HAYATTA ÖĞÜNDÜĞÜM TEK ŞEY

Bu akşam (11 Mart 2016) da Auberge de Venise’de yemek yedik Ülker’le. Montparnasse’da beni tanıyan garsonlar öldü. Ben  seksen yaşıma girdiğime göre, 1965’ten itibaren tanıdığım garsonlar nasıl ölmesinler?  Hayatta olanlar da emekli olup kendi köylerine gitmişlerdir. Beni son tanıyan garson Saint-Germain’deki La Palette’in garson-patronu Jean-François idi. Birkaç yıl önce sorduğum garsonlardan öğrendim ki o da dükkanı satıp memleketine gitmiş.

Diyeceksiniz ki “Bu Mersinli herif nasıl oluyor da…”. İşte oluyor. Ben yedek subaylıkta ve bu mahallede adam oldum. Şu anda tanıdığınız huysuz herif. Ben bu mahallede, bu mahallenin sokaklarında, özellikle  de Delambre  sokağında, kahvelerinde dünya ile çarpıştım.

Hemingway ile  Scott Fitzgerald’ın mekanı Dingo American Bar et Restaurant  şimdiki adıyla Auberge de Venice (Venedik Hanı) benim 1966 yılında ikamet ettiğim Hotel des Bains’in karşısında. O zamanlar bunu bilmediğim gibi param da yoktu. Şimdi kasılarak oturabiliyorum, üstelik konuklarımı ağırlayabiliyorum burada. Çok geç kalmış bir ödeşme. Gençlikteki küçük bir yenilgiyi 80’li yaşların hiçbir zaferi denkleştiremez. Şimdi “Bu mahallenin en eskisi benim!” diyorum öğünerek. Şaşırıyorlar… Kime ne, demesem olmaz mı? Elbette olur. Şimdi Vietnamlıların işlettiği elli bir yıllık tütüncüm Tabac de Dôme’dan en sevdiğim  pipo  tütünü Kentucky Bird ile bir pipo daha satın aldım.Kendimi mutlu etmek için. Le Dôme’un önünden geçerken Ernest Hemingway’e rastladım, “N’aber Tekdiş, benim için yazdığın öykü nasıl gidiyor?” diye sordu. O, Fitzgerald ve benim birlikte yaptığımız Paris-Lyon yolcuğunun öyküsünü yazdığımı nereden, kimden duymuş olabilir acaba?

Bugün (14 mart 2016), Institut National des langues et civilisations orientales’de (Doğu Dilleri ve Uygarlıkları Ulusal Enstitüsü, INALCO, bilinen ünvanıyla LANGZO’da) ocak ayında yayımlanan beşinci kitabım AOUT 1936 (AĞUSTOS 1936)) ile ilgili bir toplantı var. Elli bir yıldır tek başıma yaptığım zahmetli yolculuğun sonunda gele gele buraya gelebildim. Ülker de var ama çoktandır onu kendimden ayıramıyorum.

Biraz sonra 1965 yılında benim Paris’le yaptığım meydan savaşının (hayatta övündüğüm tek şeyin) öyküsünü okuyacaksınız.Biraz uzundur. Üçe bölerek falan sabırla okuyun. Ama okuyun. Yalnız ve tavizsiz , kendisi olmak isteyen bir  adamın öyküsüdür. Belki bir gün roman olacak!

Ferda Fidan, Can Yelekleri Tavandadır‘ın fransızcaya çevirdiği ilk bölümlerini e-posta ile göndermiş, şimdi onları okuyacağım. İyi geceler!

Özdemir İnce

14 Mart 2016, 01:15

dingo_bar

***

GÖRDÜĞÜNÜ KİTABA YAZ[i]

Neredeyse okuduğum her şeyi unuttum. Bazı kitaplardan birkaç cümle, birkaç görüntü anı, bazı sesler ve kokular anımsarım. Bunların arasında Paris’le ilgili olanlar çoğunluktadır.

Bu gece hemen hemen hiç uyuyamadım. Galatasaray’ın İstanbul’da Herta Berlin futbol takımıyla 2-2 berabere kalmasının etkisi olabilir uykusuzluğumda, ama uykusuzluğumun gerçek nedeni kitaplığımda iki kitabı aramaya başlamamla ortaya çıktı. Bu yaz, Bodrum’da kan ter içinde ilk biçimini yazdığım Paris yazımın önünde birkaç cümle engel olarak duruyordu ve bunlar da bu kitapların bir yerinde kendilerini yeniden okumamı bekliyordu.

İlya Ehrenburg’un Les Hommes, Les Années, Les Jours adlı anılar kitabının “Artık Paris’teyim” bölümünün ilk cümleleri: “Kuzey Garı’ndan çıkıp da, çamurlu, gürültülü bir meydana ayak bastığım o aralık gününü çok iyi hatırlıyorum. Rüzgâr beni şaşırtmıştı. Onda, denizin soluk alışını duyar gibi olmuştum. Hem neşelendim, hem korktum. Bavullarımı emanetçiye bıraktım, hemen kendimi serbest hissettim. Gerçi kılık kıyafetim uygunsuzdu, ama kimsenin bana aldırdığı yoktu. Hemen, daha ilk dakikalarda, bu şehirde kimsenin dikkatini çekmeden, kimse seninle ilgilenmeden yaşanabileceğini anladım.”

İlya Ehrenburg’dan tam elli yedi yıl sonra geldiğim Paris’te, ilk gün sokaklarda yürürken, yaşamımda ilk kez insanın bir kentte özgürce yaşayabileceğini hissetmiştim. İlk gün, Gay Lussac Sokağı’nın St. Michel Bulvarı’yla kesiştiği köşede bulunan kahve de (adı Relais olabilir) ilk Paris kahvemi içerken İlya Ehrenburg’un Paris anılarını anımsamıştım.

İkinci kitap Hemingway’in Paris est une fête’i (A Moveable Feast),Bayan Stein Öğretiyor” öyküsünde yer alan bir bölüm (“Kaygılanma. Şimdiye kadar hep yazdın, şimdi de yazacaksın. Yapman gereken tek şey doğru bir cümle yazmak. Bildiğin en doğru cümleyi yaz.”) Benim için, her zaman Paris düşüncesinin içinde yer aldı. Dahası, “Bildiğin en doğru sözü yaz” halinde bir dizeye dönüştü bir şiirimde. “Bildiğin en doğru cümleyi (sözü) yaz”ın “Gördüklerini kitaba yaz”ın (Yuhanna’nın Vahyi, s. 11) doğru bir yorumu olduğunu düşünmüşümdür bir şair için. Bak, gör, duyumsa ve yaz!

Paris Bir Şenliktir benim Paris rehberimdir.

1965 yılından bu yana Paris’te yazdım, ama ne Paris’te ne de başka bir yerde Paris’i anlattım. Belki de yazmaya cesaret edemedim. Birkaç şiirimde Paris’in adı, birkaç sokağının adı vardır. O kadar. Belki de yazarsam yitiririm diye korktum. Beni cezalandırmasından korkmuş olabilirim.

Paris’e sahip olmam olanaksızdı; beni kollarını açıp kucaklamamıştı, ama konukseverdi, beni kapı dışarı etmemişti. Zaten kimseyi kapı dışarı etmemiştir. Ama bir sorun vardı: Paris’e gelmeden önce onu öylesine çok düşünmüş, kafamda yarattığım dünyada ona öylesine yakın olmuştum ki ondan ayrılacağım günün daha gelmeden belli olması elimi ayağımı bağlıyor ve geleceğe dönük hayaller kurmama engel oluyordu. Tıpkı Robert Desnos’un şiirindeki gibiydi ruhsal durumum: “Seni öylesine düşledim ki yitirdin gerçekliğini / Seni öylesine düşledim ki artık uyanmaya vaktim yok.” Gelmeden öylesine çok düşünmüştüm ki, Paris yitirmişti gerçekliğini, Paris gerçek olmadığı için ben de gerçek değildim sanki. Paris’i gerçek Paris’e dönüştürmek için ilkin benim gerçek olmam gerekti, ama bunu yapacak ne olanağım ne de şansım vardı. Paris’le ilgili anılarımın zihinsel ve duygusal filminin ne kesimi (découpage) ne kurgusu (montage) yapıldığı için sanki bir tür görüntüler, sesler, kokular ormanında yaşıyordum. Paris belgeselimin hâlâ negatif halinde duran filmi kutusunda uyuyor.

Bu nedenle o gece vakti neden Palais de Chaillot’ nun terasında, korkuluğa yaslanmış olarak durduğumu anımsamıyorum. Kim bilir belki de TNP’ye ya da sinemateke gelmiştim. Ama işte orada durmuş, top namlularının ağzından fırlatılan su sütunlarına bakıyorum. Su bir süre sonra havada ayrışıp yedi renkli bir tüle dönüşüyor. Aşağıdan aydınlatılmış. Bu yedi renk tül perdenin arkasında ilkin Eiffel Kulesi görünüyor, önünde de Iéna Köprüsü. Geri planda Champ de Mars. École Militaire görünüyor mu anımsamıyorum. Hiçbir şey düşünmeden, dirseklerimi korkuluğa dayamış bakıyorum. İçimde herhangi bir gerçeklik duygusu yok. Bu görüntünün üzerine başka bir görüntü binmiş (superposé) durumda: üç ya da dört yaşımdayım; Toros Dağları’nda bir yayladayız, vakit gecenin herhangi bir saati; annemin yanında duruyorum. Aşağıda çanak şeklinde Fındıkpınar vadisi. Vadinin karşı yamacında zaman zaman hareketli ışıklar görünüyor, annem bunların otomobil farları olduğunu söylüyor. Bu ışıklar zaman zaman ormanı ve gökyüzünü aydınlatıyor, kimi zaman gözden kayboluyor. Yamaçlarda birkaç ateş topu var. Annem bunların göç ateşleri olduğunu söylüyor. Demek ki yaz mevsimi bitmiş, insanlar Mersin’e göçmeye başlamışlar. Biz ne zaman yakacağız göç ateşimizi? Bilmiyorum, ama ağzımda ateşli bir zonklama var. Dişim ağrıyor. Annem içmekte olduğu sigarayı ağzıma sokuyor, “İçine çek” diyor, sigara dumanı diş ağrısını dindirirmiş. Ulu ceviz ağacının altında, gece serinliğinde annemle öyle duruyoruz. Birkaç metre aşağımızda bostandan, akan, dökülen su sesi geliyor, bir uğultu ve uğultunun altında soğuyan karpuzlar. Babam burada değil, babam sahilde, Mersin’de, hapiste…

Gözlerimin yaşardığını anımsıyorum. Gözlerimi yaşartan Fındıkpınar’ın görüntüsü mü, yoksa Trocadéro-Chaillot görüntüsü mü?

Bildiğim, ikinci görüntü olduğu gibi duruyor, bu görüntünün üzerine bir başka görüntü biniyor: bir odadayız, ben sert bir yatakta yatıyorum, çarşaf ve yorgan buz gibi, odanın ortasında bir mangal, arada bir küllerin arasında kömürlerin kırmızı gözleri görünüyor. Annemle babam konuşuyorlar mangalın çevresinde.

Palais de Chaillot’nun terasında yanımda kimse yoktu. Belki de vardı, ama filmdeki görüntüde yer almıyorlar. Dirseklerimi korkuluğa dayamış sadece bakıyorum. O anın öncesi ve sonrası yok. “Önce” bir başka yerde. 1948 yılında Mersin’de ilkokulu bitirip de liseye yazıldığım zaman, kayıt yapan müdür yardımcılarından biri beni İngilizce’ye ayırmıştı. Mersin’in Fransız işgali sırasında Fransız kurşunuyla yaralanan babam bu seçimden pek hoşnut olmadı. İngilizce’nin lokanta garsonlarının dili olduğunu düşünüyordu. Elimden tuttuğu gibi beni lisenin kayıt bürosuna götürdü. “Biz oğlunuzu sevimli bulduğumuz için kendisini İngilizce’ye verdik. İngilizce için herkes birbirini eziyor, bunun için torpil yaptıranlar bile var. Siz ise oğlunuzun modası geçmiş bir dil öğrenmesini istiyorsunuz” diyen müdür yardımcısı beni hemen Fransızca sınıfına ayırdı. Babam sayesinde kim bilir kim sevinmiştir.

Babam bacağında Fransız kurşunu taşımasına karşın, o dönemin insanları gibi, bu konuda hiçbir bilgileri olmasa da, Fransız diline ve kültürüne hayrandı. Benimle pek konuşmadığı için benimle ilgili hayallerinin neler olduğunu bilmiyorum (bilmiyordum). Ama galiba avukat olmamı istiyordu, iyi Fransızca bilen bir avukat. Babam o sırada kentin en büyük dokuma-fabrikasında kantar kâtibi olarak çalışıyordu. Aynı zamanda işçi temsilcisiydi. Daha sonra Dokuma İşçileri Sendikası’nın kurucusu ve ilk başkanı oldu. Babam hapisten çıktıktan sonra arka arkaya üç kız kardeşim doğmuştu. İstemeyerek de olsa bu çocukları doğuran annem, babama artık durması gerektiğini anımsatmak için, “Senin başına bir iş gelirse kızların ve benim halim ne olur?” diye sorardı. Babam da, kaygısızca, “Ağabeyleri var, büyüyor” derdi. Bunun ne anlama geldiğini anlamadığım için üzerinde durmazdım. Derken, ben lise bir öğrencisiyken bir erkek kardeşim doğdu. Bu doğum üzerine bir şiir yazdım, kardeşime bu dünyaya gelerek iyi bir iş yapmadığını söylüyordum şiirde. Bu doğumdan sonra, annemle babam arasında aynı konuşma oldu. “Ağabeyleri var, onlara bakar!” cümlesi beynime ve yüreğime bir çivi gibi çakıldı. Demek ki kendime ait bir hayatım olmayacaktı hiçbir zaman, babamın başına bir iş gelirse aileye ben bakacaktım. O anda kaçıp benim için hazırlanan bu tuzaktan kurtulmayı düşündüm. Ama nereye kaçacaktım. Henüz Mersin’den 17 kilometre uzakta bulunan Tarsus’u, 67 kilometre uzaktaki Adana’yı bile görmemiştim. Ama ben Paris’e kaçmaya karar verdim. O günlerde Moulin Rouge adlı bir film görmüştüm, babamın bana hazırladığı tuzaktan kurtulmak için Paris’e kaçacaktım.

Ama bunun üç dört yıl öncesi de var.

Babamın Osman Bey adında bir arkadaşı vardı fabrikada, o da kantar kâtibiydi. Osman Bey Sorbonne’da okurken kardeşleri onun miras payına el koymuş. Osman Bey Türkiye’ye dönünce kardeşleri onu polise ihbar etmişler (ya da böyle bir şey). Zavallı adam yasal mirasından yoksun kaldığı gibi, bu yüzden, gördüğü öğrenime yaraşır bir iş bulamamış. Bunun üzerine herkese küsüp Karadeniz kıyısında bulunan baba evinden ayrılıp Mersin’e gelmiş ve babamın çalıştığı fabrikada iş bulmuş. O sıralar çizgi dışı insanlar için böyle öyküler uydurulduğu için Osman Bey’in öyküsü gerçek miydi, uydurma mıydı, bilemem. Ama adam Fransızca biliyordu ve yıllar sonra yaptığım değerlendirmeye göre de sözcükleri Parisliler gibi söylüyordu. Babamın kararına göre bu Osman Bey bana fabrikada fırsat buldukça Fransızca dersi verecek, buna karşılık annem bizim çamaşırlarla birlikte onun çamaşırını da yıkayacaktı. Annemin çamaşır yıkamasına karşılık ben “être” ve “avoir” fiillerinin çekimini öğrenecektim. Bu değiş tokuş başlangıçta iyi gitti. Birkaç ay sonra tavsadı, ama annem Osman Bey’in çamaşırlarını yıkamayı sürdürdü, Osman Bey’in geldiği gibi birdenbire ortadan kaybolmasına kadar.

Bu ilişkiden bir hisse çıkarmıştım: Fransızca bilenler biraz tuhaf oluyor, Sorbonne’da okuyanların mirasları ellerinden alındığı gibi ülkelerinde işsiz kalıyorlar, ayrıca polis de peşlerini bırakmıyor. Film, roman kahramanı gibi insanlar. Osman Bey örneğini pekiştiren başka örnekleri okulda öğrenmiştim: padişaha halkı korumak için başkaldıran bütün devrimciler Fransa’ya kaçıyor, orada gazete ve dergi yayımlıyorlardı. Böyle deneyimleri olan onlarca devrimci-paşa-yazar vardı tarihimizde. Bu nedenle daha être ve avoir fiillerinin çekimini doğru dürüst öğrenmeden Fransa’yı ve Fransızca’yı sevmiştim. Karar vermiştim: ben de yenik padişah babamdan ve onun halkından kurtulmak için Paris’e sığınacaktım. Bu kaçma tasarım, Last Time I Saw Paris, Paris’te Bir Amerikalı ve benzeri filmleri gördükten ve Alphonse Daudet’nin Jack adlı romanını okuduktan sonra iyice olgunlaştı. Aradan yıllar geçtikten sonra, Televizyon Program ve Yayın Planlama müdürü olunca, televizyonda yayımlanmak üzere satın aldığım filmler arasında bu iki filmin ve Jack romanından yapılan dizinin bulunmasının çok belirleyici bir anlamı olmalı.

1952-1956 arasında, Mersin’de hayata yenik düştüğüm, işlerin yolunda gitmediği, mutsuz ve çıkmazda olduğum, derslerde tökezlediğim zamanlar, Akkahve’nin Güneş Sineması’na bakan, pencere kıyısı masalarından birine oturup, daha önce görmüş olduğum bir filmin, okuduğum bir romanın öyküsüne konuk olup kendimi Paris’te hayal ederdim. Hayal kurarken de pipo içerdim. Demek ki Paris’in pipoyla bir ilişkisi vardı hayal dünyamda. Masamın üzerinde, ders kitapları arasında, Sartre ve Camus çevirileri olurdu. Bir de çok ayrıntılı Plan de Paris (A. Leconte, Editeur, Paris) kitabım vardı (aynı kitabın yeni baskısı şimdi de var). Kitaplarda adına rastladığım sokak, cadde ve alanları planda bulurdum. Akşam olunca, Paris’in sisli sokakları yerine koyduğum Mersin’in alacakaranlık sokaklarında yürüyerek eve dönerdim. Evde ders çalışma ortamı olmadığı için, akşam yemeği yedikten sonra tekrar Akkahve’nin yolunda olurdum. Cebimde Attilâ İlhan’ın Sisler Bulvarı ile Sokaktaki Adam’ı. Şemsiyem ve yağmurluğum olmadığı için iliklerime kadar ıslanırdım, ama kafamın içinde Prévert’den, Eluard’dan, Apollinaire’den dizeler…

Akkahve’de bir saatlik Paris düşü bütün güçlüklerin üstesinden gelirdi. Paris sığınağımda bir Herakles’e dönüştüğüm için artık kimse dokunamazdı bana. Ve param olunca kendime bir saat ve Humphrey Bogart’ın Casablanca filminde giydiği yağmurluğun benzerini alacaktım. Saat aldım, ama o yağmurluğun benzerine sahip olamadım.

Fransız hükûmetinin Fransızca öğretmenleri için açtığı burs sınavını kazanıp arkadaşım Paris bilgini İsmet Birkan’la (İsmet bir hafta sonra Toulouse Üniversitesi’ne gidecekti) Paris’e gelip de Calvin Sokağı’ndaki burslu öğrenciler bürosu beni Antony’deki öğrenci yurduna gönderdiği zaman başıma gelecekleri doğal olarak bilmiyordum. Paris (Sorbonne) Üniversitesi’ne bağlı Institut des Professeurs de Français à l’Etranger ile gene ona bağlı Institut de Phonétique’te öğrenim görecektim. Derslerin bir bölümü Sorbonne’un ana binasında, bir bölümü Censier’deydi. Ama Antony’ye gitmek için gece yansı Luxembourg istasyonunda trene (Ligne de Sceaux) binmem gerekiyordu. Duraklardan aklımda şunlar kalmış: Bagneux, Bourg la Reine, Croix de Berny…

Antony’de döşemeden ısıtmalı geniş bir odam vardı. Odaya girer girmez, şimdi bu yazıyı yazmakta olduğum daktilomu bavuldan çıkarıp masama koydum. Yanımda getirdiğim kitapları kitaplığa yerleştirdim. O gün Librairie Gibert’den aldığım kâğıtları masa çekmecesine yerleştirdim, ardından, daha bavulumu boşaltmadan eşime ilk Paris mektubumu yazmaya başladım. 1971 darbesinde polis el koyduğu için ne bu ilk mektup ne de başka mektuplarım var şimdi. Ben mektup yazarken banyoyu paylaşacağım Ekvadorlu komşum Salgado Vera ziyaretime geldi.

Paris’teydim ve Paris’te değildim.

Sabahlan Ligne de Sceaux trenine binip Paris’te Luxembourg istasyonunda iniyordum. Dersim Sorbonne’un ana binasındaysa uzaklık iki adımdı. Censier’ye gitmek için değişik olanaklar vardı. Elimde Paris planı rasgele bir sokağa girip dolaşa dolaşa okula varıyordum. İlkin Gay Lussac, Claude Bernard ve Monge sokaklarından geçerek uzun bir yolculuk yapıyordum. Bir süre sonra ara sokaklara daldım. Bir başka güzergâh da Soufflot Sokağı’ndan başlayıp Panthéon çevresinden dolaşıp ara sokaklara dalıyordu. St. Étienne-du-Mont ve St.-Geneviève kiliselerinin bulunduğu bu mahalle Paris’in en eski yerleşim yerlerinden biriydi. Okuduğum kitapların, gördüğüm filmlerin içinden geçiyordum. Bazen filmlerden tanıdığım oyuncularla burun buruna geldiğim oluyordu. Bir akşam üzeri Jean-Pierre Aumont ile Marissa Pavane’ı Montagne St. Geneviève Sokağı’nda bir lokantaya girerlerken görmüştüm. Öğle yemeklerimi yürüyüş mesafesinde bulunan üniversite lokantalarında yiyordum. Öğleden sonra genellikle ders olmadığı, Sorbonne ana binadaki dersler de akşam beşten sonra başladığı için Saint-Germain’deki Mazet lokantasına gidiyor, daha sonra mahallenin kitapçılarını keşfe çıkıyordum. O sıralar yeni yeni ünlenmeye başlayan Yves Bonnefoy’nın kitaplarını topluyordum. Bir gün Roland Barthes’in Le Degré zéro de l’écriture (Yazının Sıfır Derecesi) kitabını buldum. Yazarım tanımıyordum, ama kitabın kapağında küçük harflerle yazan “Yazınsal yaratı nedir?” yazısı kışkırtmıştı beni. Birkaç gün sonra, daha sonra en yakın dostlarımdan biri olacak olan (bugün de öyle) hocam René Gaudy elimde kitabı görünce ilgilendi, kitabı anlayıp anlamadığımı sordu. Anlamadığımı söyledim. O da bana kendisinin de anlamakta güçlük çektiğini söyledi. Birkaç gün sonra, derste Baudelaire’in “Pencereler” (Le Spleen de Paris’de) adlı düzyazı şiirinin yorumlanması sırasında söz alıp ilginç bir şeyler söylediğim için benimle iyice ilgilendi ve akşam beni bir toplantıya çağırdı. Verdiği adrese gittim, Odeon Tiyatrosu’nun arkasında bir yerdeydi. Fransız Komünist Partisi’nin mahalle ya da bölge bürosuydu. İçeri girmeden önce, sanki Türkiye’deymişim gibi sağıma soluma, önüme arkama baktım, bir gören var mı diye. Görünürde kaldırma çökmüş, şişeden şarap içen bir kloşardan başka kimse yoktu. Yüreğim çarparak içeri girdim. İçerde yirmi otuz kadar genç insan vardı. Masaların üzerinde şarap şişeleri ve çerez. René beni hazıruna tanıttı ve “Şair olması pek muhtemel” dedi. Jacques Prévert’i anma toplantısıydı. Konuşmalar yapıldı, şiirler okundu, bana şairin Türkiye’de tanınıp tanınmadığı soruldu. Sonra kalkıp hepimizi alabilecek bir kahve aramaya başladık, Buci Sokağı dolaylarında bir kahveye yerleştik. Sanki filmlerde gördüğüm, kitaplarda okuduğum bir Fransız entelektüel gecesini yaşıyordum. Gölgem ya da ikizim bir başka masada oturmuş beni seyrediyordu. İnsanlarla Fransızca konuşmamı dinliyor, ama ikide bir saatine bakıyordu. René neden durmadan saate baktığımı sordu. Antony’ye son trenin gece yarısı kalktığını söyledim. “Sorun değil” dedi, “buradaki arkadaşlardan birinin evinde kalırsın.” O gece ünlü Santé Hapishanesi’nin bulunduğu Santé Sokağı’nda bir hizmetçi odasında uyudum.

Her şey yolundaydı, René Gaudy sayesinde artık Paris’te tanıdığım diyebileceğim insanlar da vardı. Ama gece yarısı Paris’ten ayrılmam gerekiyordu ve buna nasıl bir çare bulacağımı bilemiyordum. Bir başka sorun daha vardı: öğrenciler sık sık grev yapıyordu ve lokanta, kafeterya kapanıyordu. Grevin nedenini de öğrenmiştim: yönetmelik ya da uygulama sayesinde kızlar erkeklerin odalarına konuk olabiliyor, hatta geceyi geçirebiliyorlardı, ama kızlar erkekleri konuk alamıyorlardı. (Bu grevlerin 68 olaylarının başlangıcı olduğu söylenir.) Grevler yüzünden yurt lokantası kapalı olduğu zamanlar, durumdan habersiz olduğum ve önlemini almadığım için, aç yattığım geceler de oluyordu. En kısa zamanda Antony’den kurtulmalıydım.

Bu da oldu. Bir sabah komşum Salgado Vera vedalaşmaya geldi. Montparnasse’da Grand Hotel du Parc adlı bir otelde oda bulmuş, oraya taşınacaktı. Üzüldüğümü görünce, “İstersen sen de benim gibi yapabilirsin. Calvin Sokağı’ndaki büroda bizim işlerimizle ilgilenen bir kadın (adını söyledi) var, git onu gör, derdini anlat, o çaresine bakar” dedi. O gün dersleri ekip kadını görmeye gittim. Kadın, “Sizin için ne yapabilirim?” der demez, kafamda hazırladığım cümleyi bir solukta söyledim.

“Ben yıllarca Paris hayaliyle yaşadım. Ancak şimdi gece yarısı Paris’ten ayrılıp Antony’ye gitmek zorundayım. Geceleri Paris’te dolaşmak istiyorum, treni kaçırmak korkum olmasın istiyorum” dedim.

Şair olduğumu, Antony’deki öğrenci hayatının damarlarımı kuruttuğunu söyleyip söylemediğimi anımsamıyorum.

“Anlaşıldı” dedi kadın, “siz Paris bohemini yaşamak istiyorsunuz, Montparnasse, Quartier-Latin, Saint-Germain… Size bir otel odası bulabilirim, ancak ücreti Antony’den biraz pahalı, günde 11 frank, aylık tutarın 180 frangını siz ödeyeceksiniz, üzerini biz tamamlayacağız, yönetmelik böyle.”

Kafadan bir hesap yaptım: bursum ayda 480 franktı. Bunun 180 frangını otele verince elime 300 frank kalıyordu. Bunun 200 frangı aylık metro bileti ile üniversite lokantalarında iki öğün yemek ücretini karşılıyor, elime de 100 frank kalıyordu. Hayatımda kafadan yaptığım en hızlı hesap budur. Kadına kabul ettiğimi söyledim. Kendisinden beni Grand Hotel du Parc’a göndermesini isteyecektim ki buna gerek kalmadı.

“Sizi Montparnasse’da bir otele göndereceğim” dedi, “birkaç gün önce bir başka Antony’liyi göndermiştim oraya.”

Ertesi gün otelin kapısına dayandım. Sonradan iyi dostum olacak olan otel yöneticisi, Breton asıllı Yvon, “Ancak bir koşulum var” dedi, “gelecek yılın nisan ayında odayı boşaltacaksınız, çünkü turistik anlaşmalarımız var, ama ben sizi sokakta bırakmayacağım, aynı koşulla, mahalleden bir otel bulacağım size”. Ona hemen, “Olur” dedim. Bu “olur” aramızdaki dostluğun başlangıcı oldu. Birkaç ay sonra, aldığım bursun miktarını ve ucu ucuna yaşadığımı öğrenince, bana kestirme bir tavsiyede bulundu:

“Bir Fransız kız bul okuldan ve onun odasına taşın. Akla en yakını bu. Ama kız üniversite öğrencisi olsun, başka kadınlarla sorun çıkar!”

Cinsel özgürlüğün başladığı yıllardı, kızlar böyle yaşamaya hevesliydiler, ama ben bu tavsiyeyi yerine getiremezdim, ikili yaşayamazdım.

İlk gün 18 Haziran 1940 Alanı ile Port-Royal arasında Montparnasse Bulvarı’nı keşfe çıktım. Adlarım kitaplardan, Paris’e gelip-gitmiş Türklerden öğrendiğim kahveler: la Rotonde, le Dôme, le Celect, la Coupole, Closerie de Lilas, Ve Mareşal Ney’in heykeli. Biraz ilerde St. Michel Bulvarı’nın bittiği yerde bir üniversite lokantası buldum. Egemenlik bölgesini belirleyen bir yaban hayvanına benziyordum, ancak izimi bıraktığım yerde iştahımı açan bir başka bakir bölge başlıyordu. Ama ben o gün ünlü kahvelerden hiçbirine girmeye cesaret edemedim. Neredeyse hepsi doluydu, kahvelere kadınlar erkekler girip çıkıyor, siyah giysili, beyaz önlüklü kalantor garsonlar gidip geliyordu. Le Select’in kapısını biraz aralayıp içeri göz attım. O sırada kahve hoparlörü bir anons yaptı: “Monsieur Rosignol au telephône!” Daha sonra “Bay Rosignol telefona!” anonsunu sık sık duyacaktım. Bay Rosignol’ü hiç görmedim, anons yapıldığı zaman kimse telefona gitmezdi. Adamın kendi kendini telefonla aradığını söylerlerdi. İnsanlar harıl harıl bir şeyler konuşuyorlardı. Bir romanın, bir filmin mekânına izinsiz girmişiz de bir rol çalmaya çalışıyormuş duygusu içindeydim. İçeriye şöyle bir göz attıktan sonra aradığını bulamamış biri gibi dışarı çıktım. Biraz ilerde Le Cosmos adında küçük bir kahve gördüm, hemen hemen boştu. İçeri girdim. Garson ne istediğimi sorunca, tedirgin bir sesle bir Calvados istedim. “Calvados”u nasıl telaffuz etmiş olmalıyım ki garson bana bir kâse içinde kemik suyu (jus d’os) getirdi. Bu ikinci oluyordu, daha önce de bir tütüncüde Gitannes sigarası istemiştim, adam bana telefon jetonu vermişti. Antony’deyken böyle değildi, insanlarla pek ilişkim yoktu, bu nedenle gündelik hayatla ilgili konuşmalar yapmak zorunda değildim. Sokaktaki insanlar, tütüncüler, kahve garsonları söylediklerimi yanlış anlıyorsa telaffuzumda bir sorun var demekti. Daha sonra bu sorunu kökünden çözümlemek için Fonetik Enstitüsü’ne yazılacak, buradan sertifika bile alacaktım.

Kahvedeki bozgundan sonra dışarı çıkıp kendimi vurdum sokaklara. Saint-Germain ya da Quartier Latin taraflarına gitmiş olabilirim. Kabuğumdan çıktıkça yaralanıyordum, oysa kimsenin beni yaralamaya niyeti yoktu, yaralandıkça kabuğuma çekiyordum kafamı. Kafamda bir soru: ne zaman doğru dürüst Fransızca konuşacağım? Oysa yabancıların hiçbiri beceremiyordu bunu. Özellikle de zaman zaman rastladığım, yıllardır burada yaşayan Türkler.

Sokaklarda dolaşmaktan ayaklarıma kara sular inmiş, otelime dönüyordum. Dôme Kahvesi’nin önünde, Delambre Sokağı’nın köşesinde, tam sokağa döneceğim sırada alacakaranlığın içinden, içki ve sigaradan tarazlanmış bir kadın sesi, “Bonsoir Monsieur” dedi. “Bonsoir Madame” dedim. “Madame” yanımda yürürken, “Sizin eve mi gidelim, yoksa benim otele mi?” diye sordu. Anlamıştım. Mahalleye o gün taşınmış olduğumu söyledim ona, yorgunluktan ölüyordum. “Mahalledenseniz iş değişir” diyerek uzaklaştı. Bu sahne “Duruşma” adlı şiirime bir başka yorumla girmiştir:

 

bir gece yarısı tarçınlaşan Montparnasse’da

tam Dôme’un önünde gördüğüm kadını hatırlıyorum

en katı cisimlerden çok daha devingen

bir gidip bir geliyor ıslak kaldırımda,

hiçbir yerden gelmiyordum hatırlıyorum

hiçbir yere gitmeyi düşünmüyordum o sıralar

usumda bir cümle sığınağı

la tariffa delle puttane di Venegia!..

– Bonsoir Monsieur!

– Bonsoir Madame!

Odanın ortasında bir portakal çalımıyla duruyor

yorgun bir evreni avutuyor kucağında

odanın ortasında çırılçıplağım.

O akşamdan itibaren aynı düşü görmeye başladım: değişik biçimlerde “Ben Paris’te değilim” düşü. Daha yastığa başımı koyar koymaz düş görmeye başlıyordum: yedeksubayım ve 57. Tugay’da askerlere talim yaptırıyorum; İsmet yüzünden Venedik’te treni kaçırmışım; fabrikada iplik balyaları arasında domates ekmek yiyorum; babamı görmek için hapishaneye gidiyoruz; eşekarıları başıma üşüşüyor… Gövdemi demirle dağlamışlar gibi yataktan fırlar, Panthéon’un beyaz kubbesini görmek için tavan penceresine koşardım. Görürdüm, ama kuşkumu gidermezdi bu. Giyinir aşağı inerdim. Önünden geçerken, gece nöbetçisi şişman kadın kuşkuyla bakardı: sabahın üçünde dördünde bu adam nereye gidiyor böyle?

İyice sarhoş gelip birkaç katı merdivenden yuvarlanarak indiğim bir gece kuşkusunu giderdim:

Paris yerinde duruyor mu diye bakmaya gidiyorum!

Odama girmeden geri dönmüştüm: Paris’te miyim?

Havanın iyi olduğu sabahlar Vavin Sokağı’ndan Luxembourg Parkı’na ulaşır, bazen Vavin, Guynemeyer ve d’Assas sokaklarının birleştiği köşedeki kapıdan parka girerdim. Girişin hemen ağzında benzin pompasına benzeyen bir tartı vardı. Her hafta tartılırdım. Elbiseli kilom 72-73 kg gelirdi. Emekliler, yaşlılar, analar ve çocuklar, öğrenciler ve sevgililer parkında o saatlerde kimse olmazdı. Bir sandalye çekip otursan yaşlı bir kadın gelip bilet kesmezdi. Kimi zaman, gün içinde, bir sıraya oturup kitap okurdum. Koyu gölgeli ağaçların altındaki çimenlerin üzerinde çocuklar oynar, genç âşıklar öpüşürlerdi. Bazen kapıyı ıskalayıp Auguste Comte Sokağı’ndan Saint-Michel Bulvarı’na çıkardım. Bulvarla Gay Lussac Sokağı’nın kesiştiği kahvenin önündeki kulübeden sık sık kestane marmelatlı krep alırdım. Bu yüzden bütün Edmond Rostand Alanı yanmış şeker ve kestane kokardı. Daha sonra yaşadığım kentlerde sokaklarda yürürken Enrico Macias’ın 65-66 yıllarında ünlenen bir şarkısını duymamla birlikte burnuma yanmış şeker ve kestane kokusu gelir. Ya da yanmış şeker kokusuyla birlikte Enrico Macias’ın sesi. Rimbaud’nun sözünü ettiği eşduyum (synaisthésis) bu değilse böyle bir şeydir: “Şair, bütün duyuları uzun süre, sonsuzca ve bilinçle karıştırarak, düzensizleştirerek kâhinleşir.” Sesli koku, kokulu ses, görüntülü sesli koku, görüntülü kokulu ses. Bunu hissettiğim zaman, “Tamam” derim, “galiba Paris’i özlemeye başladım”.

O sıralar şarapçılık dönemim başlamamıştı henüz, kahve içerdim, bir franktı. Souflot Sokağı’ndan Panthéon’a ulaştıktan sonra benim için görsel şenlik başlardı. Censier’ye ulaşmak için bir yığın seçeneğim vardı: önce Clotilde ya da Clovis sokaklarından geçerek Contrescarpe Alanı’na ulaşmak ya da aynı yere varmak için L’Estrapade ya da Descartes sokaklarından geçmek. Alana gelince bir sigara yakar, Hemingway’in de bir zamanlar, 1920’lerde, buralarda yaşadığını, Cardinal Lemoine Sokağı’nda oturduğunu düşünürdüm. Duygusal bataryalarım dolardı. Bir yalnız adamın sığınağı, odası ve sokaklardır. Sokaklar arasında seçim yapar, kimi zaman atmosferine, kimi zaman da adına göre. L’Epéede-Bois (Tahtakılıç) Sokağı’nı adıyla severim.

Mouffetard Sokağı’nı severim demek biraz tuhaf kaçacak. Paris’te eski Paris’i seven herkes sever bir sokağı. Ben görmeden, okuyarak, Hemingway aracılığıyla sevmiştim. Öykünün İngilizce adı “A False Spring”, Fransızca’ya “Un faux printemps”, Türkçe’ye “Şaşkın Bahar” adıyla çevirmişler. “Bahar sabahları, karım uykudayken erkenden çalışırdım. Pencereler ardına kadar açık olurdu, yağmurdan sonra sokağın parkeleri kurumaya dururdu. Güneş, penceremin karşısındaki evlerin önyüzlerini kuruturdu. Dükkânlar daha açılmamış olurdu. Keçi çobanı kavalını çalarak, sürüsüyle sokağı tırmanırdı; üst katta oturan komşu kadın kocaman bir tasla kaldırıma çıkardı. Keçi çobanı, kara keçilerinden birini seçer, tasa süt sağardı.” Öykünün can alıcı bölümüdür bu satırlar. Paris’in bir dağ köyüne benzediği zamanlara ait görüntüler. Toroslar’dasın, vadinin ötesi yamacından keçilerin çıngırak sesleri duyulur. Çoban “Çi! Çi!” der keçilere. Çocukluk anılarım Hemingway’in Paris anılarıyla örtüşmektedir. “Yazı” denen mucize böyledir işte, ne zamanı dinler, ne de mekânı.

Mouffetard Sokağı’nı 1966 yılbaşı gecesi, Jacky ile Jean-Claude Contrescarpe Alanı tarafından göstermişler, “Bak Mouffetard” demişlerdi. Ama o gece sokakta yürümemiş, alanda bulunan bir müzikli “cave”a inmiştik. Mouffetard’ı bir de aşağıdan, St-Médard tarafından görmem var. Okuldan çıkmış, öğle yemeği için St-Jacques Sokağı’ndaki. Mines üniversite lokantasına gidiyordum. St-Médard Kilisesi’nin önünden geçerken kulağıma fanfar sesi geldi. Sokağa girip biraz yürüdüm yukarı doğru. Karşıdan, geleneksel giysiler içinde bir insan topluluğu geliyordu. Belki de esnaf loncasının üyeleriydi. Önde yürüyen adamın elinde bir asa vardı. Sanki sokağı takdis ediyor gibiydi. Beyaz bluzlu, siyah etekli kadınlar da vardı aralarında. Kaldırıma çıkıp geçişlerini seyrettim. Sonra yukarı doğru yürüdüm: yıkılacakmış gibi duran eski evler, duvarlarda, çaprazlama ve yatay hatıllar; giriş katlarında dükkânlar, çerçiler, manavlar, kasaplar, kahveler… Özellikle iki kahve adı anımsıyorum: “A la bonne source” ve “Au vieux chêne.”

İki taraftaki dükkânlara baka baka sokağı tırmanıyordum. Solda uzun bir derinlik gördüm. Derinliğin bir tarafında upuzun bir ağaç tezgâh, tezgâhın karşısında tek sıra halinde birkaç kahverengi masa. Işığın loşluğuna gözüm alışınca, dipte bir odun yığını gördüm, onun yanında odun kömürü yığını vardı. Ayrıca şarap fıçıları ve birkaç çuval. Çuvallarda soğan olduğunu tuvalete gidince gördüm. Daha sora öğrendim: kahvecilerin çoğu Auvergne bölgesindendi. Kahvelerinde, odun, kömür ve soğan da satıyorlardı. Turistik olmayan yerlerdi bunlar. Uzun zamandır böyle kahve görmedim. Gazyağı da satıyorlar mıydı acaba?.. Kendime bir sürahi şarap ve jambonlu sandviç söyledim. Ardından bir yarım sürahi şarap daha… Kafam dumanlandı. Sonra çıktım kahveden. Gene yukarı doğru yürüdüm, Contrescarpe Alanı’na geldim ve geçtim alanı, karşıma gelen sokağın tabelasını okudum: Rue du Cardinal Lemoine. O zaman aklını başıma geldi. Buralar, Hemingway’in sözünü ettiği, 1920’li yıllarda çobanların süt keçileriyle dolaştığı sokaklardı. Geri döndüm, alanın Mouffetard köşesindeki “La Chope” kahvesine girdim ve bir masada Paris’te yazdığım ilk dizeleri yazdım. Daha sonra, yazmak için sık sık geldim bu kahveye. Sonradan eski özelliklerini yitirmesine karşın bu kahveden ayağımı kesmedim. En son 16 Aralık 1995 günü yazmışım bu kahvede.

Yazdıktan sonra, sokağı aşağı doğru yürüdüm. Kadim dostum Philippe Baude (emekli büyükelçi) aracılığıyla, 1980 yılında Denise Roques’u keşfettikten sonra Mouffetard Sokağı benim için bir hac yerine dönüşmüştür. Denise’in bu sokaktaki L’Arbre Voyageur (Gezgin Ağaç) adlı kitabevi Paris’te benim bağlama limanım gibidir. Denise tam anlamıyla bir şiir delisidir, bu delilik zaten dükkânının adını René Char’ın şiirinden almasıyla bellidir. Aralarında Roberte Juaroz, Edmond Jabès, Bernard Noël olmak üzere birçok şairi onun sayesinde öğrendim. Bana onlarca kitap armağan etmiştir. Dükkânında tek bir safra kitap yoktur. L’arbre Voyageur’de birkaç imtiyazım vardır: kasanın arkasındaki eğilerek geçilen küçük kapıdan girip (burası içinde kutular, şemsiyeler, birkaç çift ayakkabı, kâğıt ruloları, küçük bir buzdolabı ve bir tuvalet bulunan birkaç metrekarelik, basık tavanlı bir depodur) kendime bir içimlik viski doldurmak, 500 frangı geçmemek ve bir hafta içinde ödemek koşuluyla borç para alabilmek, Türkiye’den kitap ısmarlamak (bu durumda para istemediği için buna son verdim)… Denise eskiden havayolu hostesiymiş. İçki içmez. İçki içmemesine katlandığım tek kadın.

Şimdi Jacky’yi (Jacqueline) anlatmalıyım. Onunla, Paris’e gelirken trende tanışmıştım. Ne işi vardı İstanbul’da? Hiç söylemedi. Jean-Claude’la evliydi. Evleri Avenue des Ternes’de, alana yakın bir yerdeydi. Jean-Claude’un önemli bir işi vardı, ama Jacky yüzünden evleri bomboştu: birkaç plaj sandalyesi, çevresinde duvara dayalı birkaç minder bulunan iki karış yükseklikte bir masa ve bitişik salonda da kocaman bir yemek masası. Salonda, duvar diplerinde, fırdolayı, yüzlerce boş parfüm şişesi. Bazen bu şişelerdeki koku anılarını koklardık.

Jacky 1965 yılının aralık ayı sonlarına doğru beni aradı. Mutualité salonunda, Elsa Triolet yönetiminde bir Rus Şiiri Antolojisi yayımlanması dolayısıyla, bir Sovyet şairleri gecesi varmış. Sovyetler Birliği’nden birçok şair gelmiş… Gittik oraya. Salon tıklım tıklım doluydu, sahnenin önünde, aralarda yerlere oturmuş insanlar vardı. Elsa Triolet ile Louis Aragon’u uzaktan gördüm, büyüleyiciydiler. Başka kimler vardı? Herkes olabilirdi. Bu insanlar gazete, dergi ve kitap sayfalarından çıkıp gelmişler ve burayı doldurmuşlardı. Yıllar sonra çoğu arkadaşım olarak olan genç Sovyet şairlerini (Yevgeni Yevtuşenko, Victor Sosnora, Andrey Voznesenkiy, vb.) hayranlıkla dinledim. Voznesenskiy Oza’nın uzun bir parçasını ezbere okudu, çoğu şiirlerini ezbere biliyorlardı.

Bu şiir gecesi dolayısıyla, daha sonra yıllar boyu benim için bir tür tapınağa dönüşecek olan bir sokak (Buci Sokağı) ile bir kitabevini (Globe) öğrendim. Antolojinin yayımlanması dolayısıyla, ertesi gün Globe’da bir imza günü düzenlenmişti. Globe’a gittiğimde, Buci Sokağı’nın kaldırımında uzun bir okur kuyruğu vardı. Sıram gelince, bir antoloji satın aldım. Elime bir kâğıt parçası verip “Lütfen adınızı yazın” dediler. Kuyruk üst kata uzanıyordu. Üst kattaki salonda şairler “L” şeklinde düzenlenmiş bir masa dizisinde oturuyorlardı. Bir uçta Victor Sosnora, öteki uçta Elsa Triolet. Şairler, antolojinin birinci sayfasını imzalıyorlardı. Sıra bana gelince, Victor Sosnora kendi sayfasını açtı ve orayı imzaladı. Yevtuşenko, Bela Ahmadulina (Hayatımda gördüğüm en güzel kadınlardan biri. O sırada Yevtuşenko’yla evliydi. Yevgeni’den kızın daha sonra içkiye dadandığını, şişmanladığını öğrendim), Boris Sloutskiy, Robert Rojdestvenskiy… de kendi sayfalarını bulup imzaladılar. Yıllar sonra Ankara ya da İstanbul’daki evimde bu antolojiyi gören şairler (Yevtuşenko, Sosnora, vb.) bu işe şaşırdılar. Kimi şairleri birleştiren görünmez bağlar vardı.

Masanın sonunda Elsa Triolet oturuyordu. Üzerine adımı yazdığım kâğıdı buldu, dikkatle baktı. Ö harfi dolayısıyla olacak, başını kaldırıp yüzüme baktı:

– Nerelisiniz? diye sordu.

– Türk’üm, dedim.

– Ah Sevgili Nazım, diye inledi bu olağanüstü güzel ve büyüleyici yaşlı kadın. Demek Türk’sünüz. Mülteci misiniz?

– Mülteci değil, ama şairim, diye yanıtladım.

– Bu daha iyi, dedi. Abidin Dino’yu tanıyorsanız, söyleyin kendisine de sizi bize getirsin.

Sonra antolojinin birinci sayfasına yazdı: “A Özdemir İnce, bien cordialement, Elsa Triolet.” İmzanın altında tarih yok.

Elsa Triolet’nin isteğini, nedense Abidin Dino’ya aktarmadım. Belki de ürktüğüm için. O sıralar, ürkektim, “Yurtdışında bir Türk gibi ürkektim” o sıralar. Bu ürkekliğim daha epeyce sürecekti, Alain Bosquet’yle tanışana kadar. Rahmetli Alain, ürkekliğimden kurtulmama yardımcı oldu, bana birçok kapıyı açtı, açtırdı. Alain Bosquet, Ritsos’tan sonra ikinci öğretmenimdir.

Paris’e geldiğimde, özellikle okulda, gürül gürül Fransızca konuşuyordum. Dışarda Fransızca’yı nerede öğrendiğimi sordukları zaman Fransızca öğretmeni olduğumu gizliyor, edebiyat öğretmenliği yaptığımı söylüyordum. Bence bir Fransızca öğretmeni, yabancı olsa da bir Fransız gibi konuşmalıydı. Henüz acemiydim, Fransızca iyi konuşamayan yabancı profesörlere henüz rastlamamıştım; Türkçe konuşmakta güçlük çeken Türkologlara rastlamıştım. Fransızca öğretmeni olduğumu söylemekten utanmam, güvenimi yitirmeme yol açtı. Türkiye’de öğrendiğim kitabi Fransızca’mın eklem yerleri çatladı, vida ve cıvataları döküldü. Bir çocuğun merakla söküp masa üzerine yığdığı saat parçalarına benziyordum, çocuk parçaları yerine nasıl takacağını bilmiyordu. Bu böyle bir ay kadar sürdü. Çevremdeki yabancıların da benim gibi sorunları vardı. Bunu fark etmem biraz rahatlattı beni. Sonra düşündüm: pek ferah yaşamasam da her ay aldığım bir burs vardı, bu büyük bir güvenceydi. Bizden önceki şair kuşaklarından, bizim kuşaktan pek az şair ve yazar Paris’te yaşamak olanağı bulmuştu. Çoğu ceplerine birkaç kuruş koyup geliyorlar ve para bitince geri dönüyorlardı. Benim durumum başkaydı: Sorbonne’a bağlı iki enstitüde Fransız uygarlığı, Fransız edebiyatı ve yüksek düzeyde dilbilgisi okuyordum. Bir derste gündelik dil öğreniyordum. Şivemi fonetik enstitüsünde düzeltebilirdim. Birkaç ay sonra bu dili kitap diliyle değil, konuşma diliyle konuşabilecektim. Beni hoşnut edecek kadar olmasa bile zaman bana yardımcı oldu. Şimdi bazen eski defterlerime bakarım: hocalar bize yapısalcılık bile öğretmişler, ama bu yöntemden o zamanlar haberim bile yokmuş.

Bir süre sonra çok önemli bir şeyin farkına vardım: Türkiye’den gelen edebiyat dergilerinin önemsedikleri şeylerle Fransızca dergilerin önemsedikleri şeyler aynı değildi. Türk edebiyatı bellediği beş on şair ve yazarın sınırları içinde yaşamayı inatla sürdürüyordu. Ama Fransa’da ve dünyada başka şairler, başka yazarlar da vardı. Bu yazar ve şairleri okudukça, Türk edebiyatına karşı özgürleşmeye başladım ve en önemlisi bu özgürleşmeyi fark ettim. Türk edebiyatına yabancılaşmadan, onun geleneklerine tutsak olmadan, ama bunları yadsımadan özgürleşmem, başka kültürlerle, başka şiirlerin gelenekleriyle aşılanmam gerekiyordu. Fransa’da okuduğum toplumcu şiirler Türkiye’de yazılan toplumcu şiire (şiirlere) benzemiyordu, Türkiye’ de sevilen Fransız ve yabancı toplumcu şairlerin başka şiirleri de vardı. Türkiye’de anlamsız şiir yazdığı ileri sürülen Ezra Pound, e. e. Cummings gibi Amerikalı şairler, Rimbaud, Lautréamont, Mallarmé, vb. şairler anlamsız şair değillerdi; Antonin Artaud belki deliydi, belki “saçma”nın şiirini yazıyordu, ama yazdıkları saçma değildi; üstgerçekçiler (sürrealistler) gerçekdışını değil bilinçaltını ve gerçekliğin bir başka boyut ve katmanını yazıyorlardı. Bir kavşakta bulunuyordum: ya evrensel doğruların peşinden gidecek ve güncel Türk edebiyatının yazar ve şairlerinden (tamamen olmasa bile bir ölçüde) kopacak ya da çevremde oluşacak yalnızlık çemberinden ürküp yeni öğrendiğim evrensel doğrulara sırtımı dönecektim. Alain Bosquet’nin, Jean-Pierre Richard’ın eleştiri kitaplarından öğrendiklerim, okulda hocaların söyledikleri Türkiye’de egemen olan düşünce ve değerlendirme sistemiyle çelişiyordu. Cumhuriyet döneminde girişilen iki şiirsel reforma karşın Türk şiiri modernizm adına Baudelaire’in peşinden gidiyordu. Baudelaire kuşkusuz modernitenin başlangıçlarından biriydi, ama biçimsel açıdan, düzyazı şiirleri hariç, son klasik şairdi. Modem şiir 1870’lerden sonra Mallarmé-Rimbaud-Lautréamont ekseninde gelişmiş ve üstgerçekçiler şiir düşüncesinin bütün klasik yapılarını parçalamışlardı. Devrim sadece biçimde değildi, şiirin anlamsal yapısı da değişmişti, şiirin tematik alanları derinleşmiş, genişlemişti. İmgeye dayalı şiirde nedensiz, birbiriyle ilintisiz dizeler yoktu. Türkiye’de pek sevilen başıboş dizeli yığma şiirler önemsenmiyordu. Şair geleneksel yapıları öykünerek tekrarlayan bir arı değildi, şiirin bilinmez topraklarında keşfe çıkmış bilim adamı gezgindi. Paris’te yaşadığım ilk altı ayın sonunda bunları öğrenmiştim. Bu arada öğrendiğim yeniliklere kapılıp deli danalar gibi savrulmanın tehlikelerini de öğrenmiştim. Türk şiirinin anacaddesinde, açabilirsem, kendi açtığım patikada yürüyecektim; sırf yenilik olsun diye gelip geçici yeniliklerin peşinde koşmayacak, Türk şiirinin “boyalı kuş”u olmayacaktım.

Yaşama programım iyice belirmişti: okuldaki derslerden işime yarayanları izleyecek, sinemateklere ve Champolion Sokağı’ndaki sanat ve deneme filmleri gösterilen sinemalara gidecek, çılgınca okuyacak, geceleri kahveleri dolaşacak ve artan zamanda uyuyacaktım. Öyle yaptım. Bu arada dilsel idman yapmak amacıyla Yves Bonnefoy’nın şiirlerini çevirmeye başladım. Paris’te bulunduğum ilk dönemde (1965-1966) pek az şiir yazdım. Masa üzeride dağılmış saat parçalarımın hepsi yerine takılmamıştı. Zamana gereksinimim vardı. Belki bu böyle on yıl kadar sürecekti. Sürebilirdi, sürsündü.

1985 yılında yayımlanan, bir bölümüyle 1965 yılı öncesini, bir bölümüyle Paris’te yazdığım şiirleri kapsayan Eski Şiirler adlı kitabımın önsözü Paris dönemimi çok iyi özetler: “1965-1966 yılların da Paris’te yaşadığım o kısa dönem, düşünsel ve duygusal yaşamımın en hareketli, en dikenli, bazı şeylerin yıkılıp yerine başka şeylerin kurulduğu sancılı bir dönüşüm ve değişim sürecidir. Sirkeci Garı’nda trene binip yola çıkan ben ile Karadeniz vapurundan Sirkeci rıhtımına inen ben arasında, kökende büyük bir değişiklik olmasa da, bir durum, bir konum ve davranış, bir bakış açısı farkı vardır. Vardır, ama sürekli olan sürmektedir.”

Ama artık hiçbir şey olduğu gibi değildi.

1966 yılının temmuz ayında Türkiye’ye ve Aydın’a döndüm. Evin önünde taksiden indiğimi gören üç yaşındaki oğlum balkondan, “Çocuklar benim de babam var, babam geldi!” diye bağırdı. Bu haykırış, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının habercisiydi. Artık oğlumdan ve eşimden ayrılamazdım. Tasarladığım gibi Paris’e geri döneceksem, onlar da yanımda olacaktı. Bu nedenle Millî Eğitim Bakanlığı’nın açtığı bütün burs sınavlarına girdim. Çoğunu kazandım, aslında hepsini kazandım, ama bir daha burs verilmedi bana. Ya kazandığım sınav iptal edildi ya da şöyle bir mektup aldım bakanlıktan: “… tarihinde yapılan sınavda başarılı olmak için gereken notu aldınız. Bakanlığımız sizi üçüncü sırada göstermeyi uygun görmüştür.” Sıram hep burs sayısından bir sonra gösterildi. Türkiye Radyo-Televizyon Kurumu’nda çalışırken yurtdışına çıkmam yasaklandı. Bu yasak 1975 yılına kadar sürdü ve kaderin cilvesine bakın ki TRT’yi Demokratik Almanya’nın başkenti Doğu Berlin’de temsil edecek olan kurulda bulunmam için bu yasak kaldırıldı.

Aradan dokuz yıl geçtikten sonra, Berlin’den Paris’ e gittim. Paris yerinde duruyordu. Ama ben değişmiştim. Paris’te iki kişiydim. Biri 1965-1966 yıllarında bu kentte yaşamış olan bendim, bu ben yanımdaydı ya da değildi, ama onu arıyordum. Bir büyü yitmişti. 1975’ten, özellikle de 1980’den sonra neredeyse her yıl (bazen birkaç kez) Paris’e gittim. Bazen birkaç gün, bazen birkaç hafta, bazen birkaç ay kaldım. 1986 yılında, gene Fransız bursuyla, Paris’te 1965 benzeri bir yıl geçirdim. Bu da gene bir tür şiirsel, politik hiza ve istikamete bakma fırsatı oldu.

Hemingway, Paris Bir Şenliktir’in, son sayfasında şöyle yazar: “Paris’in sonu yoktur, orada yaşayan herkesin başka başka anıları vardır. Kim olursak olalım, Paris nasıl değişirse değişsin, ne gibi güçlüklerle ya da kolaylıkla ulaşılırsa ulaşılsın, sonunda hep oraya döndük. Paris buna her zaman değerdi, çünkü ona ne verirseniz verin karşılığını alırdınız mutlaka. Fakat çok yoksul, çok da mutlu olduğumuz ilk günlerde Paris böyleydi işte.”

Bu satırlar benim en çok kıskandığım, keşke ben yazmış olsaydım dediğim cümlelerdir. Ama ben bu satırları öylesine çok seviyorum ve kullandığı sözcükler benimle öylesine örtüşüyorlar ki bu yazıyı ben kendi yazım sayıyorum.

Aradan geçen süre içinde, bekâr arkadaşlarım evlendiler, çocukları oldu, Jacky ile Jean-Claude gibileri boşandılar, kimileri öldü, kimileri intihar etti, bana, “Özdemir Amca” diyen bir genç kız bile intihar etti.

Anlattıklarım, benim Paris’imin çok küçük bir parçası. Örneğin, Komüncü çocuklarının ve torunlarının gittiği, benim de pazar şenliklerine katıldığım XIII. ilçedeki kahve belleğimin, yüreğimin bir yerinde duruyor.

Bir söyleşide de söylediğim gibi, Türk şiiriyle evliyim, Fransız şiiri ebedi sevgilimdir.

Bu yazı  ısmarlama yazıldı. Fransa’da bir ortak kitapta yayımlanmak için. Yayımlanır, yayımlanmaz, bilemem. Bunlar ne anılar, ne de bir öykünün satırları. Yaşadıklarım, ama anı değil; ama öykü de değil, içinde yapıntı öğesi yok. Yıllardır yapmak istemediğim bir şeyi yaptığım için içimde büyük bir tedirginlik var, sanki istemeden mahrem yerlerim görünmüş gibi ya da teşhircilik yapıyormuşum gibi. Şiirde yazarın örtme olanağı vardır, şair örterek açar; ama düzyazıda her şeyi açmak zorundasınız, kapatmak için bile açmak zorundasınız.

Yazdıklarımı son kez okuyunca, mademki Fransa’da yayımlanacak, Türkiye’de neden yayımlanmasın diye düşündüm.

Dilerim bu son olur.

[i] Adam Öykü, Kasım-Aralık 1999; Gördüğünü Kitaba Yaz, Kaynak Yayınları, 2.baskı, 2015