yazacağım: Bir fahişenin hizmetlerinin de bir değer olarak karşılığı vardır.

“Değer” kavramı çok kaypaktır, elde patlayacak bir el bombasına benzer. Daha fazla bilgi edinmek isteyenler bir Felsefe Ansiklopedisi’nde “değer” sözcük grubuna bakabilirler. Örneğin Orhan Hancerlioğlu’nunkilere !

Döviz piyasasında paraların değerleri nasıl günü gününe değişiyorsa, değerler sistemi de kuşaktan kuşağa değişir ve mutlaka değişmelidir, değiştirilmelidir ! “Değer” kavramının uygulandığı alanlarda (matematik, törebilim, toplumbilim, mantık, estetik, ekonomi) veriler ve göstergeler değiştikçe değerler de değişir. 1300 yıl önceki değerler günümüzün değerleri olabilir mi ? Bu nedenle halkın (varsayılan) değerler sisteminin de değişmesi gerekir. Başbakan değişiyor, solcu yazarlar değişip “eski solcu”, “liberal” oluyor; Son Osmanlı Padişahı büyük demokrat (!) I. Recep Tayyip Erdoğan  müstebitleşiyor ama halkın değerleri asla değişmiyor. O zaman halkın değerler sisteminin oluşturucularına bakmak gerekir:

Hurafeler, Japon tutkallı töreler, yozlaşmış dinsel safsatalar ! Sandığa oy pusulası olarak bunlar atılıyor. Politik bilince dönüşmeyen değerler, zincirden başka bir şey olamaz !

(HÜRRİYET,21 MART 2009)

***

HALK ANAYASA YAPAMAZ

Halkın bizzat anayasa yapacağı iddiası bir safsatadır, bir mugalatadır (demagojidir). Anayasa yazması ne kelime, halk dilekçe bile yazamaz, mektup bile yazamaz!

“Yapar” diyenlerin gönlü olsun diye biz de “Yapar!” diyelim. Ama ve  ancak bir şekilde anayasa yapar. Onu da bizzat yapmaz! Bir ayaklanma ile ihtilal yapar, hükümeti iktidardan postalar, iktidar sahiplerini içeri atar. Bu birince devre! İkinci devrede bir kurucu meclis kurulur; bu kurucu meclis de türlü çeşitli yöntemle anayasa yapar; bu kurucu meclis, isterse, yaptığı anayasayı kendi onaylar, halkın onayına bile sunmaz.

Halkın işi anayasa ya da yasa yapmak değildir. Halk eğer adama benzer bir halk ise, adama benzer, halk dostu elitleri kendine temsilci seçer.

Haydi isterseniz “AKP’nin özel halkı nasıl anayasa yapar?” başlıklı bir kurgubilim metni yazalım. Önce yürürlükteki anayasa maddesi sonra AKP halkının önereceği madde:

Madde 1: Türk Devleti bir Cumhuriyettir.

Değişiklik önerisi: Anadolu devleti bir İslam cumhuriyetidir.

Madde 3: Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Değişiklik önerisi: İstanbul özerk kent olmak üzere, Anadolu Devleti 12 eyaletten oluşmuştur. Dili Türkçe değildir; her eyalet ya da kentin anadili  kendi dilidir.

Madde 3 (devam): Başkenti Ankara’dır.

Değişiklik önerisi: Başkenti Ankara değildir. Konya’dır, Kayseri’dir, Diyarbakır’dır, Kars’tır, Trabzon’dur, vb.

Madde 17: Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

Değişiklik önerisi: Herkes, tarikat ve cemaatinin denetim ve buyruğu altında, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

Madde 24: Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır.

Değişiklik önerisi: Din ve ahlâk eğitim ve öğretimi tarikat ve cemaatlerin gözetim ve denetimi altında yapılır.

Size uçuk geliyorsa, denemesi, denenmesi bedava!. Ama hiçbir uygar ülke töresi anayasa yapmayı halka bırakmaz. Zaten hiçbir aklı başında halk da böyle bir nane yemeye  kalkışmaz.

ABD Anayasasını sayıları belli olan bir Kurucu Babalar takımı kaleme almıştı. Halkın yazılan anayasa metninden haberi bile yoktu. Kurucu Babalar uzun süre tartıştıktan sonra rejimin adının Cumhuriyet olmasına karar verdi. Bu kararı verirken kutsal halka sormadı bile. Dahası, Kurucu Babalar, halk tarafından rahatsız edilmemek için, gizli bir yere gittiler ve orada çalıştılar.

Ayrıca parlamentoların başkentlerin göbeğinde olmasına, halkın serbestçe girip çıkmasına karşı olan görüşler de vardır. Bunlar, yasa yaparken halkla temasın yasanın özünü zedeleyeceği ve yasanın ömrünün uzun olmayacağı görüşündedir. Bunlara göre, parlamento  sapa bir yerde olmalı.

Mısır anayasasını devrimci halk yazmıyor. Kaddafi gidince ya aşiret töresi anayasa olur ya da iş bir komisyona bırakılır. AKP’nin özlediği anayasa ise başbakanın cebinde.

(HÜRRİYET, 23 ŞUBAT 2011)

***

HALKA  GÜVENMEK,  HALKI  KANDIRMAK

Bana gençlik ve hazinelerinden, halkın gizemli erdemlerinden  söz ettikleri zaman tüylerim diken diken olur. Gençliği ve gençleri sevmediğim, halkın sözde erdemlerine inanmadığım için değil, böyle konuşanlara güven duymadığım için.

Hele bu işe beni de karıştırdıklarında iyice çileden çıkarım: Ana ve baba tarafından köylü kökenli yoksul bir aile; on yaşından itibaren kebapçıda çıkarlık, kahvede garsonluk, simitçilik, iplik ve dokuma fabrikasında işçilik; 18 yaşından sonra maliyede veraset masası memurluğu ve kütüphanecilik; ardından yüksek öğrenim, Sandıklı ve  Çine’de ortaokul, Aydın ve Muğla’da lise öğretmenliği; bunların arasında Fransa’da tamamlayıcı öğrenim; daha sonra TRT ve TRT televizyonu; 45 yaşında zorla ve zorunlu emeklilik; kimse iş vermediği için evde 7-8 yıl kitap çevirmenliği; yayınevlerinde 10 yıl editörlük ve yöneticilik; 12 yıl Hürriyet gazetesi yazarlığı ve şimdi Aydınlık’ta yazarlık… Bunlara koşut olarak,  Demokrat Parti’nin iktidara gelişi, 27 Mayıs, Talat Aydemir’in iki başarısız darbe girişimi, 12 Mart ve gözaltı, 12 Eylül ve emekliye sevk… Halkı tanımıyormuşum, gençliğe güvenmiyormuşum! Gidin başımdan, attırmayın tepemi!

Böyle bir hayatı eşek bile yaşasa adam olur! Bu nedenle halkın sahtekârlık ve iki yüzlülüğünü bana erdem gibi kazıklamaya kalkıştıkları zaman tepem atar.

Gençliğimde benimle arkadaşlık yapanlar; beni Hürriyet gazetesinde izleyenler, kitaplarımı  okuyanlar gayet iyi bilirler: Halk benim için “kutsal” değildir, olmayan “halk iradesi” de kutsal ve yanılmaz değildir.

Gençliğe özel bir sempatim yoktur. Ne zaman gençlik övgüsü yapılsa, aklıma Paul Nizan’ın “Ben de yirmi yaşımda oldum, hayatın en güzel döneminin yirmili yaşlar olduğunu söyleyenin ağzına yırtarım” cümlesi gelir..

Paul Nizan dedim de aklıma geldi. Nizan’ın “Fesat” (2.baskı Telos yayınları) adlı romanını okumanızı salık vereceğim. Attila İlhan Bilgi Yayınlarını yönetirken, “Sana bir roman çevirtmek istiyorum” demişti 1974 yılında. Ben de “Paul Nizan’ın Fesat’ını mı çevirmemi istiyorsun ?”  diye sormuştum. Çok şaşırmıştı.

“Fesat”,  işçi sınıfından habersiz, işçi sınıfı istemeden devrim yapmak isteyen, önderlik heveslisi burjuva gençlerinin traji-komik öyküsünü anlatır.

Attila İlhan ve ben, dönemin Marksist acilci-devrimci burjuva gençlerinin yüzüne ayna tutmak istemiştik. Bu gençlerin Cengiz Çandar gibi birkaçı, şu anda basında “müflis entelektüel” kimlikleriyle kalem oynatıyorlar.

Hürriyet gazetesinde yazdığım yıllarda, bana ders vermek isteyen bir genç bilgiçle ilgili ve yayınlanmamış birkaç satır: [“Torunum yaşında olduğunu yazan bir genç, gazete yazılarımın halktan kopuk olduklarını ileri sürüyor. Ona ve benzerlerine göre : AKP seçimi kazandığı için halkı tanıyor, ama seçimi kaybedenler halkı tanımıyor. Seçimi kaybedenler belki halkı AKP’den daha iyi tanıyorlar, ama AKP kadar seçmeni baştan çıkartamıyorlar, halkın gözünü AKP kadar külleyemiyorlar.

Genç bilgiç seçimlerin sonuçlarından dirhem anlamadığımı söylüyor ve özeleştiri yapmamı öneriyor. Ona göre, biraz gözümü açsam Türkiye’nin laiklik, Kürtçülük gibi bir sorunu olmadığını anlayacakmışım.

Genç bilgiçe İslamcı ve Kürtçü tehlikesinin olup olmadığını anlamak için birkaç kitap okumasını tavsiye edeceğim. Hele Devrim Yasaları’nın çıkartıldığı dönemi anlatan birkaç kitap okumasını öneririm. Biri şu: Ferit İlsever, “Cumhuriyet Devrimi Kanunları” (Kaynak Yayınları). Tarık Zafer Tunaya’nın “İslamcılık Cereyanı  I, II,II” kitabını da…

Torunum yaşındaki genç dâhiye hayattan öğrendiğim bir gerçeği emanet edeceğim : Beyin, pankreas gibi salgı yapmaz, yani bilgi salgılamaz. Beyin aküye benzer, doldurulması gerekir.”]

“Demokrasi halkın kendi kendini yönetmesi olarak tanımlandığına göre, “halk” nedir, kimlerden oluşur (…) Öte yandan yanıtlanması gereken bir başka soru da “milli irade” (…) Uluslar arası ilişkiler söz konusu olduğunda ‘milli irade’ ve ‘egemenliğin halkta olması’ ne anlama gelmektedir, geçerliliği kalmakta mıdır, başka bir deyişle, kuramsal olarak bile halk kendi kendini yönetmekte midir?” (Çetin Yetkin, Antidemokrasizm, Gürer Yayınları, S.29)

Mümkünse, 21 Eylül 2012 tarihinde yayınlanan “Demokrasisiz Demokrasi” başlıklı yazımı bir kez daha okuyun.

Seçim sonuçlarına bakarak ukalalık ve terbiyesizlik yaparlar. Kestirmeden bir şey söyleyeceğim: Seçim değil seçim sistemi önemlidir;  herhangi bir seçim kendiliğinden demokratik olamaz, seçimin demokratik olması için sistemin demokratik olması gerekir. Demokrat Parti’yi iktidara getiren 14 Mayıs 1950 seçimlerinde, DP toplam olarak 4.241.393 (% 53, 38), CHP ise 3.176.561 (%39.9) oy almıştı. Ama DP 393, CHP 69 milletvekilliği kazandı. Seçimde “çoğunluk sistemi” uygulanmıştı. 1957 seçimi “nısbî temsil” sistemine  göre yapılsaydı, 27 Mayıs olur muydu?

% 10 seçim barajı kalkmadan AKP’nin halkın nabzını tuttuğu palavrasının foyası ortaya çıkmaz. Hele Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) 276 bin 101 oy sayısı, % 2.96 oy oranı ile 14 milletvekili kazandığı 1965 genel seçiminin “Ulusal Artık” seçim sistemi uygulansın, halka durmadan yalan söyleyen, din sömürüsü yapan AKP ortalıkta hindi gibi kabara kabara gezebiliyor mu bakalım?!

Bu soruya inandırıcı yanıt vermeden yapılan her türlü AKP yağcılığı sadece mide bulandırır.

Bre ahmaklar, demokrasilerde halkın nabzı bir tane değildir, çoktur! Halkın tek nabızlı olduğu yönetim tarzına diktatorya denir!

(AYDINLIK, 5 EKİM 2012)