HASAN CEMAL BEYİMİZE ÖDÜL!

14 Mart 2015 tarihli Yurt gazetesinde Hasan Cemal’le ilgili bir haber yayınlandı:

“Cemal’in vicdanı ve dürüstlüğü”

“Gazeteci Hasan Cemal, Louis M.Lyons Gazetecilikte Vicdan ve Dürüstlük Ödülü’nü Harvard Üniversitesi’nde yapılan törenle aldı.”

“1964’ten beri verilen Louis M. Lyons Gazetecilikte Vicdan ve Dürüstlük ödülü’nün bu yılki sahibi olan Hasan Cemal, ödülünü dün gece Harward Üniversitesi’nde yapılan bir törenle aldı. Hasan Cemal, “46 yıllık gazetecilik hayatı boyunca basın özgürlüğünü savunmak için gösterdiği çaba” bu ödüle layık görülmüştü. Cemal, Türkiye’den bu ödülü alan ilk gazeteci oldu. Cemal’e ödülünü Nieman Gazetecilik Vakfı üyesi ve The Washington Post gazetesi muhabiri Ann Marimow takdim etti.

En iyi tarif, gazeteci

Gecede konuşan Los Angeles gazetesi Londra Büro Şefi Henry Chu, “Bugün ağırladığımız konuk, Hasan Cemal, farklı ithamlara maruz kaldı. CIA ajanı ve vatan haini olarak anıldı ama onu en iyi tarif eden kelime, gazeteci” dedi. “Cemal’in, Milliyet gazetesinde yazdığı dönemde, dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’ın baskılarıyla işinden olduğunu belirten Chu, Cemal’in korkusuzca T24’te yazmaya devam ettiğini” söyledi.

Soru sormaya devam

Gecede bir konuşma yapan Hasan Cema’in kaydettiklerinden satırbaşları şöyle: “Bir gazetecinin 1 tweet nedeniyle gözaltına alındığı, cep telefonuna, bilgisayarına el konulduğu ve hakkında tam 5 yıl hapis istendiği bir ülkeden geliyorum.

Bir başbakanın sosyal medyayı baş belası ilan ettiği bir ülkeden geliyorum.

Twitter’m, YouTube’un siyasal iktidar talimatıyla yasaklandığı bir ülkeden geliyorum. Bir başbakanm telefon talimatıyla haber attırdığı, gazeteci attırdığı, televizyon programı sansürlettiği, hatta televizyon tartışma programlarına kimin çıkıp kimin çıkmayacağına karıştığı bir ülkeden geliyorum. Bir başbakanın telefonda, bir yazıdan dolayı bir gazete patronunu ağlatıncaya kadar azarlayabildiği bir ülkeden geliyorum. Bir başbakanın seçim meydanlarında gazeteci yuhalattığı, gazeteci -özellikle kadın gazetecileri- tehdit ettiği bir ülkeden geliyorum. Bir başbakanın kendisi gibi düşünmeyenleri hain ilan ettiği bir ülkeden geliyorum. İktidarın suistimali ve bu suistimali yazamayacak kadar korkutulmuş bir medya düzeni var Türkiye’de çünkü… Bununla birlikte gazeteciler, soru sormaya devam edecek! Hiçbir diktatör, gazetecinin bu demokratik hakkını elinden alamaz. Gazeteci olmak, sesini çıkaramayan insanların sesi olmaktır bana göre. Onların atamadığı çığlığı atmaktır, insanların ciğerlerinde sıkışıp kalan o çığlığı bütün dünyaya duyurmaktır. Gazetecilik mesleği olarak sesimizin daha çok duyulması, sesimizin daha gür çıkması için yeni yollar bulmak zorundayız. Eğer bana, bütün hayatını gazeteciliğe adamış olmak değer miydi diye sorsanız, yanıtım şu olacaktı: Evet, değerdi.”

***

Yurt gazetesinin manşeti buram buram ironi kokuyor: “Hasan Cemal’de vicdan ve dürüstlük ne gezer!” anlamında. Şu anda Türkiye’de gerçekten dürüst ve vicdan sahibi olan hiç kimse Hasan Cemal’in yanlarında bulunmasına izin vermez. Çünkü Hasan Cemal, Başyüce RTE’nin “Hasan Abi’sidir! Hasan Cemal, Başyüce’ye “Ben senin Hasan Abi’n değilim!” demedi hiçbir zaman.

Hasan Cemal’e ben bağlı eşeğimi güvenmem ama ABD’de birileri çıkmış ona “Gazetecilikte Vicdan ve Dürüstlük Ödülü” vermiş. Arada bir çelişki var. Hasan Cemal’in bir çağdaşı, hayatının ve işlerinin tanığı bir memleketlisi olarak onun vicdan sahibi ve dürüst olmadığını düşünüyorum. Bunu düşünen sadece ben değilim bu ülkede. Ama okyanus ötesinden birileri çıkmış bizim gibi düşünmüyor. Bu durumda Louis M.Lyons’un “Kim”, Nieman Vakfı’nın “Ne” olduğunu bilmek  öğrenmek gerekiyor. Günümüzdeki yöneticileri kim?  Ödülü veren Ann Marimow kim ve kaç okka çeker; hakkında övgü düzen Henry Chu da kim, neyin nesi kimin fesi?

Hasan Cemal’in ödülü alırken yaptığı konuşma tam anlamıyla bir pişkinlik, yırtıklık, utanmazlık belgesi: Sanki şikayet ettiği diktatoryanın temel harcına kum, su ve çimento taşımamış gibi.

Ben işi daha uzatmadan, daha öncesini bırakıyorum, Hürriyet gazetesinde yazmaya başladığım 2000-2012, gazete yazarlığını bıraktığım Aydınlık gazetesinde 2012-2014 yılları arasında yayınladığım ve Hasan Cemal’le ilgili olan yazılardan rasgele birkaçını bilgi ve ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce

15 Mart 2014

***

HEP ONLAR HAKLIDIR

29 Ekim günü, Mehmet Ali Birand’ın CNN Türk’teki Manşet programında Hasan Cemal ile Mehmet Metiner’i tuhaf bir duyguyla izledim. İkisi de “Ana rahmine haklı düşenler!” hanedanından. Dediklerine göre, birisi “Tek yol devrim”, öteki “Tek yol İslam” derken kendilerince haklıydılar. Ama yanıldılar, itiraf ettiler ve işte gene şoför mahallinde, vitrinde oturuyorlar. Peki ama ya şimdi gene yanılıyorlarsa, ne olacak? Ne olacak Türkiye’nin hali?

1960’lann ortalarında, Hasan Cemal’in de yöneticileri arasında bulunduğu YÖN dergisini dikkatle izlerdim. Ama kimi zaman derginin Vietnam ve Latin Amerika üzerine yayımladığı imzasız yazıları okurken, ‘Ben bu yazıyı daha önce nerede okudum?’ duygusuna kapılırdım. Bir süre sonra bu yazıların, her yazısını ezberlercesine okuduğum Le Nouvel Observateur‘den ya da Le Monde‘tan kaynak göstermeden aktarıldığını, özetlendiğini anladım. Bunu anladıktan sonra da bu harekete güvenmemem gerektiğine karar verdim.

O sıralar, hiçbir topluluğa katılmamaya, tek başıma olmaya karar vermiştim. Ne şeyh ne de mürit olacaktım! Böyle bir kararım olmasaydı, belki kalabalık içinde benim de ayağım sürçerdi. Bellek olmadan ahlak olmaz. Ama değişmek zorunda kalan kimsenin yanılgısını zafere dönüştürmemesi, bir derviş gibi inzivaya çekilip çilesini çekmesi gerekir!

Mehmet Metiner’in adını birkaç aydır duyuyorum. Bir zamanlar demokrasiyi, parlamenter sistemi ve cumhuriyeti batıl sayıyormuş. Bu nedenle bunların yıkılmasını, yerine bir İslami devlet kurulmasını istiyormuş. Artık, şimdi, Talibancı bir anlayış üzerine oturan İslami devlet paradigmasını tamamen terk etmiş. Hâlâ islamcıymış ama demokrat islamcıymış. (Hürriyet Pazar, 24.10.04). Aynı cümleleri CNN Türk’te de tekrarlıyor.

Böyle diyerek bütün islamcıların demokrat olabileceğini kanıtlamak ve buna bizleri de inandırmak istiyor. Başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP kadrosunun büyük bir çoğunluğunun değişmiş olduğunu kanıtlamak istiyor. Ve buna Hasan Cemal katılmakla kalmıyor, alkış tutuyor, ikisinde de gene önderlik, gene rehberlik tutkusu!

Daha kendi değişimlerinin meşruiyetini kanıtlamadan, önderlik tutkusuyla başkalarına kefil oluyorlar. (Milliyet, 14.11.04) Kefil oldukları AKP hükümeti, aradan daha birkaç gün geçmeden, AİHM’de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni savunmuyor, ona kazık atıyor, işte gene yanılıyorlar! Ama gene polislik, gene jandarmalık yapıyorlar!

Fakat öyle bir hava yaratıyorlar ki, kendilerine inanmazsak liberal demokrat değiliz, olamayız!

Gündüz Aktan, değiştiğini ileri sürenlerin, şimdiki düşüncelerine bir zamanlar sahip oldukları acilci sol ve radikal islamcı inançlannı da taşıdıklarını söylüyor: ‘Liberal demokrasi söylemlerinin şiddeti terk ettikleri ideolojilerden pek farklı değil.’ (Radikal, 30.10.04)

Kendilerince değiştiler belki; ama önemli adam olmak, topluma yön vermek tutkularından asla vazgeçmediler. Cumhuriyeti şiddet yoluyla değiştirmek istiyorlardı, vazgeçmek zorunda kaldılar. Bir başka yolla da olsa, şimdi gene ‘Cumhuriyet’e ‘şiddet’le yaklaşıyorlar.

Öyle ki, ‘Benimki laik bir dindi, adı Marksizm olan!’ diyerek, laiklik ile Marksizm’i özdeşleştiren Hasan Cemal, bu baş döngüsü içinde, Cumhuriyet’in temel ilkelerinden laik ile bir başka kategoride yer alan ateist Marksizm’i hâlâ anlayamadığını itiraf etmiş oluyor!

(Hürriyet,16.11.2004)

***

HESAPLAŞMA

Her kim ki terazinin bir kefesine laikliği öteki kefesine dinciliği ve şeriatçılığı koyar onun cumhuriyetçiliğinden de demokratlığından da kuşku duyarım. Çünkü meşru ile gayrı meşruyu karşılaştırarak bir tutmakta, eşitlemektedir.

Biri şöyle yazıyor: “Bir yanda laiklik diye, diğer yanda türban diye toplumu  kesin kutuplara ayırmanın ülkemiz için ne kadar büyük bir tehlike olduğunun farkında mısınız? Böyle cepheleşmenin bu ülkede her şeyin başı olan istikrarı altüst edeceğini bilmiyor musunuz?” / “Türban ve laiklik diye, laik ve antilaik diye Türkiye’yi cepheleştirmeye çalışanlar hiç kuşkunuz olmasın, bu ülkeye en büyük kötülüğü yapıyorlar.” (Hasan Cemal, Milliyet, 08.06.06)

Demek ki laiklik ülkenin istikrarını şimdiye kadar sağlamamış, istikrarın korunması için laikliği savunmaktan vazgeçeceğiz. Çünkü laikliği savunmak türbanı meşrulaştırır (!)…

Böylesine yüzsüz cumhuriyet düşmanlığına az rastlanır!

Meşru (laik) ile gayrımeşru (antilaik) çelişkisinin faturasını el altından laik cumhuriyete kesmekten daha büyük bir kötülük olabilir mi?

Yazar laikliği savunmayı ahmaklık diye tanımlıyor. Peki laikler kendisini cumhuriyet düşmanı olarak ilan etseler ne olacak? Ayıptır ve günahtır!

Laik cephe devletin, cumhuriyetin, çağdaş toplumun cephesidir ve bu cephe Anayasa’ya ve yasalara uygundur!

Bu cepheye karşı antilaik cephe, şeriatçi cephesi, türban cephesi, Nakşibendi cephe, Nurcu cephe, Fethullahçı cephe kurmak neyin nesi oluyor ? Bunlar da mı meşru ?

Laik cephe diye sıradan bir yığışım  yoktur!

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının oluşturduğu Anayasal ve yasal bir kitle söz konusu. Eğer ülkenin toplumsal  dengesi, ekonomik istikrarı laik cephe demokratik ve laik cumhuriyeti savunduğu için bozulacaksa bozulsun.

Böyle saçma ve  haince karşılaştırmalar, eşitlemeler yapıldıkça hiç kuşku olmasın, denge de istikrar da bozulur.

Herkesin keyfine göre laiklik ısmarlamayız. Ülke istikrarsızlığının gerçek failleri, laikliği tartışma konusu yapanlar, laiklik karşısında cephe kuranlar ve bu cepheleri meşrulaştıranlardır.

Bir başkası da karar verememiş, “Laiklik: Hakemlik mi, iktidar mı?” diye soruyor.

Laiklik neden hakem olsun, elbette iktidar. Cumhuriyet, laik demokrasinin temelleri üzerinde oturuyor. Laiklik muhalefete düştüğü anda ne cumhuriyet kalır, ne de demokrasi.

Laik devlet kuşkusuz hakem devlettir. Hakem devlet neyin hakemidir, hangi maçın, hangi anlaşmazlığın, hangi uzlaşmazlığın?  Dinler ve inançlar arasındaki sorunların adil hakemidir!

Laiklik konusunda devlet hakem değil taraftır. Laiklik ile dinler ve inançlar arasında bir sorun varsa, devlet laikliğin yanındadır, onun savunucusudur.

Yazdıklarımı anlama yaşına gelen herkes anlayabilir.

Gizli cumhuriyet düşmanlarının hakemliği, irticadan da tehlikelidir!

(Hürriyet, 25 Haziran 2006)

***

CUMHURİYET’İN  CEBİNDEN  HARCAMAK

“İngiltere’de Tony Blair ve İşçi Partisi’ne iktidar yolunu açan ‘yeni sol-üçüncü yol’ çizgisinin önde gelen mimarı Prof.Anthony Giddens geçen hafta İstanbul’daydı. Pazartesi günü Milliyet’te Derya Sazak’ın sohbet odasına konuk olan Giddens’in şu sözlerinin altını çizdim: ‘Türkiye siyasetinde radikal bölünme olmamalı. Merkezde yer almak son derece önemli. Eğer toplum radikal bir biçimde bölündüğü izlenimini verirse, bu Türkiye’nin AB üyeliği için hiç iyi olmaz. Gerek başörtüsü gerekse laiklik konusunda radikal bir kutuplaşmaya yol açmak, yapılmaması gereken en önemli şey. Toplumu yok eder bu. Muhalefetin başörtüsü konusunda biraz aşırıya kaçtığını seziyorum.”

Önemli gözlem.

Önemli uyarı…” (Hasan Cemal, Milliyet, 8 Haziran 2006)

Vaaz verdiğinin farkında olan Hasan Cemal’in 8 Haziran tarihli yazısını “Hesaplaşma” (25.06.06) başlıklı yazımda  ele almıştım. Hasan Cemal kardeşimiz Prof.Anthony Giddens’in sözlerini onaylıyor ve tekrarlıyor. “Aman Türkiye’de radikal bölünme olmasın !” Radikal bölünmenin bir tarafı “laiklik”,  öteki  tarafı da “türban” imiş…

Prof.Giddens, laikliğin Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’nın değiştirilmesi bile önerilemeyen ikinci maddesinde yer aldığını bilmiyor diyelim Derya Sazak ile Hasan Cemal de mi bilmiyor? Cumhuriyet cahili bir İngiliz’in saçmalıklarını bize bilgelik sözleri olarak sunuyorlar.

Demek ki Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 2 ve 4. maddeleri radikal kutuplaşmalara yol açıyormuş. “Türban” tarafının yatışması için bu maddenin icabına bakmalı! Öyle mi?

İngiliz bilge, muhalefetin başörtüsü konusunda biraz aşırıya kaçtığını seziyormuş…

Bu  İngiliz de “tavşana kaç, tazıya tut” diyen ecnebilerden.  Osmanlı’nın çağdaşlaşma girişimlerinden bu yana çok görmüşlüğümüz var böylelerini. Yaşanan felaketlerin çoğunun gerisinde bu tür bilge-ajanların tavsiyeleri vardır.

Mister Giddens, Tony Blair ve İşçi Partisi’ne iktidar yolunu açan üçüncü yolun mimarı imiş. Bu nedenle görüşlerine itibar etmemiz gerekiyormuş. Mister Giddens’in lafları kerpiçle şaheserler yaratmış olan Sümer uygarlığına taş ve ağaç mimarisini tavsiye etmeye benziyor.

Türkiye ile İngiltere’nin ortak yanı yok,  bilinçli seçmen ile cemaat seçmenin ortak yanı yok, Türkiye’de İşçi Partisi yok. Sol seçmen geleneği yok!

Bunu ve İşçi Partisi’nin sol yorumunu  bir yana  bırakalım.

Türban, Türkiye’de, Avrupa Konseyi’nin bir organı olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da kamusal alanda ve okullarda, üniversitelerde  yasaklandı. AIHM aynı zamanda  Avrupa Birliği’nin de bir hukuk-adalet örgütü.

Prof.Giddens, Türkiye’nin AIHM’nin kararlarına uyarak iyi bir iş yapmadığını söylüyor. AIHM’nin kararlarına uymak “Türkiye’nin AB üyeliği için iyi olmaz!” imiş…

Sohbet odası sahibi Derya Sazak bu densizliği yutuyor ve ardından Hasan Cemal Mr.Giddens’in sözleriyle bize dayak atıyor.

Hasan Cemal bize karşı Mr.Giddens’lik yapmak istiyor, ancak “Hasan Cemal Türkiye’de bir tanedir” diyeceğim ama öyle değil! Hasan Cemaller epeyce çoğaldı…

Mr. Giddens’e keşke sorsalardı: Türkiye Cumhuriyeti, AİHM’nin verdiği para cezalarını ödesin mi, ödemesin mi?

(Hürriyet, 30 Haziran 2006)

***

OLMUYOR HASAN CEMAL BEY !

Romancı Mehmut Uzun, Milliyet gazetesinde (17 kasım 2006) Hasan Cemal’in bir sorusunu yanıtlıyor (lütfen dünkü yazımı hatırlayın) :

“Kürtçe roman yazmak, Türkçe ya da Farsça yazmak gibi değil. Çünkü senin dilin yasaklı bir dil. Eğitimden, iletişimden, modern yaşamdan uzaklaşmış bir dil. İğdiş edilmiş bir dil yani. Bu dille zengin, modern bir edebiyat yapmak çok zordu.”

Söyleşi yapan  kimse böyle bir yanıtla karşılaştığı zaman, başka sorular  sormak zorundadır:

-Kürt dili ne zaman yasaklandı ?

-Kürtçe yasaklanmadan önce bir yazılı  edebiyat dili miydi ?

-Kürtçeyi kim iğdiş etti ?

Bu sorular sorulmaz ve doğru yanıtlar alınmazsa bütün suç Cumhuriyet’in üzerine yüklenir. Bu sorulara eklenecek sorular da var:

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Kürtçe yasaklanmış mıydı ? Osmanlı egemenliği altında Bulgarlar, Rumenler, Sırplar ve Yunanlar kendi  kültürel rönesanslarını yaptılar, ekonomik bakımdan Müslüman uyrukların üzerine çıktılar; Yahudiler, Gutenberg’ten yüz yıl sonra Selanik’te, Osmanlı topraklarında ilk matbaayı kurdular. Bu süre içinde Kürtler ne yaptılar ?

Bu soruyu yanıtlamak gerekir. Kürtçeyi iğdiş eden Kürt toplumu olamaz mı ? Aynı coğrafyada yaşamalarına karşın neden birkaç lehçe var ?

Bu söyleşide ne Hasan Cemal ne de  Mehmet Uzun dürüst !

Mehmet Uzun konuşuyor:  “Kürtçe roman yazmaya başladığım zaman elimde Musa Anter’in 1960’larda hapiste hazırladığı incecik bir sözlük vardı. Bir de Mehmet Emin Bozarslan’ın sözlüğü, 19. yüzyıldan kalma bir sözlüğün çevirisi.”

Sözlük yoksa suç kimin ?  Mehmet Uzun konuşuyor:

“Ben de bir tokatla tanıştım Türkçeyle. Benim anadilimle bağım böyle koptu. Eğitim dilinin, kültür dilinin Türkçe olması, Kürtçeyle bağımı koparttı. Dili yasaklamak insanlık suçudur. İnsanı anadilinden koparmak vahşettir. Bir insanı kendi dilinden koparmak, insanın ruhunu, gelişimini engelliyor. Bence Kürtçe yasağı, Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük yanlışlarından biridir.”

Anadil evlerde yasaklanmaz, yasaklanamaz; yasaklanabilseydi, Mehmet Uzun evinde Kürtçe öğrenemezdi. Kürtçenin öğrenim dili olmamasını Mehmet Uzun yasaklama olarak adlandırıyor. Sorular ve yanıtlar birbirini yönlendirmediği için söyleşi Mehmet Uzun’un ağıtına dönüşmüş. Hasan Cemal, üniter bir devlette Kürtçe öğrenim yapılamayacağını anımsamıyor, anımsatmıyor. Oysa önlerinden güzel bir söyleşi alanı var : Kürtçe okullarda  öğretilemez miydi ?

Başka bir soru: Kürtçenin yasaklanması (!) sizin  yazılı Kürt edebiyatı  yazarları ile ilişki kuramamanıza mı  neden oldu ?  19.yüzyılda  Kürtçe ile yazmış beş romancı ve beş şair adı sayar mısınız ? Ziya Gökalp şiirlerini neden Kürtçe yazmadı ?

Hasan Cemal, Mehmet Uzun ile söyleşi yapmıyor, smaç çakması için top kaldırıyor, amigoluk yapıyor. İşte bu nedenle yazımın adını “Olmuyor Hasan Cemal Bey !” koydum

(Hürriyet, 2 Aralık 2006)

***

HASAN CEMAL’İN TAKSİTLE HİDAYETE ERMESİNE DAİR

Hasan Cemal’in hidayete ermesine gel de şaşırma. İspanya Başbakanı Zapatero’dan aldığı ilham sayesinde şiddet ile diyalog olamayacağını şıp diye anlayıverdi (Milliyet, 17 Ocak 2007). Oysa üç gün önce, 14 ocak 2007 tarihli “Barcelona Çarşısında Mastika Mastika!” başlıklı yazısında bize gene İspanya’yı örnek gösteriyordu. Ama suç Hasan Cemal kardeşimizde değil,  Zapatero’da. İnsan  “Özür dilerim, şiddetle diyalog olmaz” diyecekse, bunu  12-13 ocakta söyleyemez miydi ? O zaman, o talihsiz yazıyı yazmazdı kardeşimiz.

Sadece ben değil, Türkiye’de birçok gazete yazarı ve politikacı,  terörist PKK ile konuşmanın (biçim ve içerik bakımından) mümkün olmadığını yazıp söylemiştik. Ayrıca, ben fakir, bir ülkenin başka bir ülkeye örnek olamayacağını kaç kez yazdım. Özellikle de İspanya gibi, Belçika gibi ülkelerin, İskoçya gibi memleketlerin ve ABD gibi vilayetler ittifakının. Ama Hasan Cemal Bey biraderimiz İspanya’yı pek beğenirler. Ben de beğenirim ama İspanya’yı Türkiye’ye örnek göstermenin doğru olmadığı gibi tarih dersinde cehalet sayılacağını da düşünürüm.

Hasan Cemal kardeşimiz Barcelona’da yapılan Avrupa Birliği-Türkiye Konferansı’nı o etkili üslubuyla anlatıyor (14.01.07).  Bilindiği üzere Barcelona, Katalunya Özerk Bölgesi’nin başkenti. İspanya Dışişleri  Bakanlığı’nın  AB’den sorumlu Bakan yardımcısı İspanyolca konuşuyor konferansta. Ama  Katalunya Başbakanı Katalanca konuşuyor. Üstelik, Endülüs asıllı olması nedeniyle Katalancasını geliştirmek için ders alıyormuş. Aferinlik durum !

Konferans belgeleri dört dilde, Katalanca, İspanyolca, Fransızca ve İngilizce basılmış. Hasan Cemal yazmıyor ama ben ekleyeyim: Konferans binasının kapısında Katalunya, İspanya ve AB bayrakları var. Hasan Cemal  kardeşimiz İspanya’nın özerk bölgelerden oluşan mülki durumu hakkında  bilgi  de veriyor. Bunda da teşekkürler !

Doğrudur ! Bu konuyu  “Isırganın Faydaları” (Dünya Kitapları, S.181-185) adlı kitabımda ben de yazmıştım. Gerçekten de İspanya resmen 17 özerk bölgeye ayrılmış. Resmi dil İspanyolca (Kastilya dili) ama  Katalunya’da Katalanca, Bask bölgesinde Baskça, Galicia bölgesinde Gallego dilleri ikinci resmi dil.

Yalnız Hasan Cemal kardeşimizin yanıldığı ya da eksik bıraktığı bir nokta var: 17 özerk bölge Franco dönemi diktatoryasındın  (Kasım 1975) sonra krallık rejimi demokrasisi tarafından icat edilmedi. Örneğin Katalunya, İberik yarımadası Roma İmparatorluğu’nun bir eyaletiyken  (Hispania Tarraconensis) de, katolik krallıklar zamanında da  böyleydi. 1931-1939 arasında bir özerk Katalunya Cumhuriyeti vardı. Yani hayali özerk Kürt bölgesini Katalunya’ya, Kürtçeyi de Katalancaya benzetmek çoook  zor.  Osmanlılar Anadolu beyliklerine son verip Anadolu’nun birliğini 600 yıl önce sağladılar. Barış ve demokrasi havarisi Hasan Cemal Bey kardeşimiz Mülkiye’de uluslararası hukuk, devletler hukuku dersleri okumadı mı acaba ?  Katalunya 2000 yıldır çoğunlukla ya bağımsız ya da özerk !  Yeni bir şey değil !

(Hürriyet, 30 Ocak 2007)

***

YENİ  MÜRTECİLERİN HAL VE GİDİŞİ

1948 Londra Olimpiyatları’ndan bu yana gazete okurum. Hürriyet satın aldığım ilk gazetedir. İşte o tarihten bu yana, birtakım yazar ve müderrisin bir İslamcı iktidarın karanlık işlerini bir yana  bırakıp muhalefeti eleştirdiklerine ilk kez tanık oluyorum. Bu zevatın fesatçılar, haramzadeler, yeminli Cumhuriyet düşmanlarıyla  birlikte Cumhuriyet’e, cumhuriyetçilere, “Kurucu Atalar”a saldırdıklarına,  iftira attıklarına tanık oluyoruz.

Ve bu sapkınlıkları da kendi ürettikleri bir naylon demokrasi adına yapıyorlar. Bunların ön saflarında da “Ana Rahmine Haklı Düşenler” kadrosu yer alıyor.  Yalçın Küçük, geçenlerde  Fransa’da “Les Nouveaux Reactionnaires” denen insanlar türediğini söylüyordu programında. Yani Yeni Mürteciler !  Bizimkilerin fotoğrafına çok uygun bir çerçeve.

Bunlardan biri, İsmet Berkan, Cumhurbaşkanı Sezer’in laiklik anlayışını sorguluyor. Haklıdır, Tevhid-i Tedrisat’ın,  Öğrenim Birliği’nin amacını anlamamış  biri Cumhurbaşkanı Sezer’in hangi laikliği savunduğunu kuşkusuz anlayamaz. İmam-hatiplerin toplum üzerindeki yarattığı yıkıcı ikiliği “Bunlar da sonuçta  ‘cumhuriyetin okulları’dır. Bunları açan ve bu kadar çoğaltan güç, sonuçta bu ülkenin hükümetleriydi. Bütün bu hükümetlerin ‘Cumhuriyete düşman yetiştirmek üzere bu okulları açtıkları’ iddia ediliyorsa, sorunumuz çok büyük demektir. O zaman, bir tarafta dünyevilikten uzak bir ‘cumhuriyet’ var, öteki tarafta ise siyasi temsilcileri aracılığıyla her bulduğu fırsatta bu ‘cumhuriyet’i yıkmaya başlayan bir millet” (Radikal, 15.04.07) cümlesiyle savunuyor.

İsmet Berkan, yukarıdaki demagojik safsatayı Cumhurbaşkanını eleştirirken yazmış. Sanki Millet’in tamamı imam-hatip fesadını savunuyormuş gibi. Bu ülkede en çok imam-hatip okulu açmış olan Süleyman Demirel bile bu okulların asıl amaçlarından saptırıldığını söylüyor artık. Yeni Mürteciler için aymazlığın sınırı yok!

Bir başkası ise, Murat Belge, “İtalya’da faşist ve Almanya’da nazizm de kitle hareketleriyle iktidar oldu. 2007’nin Türkiyesi, 1920’lerin İtalya’sını bu anlamda yakalamıştır artık” (Radikal, 15.04.07) diye yazmış.  İşte anadan doğma haklı (!) Murat Belge’nin ulaştığı ruhsal ve zihinsel yıkım ! 14 Nisan 2007 günü demokrasi, Cumhuriyet ve onun devrimlerini savunmak için Ankara’da toplanan yüz binlerce iyi niyetli, barışçı insanımızı faşist ve nazi sürüleriyle bir tutuyor. Böylesine fesatçı bir karşılaştırma yapan birinin  ruh ve zihin sağlığından kuşkuya düşebiliriz.

Hasan Cemal (Milliyet, 15.04.07) ise kendi  geçmişinden örnek vererek Ankara’da toplanan yurtsever cumhuriyetçi demokratları suçluyor. Kendileri de 1970’lerde “Darbeci değil, devrimciyiz !” diye haykırırlarmış fakat sonunda cuntacı olmuşlar. Yenilgilerin yaptığı yıkım ve hedonist megalomanya yüzünden elbette gerçekleri göremiyor, anlayamıyor : Arkalarında 14 Nisan’ın yurtsever yüz binleri olsaydı cuntacılık tuzaklarına düşerler miydi acaba ?

AKP’nin kurduğu hanedana övgüler düzen bu üç yazar her fırsatta Cumhuriyet’e ve cumhuriyetçilere saldırıyor. Böylelerine Yeni Mürteciler deniyor artık !

(Hürriyet, 24 Nisan 2007)

***

HASAN CEMAL İLE ŞAHİN ALPAY ELELE

Bu yazının tam adı “İslamcılık Yolunda Hasan Cemal ile Şahin Alpay Elele”  olmalıydı. Çünkü Cumhuriyet’in 80 yıllık laikliğini “Alaturka Laiklik” aşağılamasıyla sıfatlandıran ikiliyi başka türlü nasıl ödüllendirebilirdik ?

Artık iyice Zaman gazetesi yazarı olup yakın gelecekte Vakit gazetesi yazarlığına terfi etmesi muhtemel Şahin Alpay, 4 eylül günü “22 Temmuz ve Laiklik Sorunu” başlıklı bir yazı yayınlamıştı. Adı geçen yazıyı “ne oldum deme ne olacağım de !” atasözünü düşünerek okumuştum. Maoculuktan İslamcılığa yolculuk, Mao’nun uzun yürüyüşünden de zahmetli olmalıydı ! Hasan Cemal’in de hakkını yemeyelim, Şahin Alpay’la buluşmak için o da çok yoruldu.

Hasan Cemal ile Şahin Alpay biraderlerin ortak bir kaygıları var : “Laiklik elden gidiyor mu ? Abdullah Gül’ün Çankaya’ya çıkmasıyla birlikte gizli gündem sinsice uygulanacak ve Türkiye’nin İslami düzen yolculuğu hızlanacak mı ?” (Hasan Cemal, Milliyet, 08.09.07) sorusuna inandırıcı bir cevap bulabilmek. Ama aslına bakarsanız, Hasan Cemal’in cümlesi ironik bir cümle, laikliğin tehlikede olmadığına, bir İslami düzen tehlikesinin bulunmadığına inanıyor. Bu nedenle bizimle dalga geçiyor.

Hasan Cemal, bizim gibi laikliğin tehlikede olduğuna, İslami düzene gidişin hızlandığına inananları mat etmek için Şahin Alpay’ın sözünü ettiğim yazısını köşesine aktarıyor.

Hasan Cemal tarafından onaylanan Şahin Alpay, AKP’nin Türkiye’nin laik düzeninde üç revizyon yapmayı tasarladığını düşünüyor. 1)Türban yasağı; 2) 28 şubat kararlarının iptal edilmesi suretiyle imam-hatip mezunlarının üniversiteye alınmasının sağlanması ; 3) 28 Şubat sürecinde Kuran kurslarına getirilen sınırlamaların kaldırılması.

Bu saptamalar çok doğru. Ama bunların doğru yorumlarla, doğru tepkilerle desteklenmesi gerek. Şahin Alpay’ın yazıp Hasan Cemal’in de beğendiği  yorum şu :

“Mesleki ve teknik yükseköğretim mezunlarına, bu arada imam-hatip mezunlarına üniversiteyi girişte ayrım uygulanmasına son verilmesi: Kuran kurslarına getirilen kısıtlamaların azaltılması ve 28 Şubat süreci öncesindeki düzenlemelere dönülmesi… Bunlardan öteye rejimle ilgili bir değişiklik olmayacaktır.”

Yukardaki cümleyi birkaç kez okuyun lütfen : Amacın 28 Şubat öncesine, yani Fazilet Partisi’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasına yol açan sürece geri dönmek olduğunu saptıyorlar, sonra da “Bundan öteye rejimle ilgili bir değişiklik olmayacaktır!” güvencesi veriyorlar. Cumhuriyete karşı ayıptır ve günahtır ! Daha ne olsun ?

Hasan Cemal ile Şahin Alpay’a bir tavsiyem var. Islah olmaları için değil, ipin ucunu daha fazla kaçırmamaları için: Cumhuriyet rejiminin ve laikliğin temeli  3 Mart 1924 tarihli ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu’dur (Öğrenim Birliği Yasası’dır). Bu yasaya aykırı olarak imam-hatiplilere diledikleri üniversiteye girme hakkı vermek Cumhuriyet’e ihanettir ve İslamcı rejime hizmettir. Cumhuriyet’in orta direği laikliği “Alaturka laiklik” olarak tanımlayan  Şahin Alpay ile onu onaylayan Hasan Cemal  bu şanlı (!) yolda hızla ilerliyorlar !

(Hürriyet, 22  Eylül 2007)

***

GEÇTİ BOR’UN PAZARI…

Bizim Ali Erten 5 Haziran günü sabah sabah telefon etti: Karısı Zeynep’in bir televizyon gazetesi programından duyduğuna göre Hasan Cemal ile Ertuğrul Özkök kardeşlerimiz, Başvekil Hazretleri’ni kıyasıya eleştiriyorlarmış.  O günkü programımda bu iki yazarı okumak yoktu ama Ali’ye “Okurum ve gerekirse bir kutlama yazısı da yazarım!” dedim. İşte o gün geldi ve çattı!

Hasan Cemal kardeşimiz “Zaloğlu Rüstem”  olarak tesmiye ettiği Başvekil RTE’yi konuşmalarında bireysel ve kamusal özgürlüklerle çelişen tanımlamalar kullandığı için eleştiriyor ve onun diktatörleşmekte olduğunu  nihayet anlamış görünüyor. “Nihayet” diyorum, çünkü Hasan Cemal kardeşimiz,  Başvekili bundan10-12 yıl önce özgürlükçü, demokratlaştırıcı  olarak görüyordu. Örneğin ben “biat kültürü” içinde yetişmiş, referanslarını  İslam’ın ayetlerinden alan bir siyasetçinin, bir civciv gibi demokrasi  yumurtasından çıkamayacağını, önünde sonunda müstebitleşeceğini söylüyordum. O dönemlerde  kıyasıya eleştirdiğim  Hasan Cemal, “Abi üzerime bu kadar acımasız gelme!” dediği için, kendisini ilgi alanımın dışına çıkarmıştım. Şimdi, bizim 10 yıl önce dile getirdiğimiz korku, kuşku ve  şikayetleri yarım ağızla ifade ediyor  diye geçmişini unutacak değiliz!…

Okur önünde ilk kez eleştirdiğim Ertuğrul Özkök kardeşimize gelince: O da RTE’nin aynı tavır ve zorbaca  müdahalelerinden şikayet ediyor.  Ama Ertuğrul kardeşimiz şimdi yazdıklarını, önünde ve elinde  bir yığın fırsat varken, on yıl önce yazmalıydı, yazmak zorundaydı. On yıl, beş yıl önce yazmadıklarını şimdi yazarsa kendisine “Geçti Bor’un pazarı!” demek zorundayız. On yıl önce yazması gereken altın değerindeki itirazları şimdi yazarsa,   bunların artık “sitcom” yazıcılığında bile  teneke kadar değeri yoktur.

Nurullah Ataç yazınsal tercihlerinde hep yanılmıştır, özür dilemiş ve yanlışını düzeltmiştir.  Siyasal yanılgı şiir ve karpuz yanılgısına benzemez. Nitelik ve karakterinde yanıldığınız,  “Zorba” virüsü kapmış politika,  ülkesini ve dünyayı uçurumlara sürükleyebilir.   Tarihte, “Hitler Olgusu” karşısında  yanılan herkes en azından Hitler kadar suçluydu.

Hasan Cemal ile Ertuğrul Özkök, bütün varlıklarıyla destekledikleri 2002-2012 arasındaki dönemin  bütün sevap ve günahlarının ortağıdır.  “Ben beyaz Türk’üm!” desen de, fıstıki yeşil olsan da bu böyle! İstersen Hasan Cemal gibi darbecilikten pişmanlık getir, “Kimse Kızmasın Ben de Yazdım!” diye böbürlen  ve “Mea culpa!” de… Kimse yemez! En azından ben yemem!  Daha düne kadar “Hasan Abi”  idin. Bir manevi  deterjan olmayan “günah çıkartmak”, alandan  çekilip kalem kırmadıkça sinsice  ikiyüzlülüktür. Ertuğrul Özkök, böyle zamanlarda, yanlış ve yanılgılarını “zamanın ruhu”  çalımıyla savunur.  “Zamanın  Ruhuna Uymak”ın  doğru Türkçedeki doğru anlamı “Nabza göre şerbet vermektir!”

2000 yılında,  Ertuğrul Özkök sayesinde yazmaya başladığım  Hürriyet gazetesini başlangıç olarak alacağım. AKP kurulmuştu ve kurucular “Milli Görüş” anlayışlarını bir gömlek gibi çıkardıklarını iddia ediyorlar, Ertuğrul Özkök ve Hasan Cemal gibileri bana ve benim gibi olanlara “Aynı yerde otlamayın, statükocu olmayın, adamlar ‘değiştik’ diyorlar, bu nasıl bir paranoya ki onlara  inanmıyorsunuz!” diyorlardı. Ben AKP’ye ve AKP’lilere kesinlikle inanmıyordum. Aksine,  “İslamcılık,  Selefilik  bir gömlek değildir, timsah derisi gibi bedene yapışmıştır, bir günde çıkartamazsınız, hatta hiç çıkartamazsınız!” diyordum.

Ne oldu?  Ertuğrul Özkök ile Hasan Cemal yanıldılar. Tahmin ve temennileri gerçekleşmedi, benim dediklerim çıktı:  AKP’liler  kendi deyişleriyle “fıtrat”larının emirlerini yerine getirdiler.  Mürşitlerinin (Nursî ve Kısakürek) verdiği aslî görevleri buydu zaten.

Benim iddialarım gerçekleşmeseydi, bu, Türkiye ve dünya için her bakımdan çok iyi olurdu ve ben de yanıldığım için çok mutlu olurdum.  Onlar yanıldılar. Bu, Türkiye ve dünya için çok kötü oldu, olacak. Şimdi mutlu olabilirler mi, yanılgılarıyla övünç duyabilirler mi?

Siyasal yanılgı erdem değildir, onunla gurur duyulamaz.  Olmak ya da olmamaktır! İrtica iktidarda semirirken, kimsenin zeytinyağı gibi üste çıkmasına asla izin verilemez!

“Statükocu” olarak tanımladığınız laik cumhuriyeti savunan demokrat aydınla, bu cumhuriyeti ortadan kaldırmak isteyen İslamcıyı aynı “aşırılık” kefesinde değerlendirdiniz. Yozlaşan imam-hatip okullarının cumhuriyetin değerlerini değiştirmeye programlandığını görmek istemediniz. Bu okullar için, demokrasi hesabına özgürlük istediniz. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu savunmak için kalemlerinizi asla kullanmadınız. Başta laiklik olmak üzere cumhuriyetin değerlerini  savunanları horladınız, küçük gördünüz.

Ertuğrul Özkök, RTE’ye ilk tepkilerin imam-hatip okullarından geleceğini iddia ediyor. Benim  30-40 yıl önce görüp yazdığım  gerçekleri hâlâ göremiyor. Üstelik imam-hatiplerden binlerce Ahmet Hakanlar mezun olacağı müjdesini veriyor. Bir tanesi bile fazla!  İmam-hatip mezunu kızlar RTE’ye asla isyan etmeyecek, kendilerine benzeyen kızlar yetiştirecekler!

Bir futbol takımı yöneticinin futbolcu alımında yaptığı hata takımına 5-6 milyon liraya mal olur. Yanlış bir evlilik boşanmayla son bulur. Ama,   RTE’nin demokrasi ve özgürlüğün yalvacı olacağını savunmanın bağışlanacak hiçbir yanı yoktur. İmam-hatiplerin Ahmet Hakanlar üreteceği fantezisini bir yana bırakın, bu okullar Cumhuriyet karşıtı olmayan sıradan imam ve hatip mezun etsinler. Bu, yeter ve artar bile!

SEDAT ERGİN İÇİN NOTA BENE:

Ertuğrul, hatırla!  İslamcı uygulamalarıyla, imam-hatiplerin ülke için büyük bir tehlike oluşturduğunu yazdığım, söylediğim zaman gülerdin bana! Duydun mu, laik okullarda,  4+4+4 bağlamında imam-hatip  kitapları okutulacakmış!  Nankör halk (!) ayakta!

Bu arada, imam-hatiplerle nihayet ilgilenmeye başlayan Sedat Ergin’e, bu konuda, Hürriyet gazetesinde yayınlanmış olan yazılarımı çok dikkatli okumasını tavsiye ederim. (8 haziran tarihli yazısı iyice sası ve suyuna tirit!) Çünkü yakın gelecekte imam-hatipler  hakkında yazılan yazılar yazarları için  Sırat Köprüsü olacak.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu, bütün öteki devrim yasaları gibi (Anayasa’nın 174 maddesine bak!) Lausanne kadar, 23 Nisan kadar, Cumhuriyet’in ilanı kadar önemlidir!.. Belki çok daha fazla!..

(Aydınlık, 11 Haziran 2012)

***

HASAN  CEMAL  AKLI

17 Eylül 2012 Pazartesi günkü  Balçiçek İlter “Söz Sende” programında Orhan Miroğlu ile konuşurken Hasan Cemal  & Cengiz Çandar ortaklığının “Kürt Bahçesi”nin “İki Gülü” olduklarına dair bir rivayet duydum. “Bülbül”ün eksikliği bir yana, Gül metaforu  “uzmanlık”a gönderme ise, bu iki zata haksızlık yapılıyor demektir. Kendileri her konuda uzmandırlar. Sezar’ın hakkı Sezar’a yazıcının hakkı yazıcıya ama Sezar’ın hakkı da bu iki entelektüel müflise verilsin,  çünkü Sezar kendi hakkını nasıl olsa alır!

Hasan Cemal kardeşimize, Serdar Turgut “Kitsch (Kiç) Entelektüellerin Avangardı” ünvanını layık görüyormuş. Bunu çağdaşımız Işıl Özgentürk’ün  yazısından (Cumhuriyet, 16.09.2012) öğrendim. Serdar Turgut,

“Kitsch biliyorsunuz, değerli sanat eserlerinin ucuz taklitlerini yapıp bayağılaştırarak kitleye servis eden sanat anlayışına denir. Hasan Cemal de gerçek değeri olan entelektüellerin bir ucuz taklidi gibi yaşıyor, değerli olabilecek düşünceleri alıp onların ucuz taklitlerini bir kitleye sunuyor. Bu tipler arasında hep öne çıkmak, sürekli konuya ilk el atan bir öncü olmak istiyor” diye yazıyormuş.

Benim “Şoför mahallinde oturma merakı” dediğim şey.

Hasan Cemal, “Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım” başlıklı kitabıyla pek böbürlerinir, gurur duyar. Kafadarları da Hasan Cemal ve kitabını pek pohpohlar. İtiraflar iyidir, ama sahibine rütbe kazandırmaz. Hasan Cemal’in kuşağından, onunla aynı ortamda bulunan yüzlerce, binlerce genç onun gibi askerin peşine takılıp darbe yapmaya, ardından taptığı puta düşman olup kırmaya kalkışmadı.

Adam olan adam hiçbir şeyhin müridi olmaz, palazlanınca da bir yığın budalanın şeyhi olmaya kalkışmaz.

Hasan Cemal, “Ve soruyorum Ak Parti İktidarına…” (Milliyet, 13.09.2012) başlıklı yazıyı yazmasaydı, ben de referans verdiği yazıyı (Ömer Şahin, Radikal,  12.09.12) okumasaydım, bu yazıyı yazmak zorunda kalmazdım. Durum özeti yapayım:

28 Şubat süreci içinde, dönemin Cumhurbaşkası Süleyman Demirel, Genelkurmay Başkanlığı’na bir yazı göndererek “Cumhuriyeti koruma ve kollama görevinizin sınırı nedir?” (Benim tercümem: “Siz neye dayanarak darbe yapıyorsunuz?”) diye sormuş. Genelkurmay Başkanlığı bu soruyu yanıtlamış.

Hasan  Cemal’in kaynağı Ömer Şahin “Böylece TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na gelen belgeler arasında askeri darbelerin tek dayanağının İç Hizmet Kanunu’nun 35.maddesi olmadığı ortaya çıktı” diye şaşkınlıkla yazıyor. Meğer bundan başka  5 dayanak daha varmış: 1.TSK İç Hizmetler Kanunu 35 madde; 2.TSK İç Hizmetler Kanunu 2 madde; 3.TSK İç Hizmetler Kanunu 37 madde; 4.TSK İç  Hizmetler Yönetmeliği 1 madde; 5.TSK İç Hizmetler Yönetmeliği 85. Madde; 6. TSK İç Hizmetlerd Yönetmeliği madde 86.

Bu maddeleri okuyan Hasan Cemal, infial içinde şunları yazıyor:

“Ve soruyorum Ak Parti iktidarına: Bu altı maddeye dokunmadan Türkiye’de askeri vesayet sona ermiş olabilir mi? Askeri vesayet’in son bulması, dayanağı anayasa ve yasalardan alan demokratik kurumsallaşmadan geçmiyor mu?”

Hasan Cemal beyimiz, başta TSK olmak üzere devlet kurum ve kuruluşlarını galiba Dingo’nun Ahırı sanıyor. Her devlet kurum ve kuruluşunun bir yasası ve bir de kuruluş ve görev yönetmeliği vardır. Sadece Türkiye’de değil bütün çağdaş devletlerde bu böyledir. Böyle olduğunu,  dünkü “İşkembeci Tayfası” (3.10.12) başlıklı yazımda, ABD askerinin yemin metnini aktarak göstermiştim: “Ben (ad, soyad), Birleşik Devletler Anayasası’nı, her türlü iç ve dış düşmana karşı kollayıp savunacağıma; anayasaya sarsılmaz bir inanç ve sadakatla bağlı kalacağıma; Birleşik Devletler Başkanının, üstlerimin emirlerine, Askeri Ceza ve Askeri Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası ile yönetmelikler uyarınca, itaat edeceğime resmen yemin ederim. Tanrım bana yardımcı ol!”

TSK’yı Dingo’nun Ahırı sanan Hasan Cemal,  bir gazetede okuduğu sıradan bir haberin üzerine Mal Bulmuş Mağribi ya da sazan gibi atlayarak gülünç duruma düşüyor. Temelde bütün anayasalar, yasalar, yönetmelikler birbirine benzer: Bütün anayasalar devlet başkanlarına ülkeyi ve anayasayı koruma görevi verir. Bütün silahlı kuvvetlerle ilgili yasalar ve yönetmelikler, ordusuna ülkeyi, anayasayı, rejimi iç ve dış düşmana karşı koruma görevi verir. Hasan Cemal güya  genel yayın yönetmenliği yapmış, deneyimli ve  kıdemli (doyen) gazeteci ama NATO ordularından herhangi birinin anayasal, yasal görev ve sorumluluklarını öğrenmek zahmetine bile katlanmıyor. Aklına ilk gelen TSK’nın görev ve sorumluluğuyla ilgili 6 yasa ve yönetmelik maddesinin kaldırılması.

Yani TSK, Türk yurdunu ve Cumhuriyet’i koruyup, kollamayacak; vatanı, istiklal ve cumhuriyeti korumak için harp sanatını öğrenmeyecek; yurdu ve cumhuriyeti korumak için disiplinini mükemmelleştirmeyecek; yurdu ve cumhuriyeti silahla korumak için silah kullanmayı öğrenmeyecek; asker kendinden beklenen görevleri hakkıyla yapabilmek için yüksek ahlak ve kuvvetli maneviyat sahibi olmayacak; asker, cumhuriyet, yurt ve millete içerden ve dışarıdan gelecek saldırılara karşı hayatını feda etmeyecek!

Hasan Cemal ve şürekası, TSK’nın canı sıkıldığı zaman bu maddelere göre darbe yaptığına inanıyor. Kin  beyinlerini dumura uğratmış. Dünyada, orduyla ilgili her yasa ve yönetmelikte TSK maddelerinin bir benzeri vardır: Asker yurdunu, ulusunu, anayasasını, iç ve dış düşmana karşı silahını kullanarak korur ama kimi ülkelerde darbe  yapar, % 99’unda darbe yapmaz. Neden bre munkabız olasıca?!

(Aydınlık, 4 Ekim 2012)

***

BİR KEZ DAHA ÖLME EŞEĞİM ÖLME

Eski yazılarımı okudukça öfkeye kapılıyorum. Türkiye’yi, her şeyi bırakıp gitmek; okumayı ve yazmayı bırakmak; okuduğum bütün kitapları, yazdığım ve tercüme ettiğim 130’a yakın kitabı bok çukuruna atmak istiyorum. Televizyon ekranlarında her gün kemküm ederek millete akıl veren, tarih ve siyaseti tersinden yorumlayan cahil sürüsünün yaşadığı bir ülkede yaşamak istemiyorum; yazıişleri toplantısından çıkarak günün gündemini özetleyen başyapıtlar kaleme alan ulufecilerin ahkam kestiği coğrafyada bulunmak istemiyorum.

Buyurun, 5 yıl önce yayımlanmış bir yazıyı okuyalım:

[Hasan Cemal ve İsmet Berkan gibi mümtaz şahsiyetler Ergenekon Davası’nın memlekete demokrasi getireceğine sofuca inanıyorlar (Hasan Cemal, Milliyet, 18.04.09). Dava sonuçlanacak, suçlular cezalarını bulacaklar ve Demokrasi adlı haspa bir sınır kapısından Türkiye’ye giriş yapacak.

Hasan Cemal’e göre “Ama ülkeye demokrasiyi getirecek bir davanın demokrasinin, insan hakları ilkelerinin çiğnenmediği bir dava olması gerekir” imiş…

Miş gidi miş !…

Bir başka mümtaz sima olan DTP Genel Başkanı Ahmet Türk de demokrasinin kocakarı ilacını tavsiye ediyor : “Sorunun çözümünde kısmî anayasa değişiklikleriyle değil, toplumsal sözleşme niteliğinde yeni bir anayasayla mesafe almak mümkündür. Fırsatlar heba edilirse sancılı süreç devam eder. Gelin, Türkiye’de demokrasinin önündeki en büyük engel olan Kürt sorununu diyalogla çözerek ortadan kaldıralım” (Hürriyet, 13.05.09).

Ben de Ahmet Türk gibi  demokrasinin önündeki en büyük engelin Kürt sorunu olduğunu düşünüyorum. Ahmet Türk Anayasa’nın ikili kurucu unsur üzerinden yeniden kaleme alınmasını istiyor. Kürtçe ikinci resmi dil olacak, Kürt dili eğitim ve öğretim dili olacak ve Demokrasi adlı haspa Habur sınır kapısından salına salına ülkeye gelecek.

Oh ne âlâ ! Ahmet Türk tevazu göstermemeli Kürtlere bu kadar demokrasi yetmez; federasyon ve bağımsızlık daha fazla demokrasi getirir.

Acaba öyle mi olur ? Ahmet Türk ve öteki aşiret reisleri ve feodaller kendi yakın akrabalarını milletvekili seçtirirler; cumhurbaşkanlığını, başbakanlığı, bakanlıkları amca, dayı, yeğen kendi aralarında paylaşırlar. Ahmet Türk ömür boyu cumhurbaşkanı seçilir. Demokrasi karpuzunu yeme de yanında yat ! Irak’ın kuzeyindeki yönetim biraz önce tasvir ettiğim gibi değil mi ?

Muhterem Ahmet Türk, muhterem Hasan Cemal, muhterem İsmet Berkan beylerimiz kafa yapılarınız ne yazık ki “İkisini sallandıracaksın bak her şey nasıl da düzelir !” kafasından hiç de farklı değil.

Bu memlekette 27 Mayıs oldu, memleketin başbakanı ve bakanları sallandırıldı, ne oldu ? 12 Mart, 12 Eylül darbeleri oldu, ne oldu? Demokrasi mi geldi ?

Anayasa, babayasa değişiklikleriyle, ne olduğu belli olmayan bir dava sonuçlanınca memlekete demokrasi gelmez. Bakın nasıl gelir:

Toprak reformu gibi köktenci yöntemler kullanarak; feodalitenin, tarikat ve cemaatlerin kökü kurutularak; ağalar, beyler, şeyhler ve şıhlar iktidarsız bırakılarak biraz demokrasi gelir.

Seçim ve partiler yasaları değiştirilerek, milletvekili dokunulmazlığı kaldırılarak biraz demokrasi gelir. Eğitim ve yönetim tamamen laiklik ekseninden hiza ve istikamete bakarsa biraz demokrasi gelir.

Demokrasi uygarlık, kültür ve bilinç kuyusundan çıkar, değerli bey biraderler. Bunun için özgürlükçü  cumhuriyet devrimlerinin tamamlanması gerekir. İmam-hatip okullarının gerçek misyonuna yönlendirilmesi gerekir.

Kusura bakmayın, sizleri şu anda ciddiye almam ve demokrasi yandaşı saymam mümkün değil!]  (Hürriyet, 26.05.2009)

Hasan Cemal, Mehmet Altan, Murat Belge, Cengiz Çandar, Baskın Oran ve benzerleri aynı tezgahın ürünü olmasalar da aynı “eküri”nin atları ya da yarış arabalarıdır.

Bunlar, gizli medreselerde, Kuran kurslarında, dergahlarda ve imam-hatip okullarında cumhuriyet ve devrim karşıtı olarak üretilmiş;  II.Abdülhamid’i, Şeyh Said’i,  İskilipli Atıf Hoca’yı, Şeyh Esad Efendi’yi (Menemen), Said Nursi’yi ve Necip Fazıl’ı kendine rol modeli yapmış, bağımsız entelektüel donanımdan yoksun insanlardan oluşan bir kadronun (AKP) ve birinin (R.T.Erdoğan) bu ülkeye demokrasi getirebileceğine inanmış entello tüccarlar, taşeronlar ve ücretli askerlerdir.

Metin Sever ile Cem Dizdar’ı kesinlikle anlamıyorum: 1993 yılında yayınladıkları “2.Cumhuriyet Tartışmaları”nı (Başak Yayınları) neden tekrar yayınlamıyorlar. Turgut Özal kaptanlığında Mehmet Altan, Aydın Menderes, Hikmet Özdemir, Cengiz Çandar, A.S.Akat, Mete Tuncay, Toktamış Ateş, Cem Eroğul, Yalçın Küçük, Melih Pekdemir, Sungur Savran, Doğu Perinçek, Ertuğrul Kürkçü, Aydın Çubukçu, Fikret Başkaya, Ali Bulaç, Abdurrahman Dilipak ve Erdoğan Tayyip Erdoğan… Önde dönemin Cumhurbaşkanı, son sırada  günümüzün başbakanı hep birlikte, Devrimci  I.Cumhuriyeti teşrih masasına yatırıyorlar. Birkaçı nesnel değerlendirme yapıyor.  Revizyonist ve karşı devrimciler kıyma makinesinde kıyma yapıyor.Bu kitap, artık, içinde söz alanların “dar kapı”sıdır,  “iğne deliği”dir!

Bayanlar ve baylar! Önümüzdeki gün ve aylarda üç çok önemli seçim var! Artık demokrasi denilen şu efsunkar haspa bu zavallı, çilekeş ülkeye gelmeli artık.

Çok geçmişi bırakın, adı geçen kitapta yer alanların büyük bir çoğunluğu, devrimci cumhuriyetten nefret ettikleri için, Başyüce Erdoğan önderliğindeki AKP tarikatı iktidarının bu ülkeye gerçek demokrasiyi getireceğine inanıyorlardı.

Aynı kadro, TSK’nın bertaraf edileceği bir operasyonun, ülkeye gelmeyen demokrasiyi getireceğine inanıyordu.  Tarih Baba, “2.Cumhuriyet Kavgaları”nı okumadan katılımcılar  hakkında karar vermeyecektir.

Kimi aklı evvel, devrimci cumhuriyetin devrimciliği mi kalmıştı diye bana şapşalca bir soru sorabilir. Devrimciliği kalmayan, karşı devrimci olan siyasal kadrolardı (Demokrat Parti, Adalet Partisi, DYP, Erbakan’ın partileri, Ana Vatan ve benzerleri), CHP’nin devrimcilikten ürken geçici kadrolarıydı. Cumhuriyet ve onun devrim yasaları yerli yerinde duruyordu.

Kağıt üzerinde de olsa hala yerlerinde duruyorlar. Demokrasi ancak Devrimci Cumhuriyet’in geleneğine bağlı kalarak, ona eklemlenerek gelebilir.

İkinci ve öteki cumhuriyetler fos çıktı, çünkü akıldaneleri fostu.

Devrimci Cumhuriyet çınarı yerinde duruyor. Yeter ki çevresini saran çalı-çırpı, makilikler ve ayrık otları temizlensin!

(Aydınlık, 21 Mart 2014)

***

MEHMET METİNER HASAN CEMAL’İ ÖFELİYOR

Hasan Cemal kardeşimiz 2004 yılında Mehmet Metiner’le can ciğer kuzu sarması idi. AKP’nin iktidara geçmesinden sonra sık sık televizyon ekranlarında birlikte görünür olmuşlardı. Hatta Hasan Cemal biraderimiz, günümüz AKP’sinin bileği kuvvetli milletvekilinin “Yemyeşil Şeriat Bembeyaz Demokrasi” (Doğan Kitap,2004) adlı kitabının arka kapağı için tuzu-biberi, salçası bol bir tanıtım yazısı yazmış idi. Okuyalım:

[Ben “Tek yol devrim”den geliyorum. Mehmet Metiner, “Tek yol  İslam”dan… İkimiz de dünyayı değiştirmek için yola çıkmıştık. Ben çokpartili demokrasiye inanmıyordum. Mehmet Metiner de… Bana göre demokrasi, “emperyalizmin oyunu”ydu. Mehmet’e göre de “küfür düzeni…”

Bence “komünist düzen”di Türkiye’yi ve insanlığı kurtaracak olan. Mehmet için de “İslamcı düzen”di kurtuluş yolu…

Benim de bir dinim vardı. Mehmet’in de… Benimki laik bir dindi, adı Marksizm olan. Mehmet’inki İslam’dı. İkimiz de toplum ve devlet düzeni olarak kendi dinlerimizin kurtarıcılığından en ufak bir kuşku duymuyorduk. Gerçek tekelimizdeydi! (…)  Geçmişle yüzleşmek de, hesaplaşmak da hiç kolay değil. Ben de kaçamadım geçmişimden… Üstelik, Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım isimli kitabımda anlatmaya çalıştım bunu. Siyasal kişiliğimin nasıl oluştuğunu, siyaseten nerelerden beslendiğimi, hangi yanlışları yaptığımı anlatmaya çalıştım. İyi ki Mehmet Metiner de geçmişinden kaçmadı, geçmişiyle yüzleşme, hesaplaşma yürekliliğini gösterdi ]

Bu ateşli muhabbedi kıskanmış olmalıyım ki 16.11.2004 tarihli Hürriyet gazetesinde “Hep Onlar Haklıdır” adlı bir yazı yayınlamışım. Şöyle:

[“29 Ekim günü, Mehmet Ali Birand’ın CNN Türk’teki Manşet programında Hasan Cemal ile Mehmet Metiner’i tuhaf bir duyguyla izledim.

İkisi de ‘Ana rahmine haklı düşenler!’ hanedanından. Dediklerine göre, birisi ‘Tek yol devrim’, öteki ‘Tek yol İslam’ derken kendilerince haklıydılar. Ama yanıldılar, itiraf ettiler ve işte gene şoför mahallinde, vitrinde oturuyorlar. Peki ama ya şimdi gene yanılıyorlarsa, ne olacak? Ne olacak Türkiye’nin hali?

(…) Bellek olmadan ahlak olmaz. Ama değişmek zorunda kalan kimsenin yanılgısını zafere dönüştürmemesi, bir derviş gibi inzivaya çekilip çilesini çekmesi gerekir!                                                                                                                                                                                                                                                                                    

Mehmet Metiner’in adını birkaç aydır duyuyorum. Bir zamanlar demokrasiyi, parlamenter sistemi ve cumhuriyeti batıl sayıyormuş. Bu nedenle bunların yıkılmasını, yerine bir İslami devlet kurulmasını istiyormuş. Artık, şimdi, Talibancı bir anlayış üzerine oturan İslami devlet paradigmasını tamamen terk etmiş. Hâlâ İslamcıymış ama demokrat islamcıymış. (Hürriyet Pazar, 24.10.04). Aynı cümleleri CNN-Türk’te de tekrarlıyor.

Böyle diyerek bütün İslamcıların demokrat olabileceğini kanıtlamak ve buna bizleri de inandırmak istiyor. Başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP kadrosunun büyük bir çoğunluğunun değişmiş olduğunu kanıtlamak istiyor. Ve buna Hasan Cemal katılmakla kalmıyor, alkış tutuyor, ikisinde de gene önderlik, gene rehberlik tutkusu!

Daha kendi değişimlerinin meşruiyetini kanıtlamadan, önderlik tutkusuyla başkalarına kefil oluyorlar. (Milliyet, 14.11.04) Kefil oldukları AKP hükümeti, aradan daha birkaç gün geçmeden, AİHM’de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni savunmuyor, ona kazık atıyor, işte gene yanılıyorlar! Ama gene polislik, gene jandarmalık yapıyorlar!

Fakat öyle bir hava yaratıyorlar ki, kendilerine inanmazsak liberal demokrat değiliz, olamayız!

(…) Kendilerince değiştiler belki; ama önemli adam olmak, topluma yön vermek tutkularından asla vazgeçmediler. Cumhuriyeti şiddet yoluyla değiştirmek istiyorlardı, vazgeçmek zorunda kaldılar. Bir başka yolla da olsa, şimdi gene ‘Cumhuriyet’e ‘şiddet’le yaklaşıyorlar.

Öyle ki, ‘Benimki laik bir dindi, adı Marksizm olan!’ diyerek, laiklik ile Marksizm’i özdeşleştiren Hasan Cemal, bu baş döngüsü içinde, Cumhuriyetin temel ilkelerinden laik ile bir başka kategoride yer alan ateist Marksizm’i hâlâ anlayamadığını itiraf etmiş oluyor!”

(Hürriyet, 16.11.2004)]

Yön ve Ankara Cumhuriyet döneminden beri tanıdığım Hasan Cemal’i uyarmak için hakkında bunun benzeri pek çok yazı yazdım. Beni gördükçe “Abi, fena vuruyorsun be!” dediğine göre, ne demek istediğimi anlıyordu. Bense, o sıralar, şimdi başına gelenleri haber vermek istiyordum. Hepsi birer birer gerçekleşiyor.                                                              Belki görmemiştir. Bir zamanlar Türkiye’ye birlikte ileri demokrasi getirmek istediği Mehmet Metiner, 27.03.2014 tarihli Yeni Şafak gazetesinde  “H.Cemal’den Sonra Sıra Sende C.Çandar” diye bir yazı yayımladı. Şöyle:

“Hızlı liberal solcu Hasan Cemal oyunun rengini nihayet açıkladı. Tabii ki CHP ve Sarıgül diyor… Bilmediğimiz bir şey değildi. Malumu ilam oldu. İyi oldu. Niye mi?

AK Parti düşmanlığı konusunda militan bir duruş sergileyen Cemal böylece eski genlerine de geri dönmüş oldu. Daha doğrusu o ittihatçı-darbeci genleri kendisini asıl olması gereken yere oturttu. Bilmeyenler için hatırlatalım. H. Cemal ünlü itti­hatçı-darbeci Cemal Paşa’nın torunudur.

Osmanlı’nın tarihe uğurlanmasında rol oy­nayan üç ünlü paşadan birinin torunu yani…

O seçkinci kibrinin altında yatan şeyin genleri olduğunu biliyorduk elbet, ama herkes gibi onun da değişebileceğine inanmıştık nedense. Meğer yanılmışız. Kendi darbeci geçmişine uzun uzadıya deği­necek değilim.”

(Aydınlık, 17 Nisan2014)

EDEBİYAT SADECE EDEBİYAT DEĞİLDİR