HARBİ KONUŞMAK, HARBİ YAZMAK !

Basınımızın en harbi yazıcısının kim olduğunu sorsalar, sordukları kişinin Yeni Şafak yazarı Hayrettin Karaman olduğunu söylerim. Bunun en son örneğine 02.01.09 ve 04.01.09 tarihli yazılarında tanık oluyoruz. Kendisini kutlamak istediğim bu iki yazıda laik düşüncenin en kusursuz tanımını da yapıyor. İlk yazının son bölümünü birlikte okuyalım:
“Laik düzende dini yaşarken devlet, dindarların değil, laiklerin arkasındadır. Dindarların baskısına karşı laikleri korumayı tercih eder. Dindarların din özgürlüğü, karşı taraf baskı hissediyorsa kısıtlanabilir. AIHM’si de bir yorumunda ‘din özgürlüğünün, bir dine inanmayanları korumayı öncelediğine’ işaret etmiştir. Şu halde laik düzen içinde müslümanca yaşamak isteyen kimselerin din özgürlüğü, farklı olanların özgürlük sınırında son bulmaktadır.”
***
Hayrettin Kahraman’ın çağdaş laikliği tanımlayan bu satırlarının altına imzamı derhal atarım.
Laikliğin birçok tanımı vardır : Din ile devlet işlerinin ayrılması, devletin ve kurumlarının dini referans olarak almaması… Daha sofistike tanımları da vardır. Ama işi karmaşıklaştırmayalım. Basitten, yalından gidelim.
İlkel dinlerin ne zaman başladığını bilmiyoruz. Ama yaklaşık da olsa Musevilik’in, Hıristiyanlık ve İslam’ın başlangıç tarihleri belli. Laiklik’in geçmişi ise birkaç yüzyıllık. Demek ki laiklik dinlerin yarattığı sıkıntı ve sorunlar yüzünden ortaya çıkmış. Çıktı !
1789 Büyük Fransız Devrimi Hıristiyanlığın yeryüzü egemenliğine büyük oranda son verdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin laikliği ise (sanıldığı ve iddia edildiği gibi dindarın dinini yaşamasına değil) İslam’ın yeryüzü egemenliğine sınır getirdi. Karıştırılmasın !
İnsan ve toplum yeryüzü yaşamında ve gündelik işlerinde dinin kurallarına karşı özgürleşmek istiyordu. Bu özgürleşmek istek ve bilinci Tanrı’nın ve dinin reddi anlamına gelmez. Tanrı’ya inanarak, bir dine mensup olarak laikleşmenin mümkün olduğunu bütün dünyada ve Türkiye’de görmekteyiz. Laiklik’in amacı ve görevi dinin ve siyasal dincilerin baskısına karşı birey ve toplumu korumak ve dinin egemenlik alanını sınırlandırmaktır.
Hayrettin Karaman da tasviri tanımında bu durumu doğrulamaktadır.
***
Ama Hayrettin Karaman ilk yazıya şöyle devam ediyor : “Bu kurala göre ‘emir bi’l-ma’rûf nehiy ani’l-mürker’ vazifesine bakalım. Bu vazife Müslümanlar üzerine farz-ı kifayedir, mutlaka birileri tarafından yapılmalıdır. İslam toplumu, açıkça ihlal edilen din kurallarına tepki göstermeli, kötülüğü engellemeli, iyiliği (bu arada dindarlığı) yaşatmalı ve yaymalıdır. Ama bu vazife mutlak değildir, şartları vardır” diyor.
İyi de Türkiye toplumu bir İslam toplumu değil ki !… İçinde Müslümanların da yaşadığı bir laik düzen toplumu. Laik düzen toplumunda yasalar vardır ve egemendir. Böyle bir toplumda , laiklik bizzat din kurallarının bir anlamda ihlâli sayılır. Çünkü dinin kurallarını sınırlamaktadır, sınırlamak zorundadır.
Laik düzen bireylerin dinlerini yaşamasına karışmıyorsa (ki Türkiye’de karışmıyor), Müslümanların misyonerleşmesi laik düzenin ihlâli anlamına gelmez mi ? Gelir !
Türkiye’de çok uzun süredir İslamcılar bilerek, dindarlar belki bilmeyerek laik toplum ve bireyler üzerinde mahalle baskısı kuruyorlar. Sayın Karaman tarafından değerlendirilen bu gerçek anlaşılmadan Türkiye’de huzuru korumak çok zor. Zaten zorlaşmış durumda.