HELAL SAHTECİLİK (!)…

Gazete yazılarımda edebiyatçı kimliğimden, edebiyatçı yazısından özellikle uzak durmaya çalışıyorum. Kuşkusuz bir başka kişi ya da ikizim yazmıyor gazete yazılarımı. Ancak iki su arkı arasında söylem (discours) ve üslup farkı var. Edebiyatçı olarak, hakemsiz oynanan futbol oyununun (yazma eyleminin) içinde oyuncu olarak bulunurum. Gazete yazarı olarak, hakemli ve kurallı oynanan futbol oyununun (toplumsal, siyasal, ekonomik olgular dizgesinin) tribünde oturan seyircisiyim, tanığıyım. Hiçbir şekilde oyuncu değilim, hakem de değilim, görgü tanığıyım.
***
Bugün, kimi yayınevlerinin Avrupa’nın klasikleşmiş kitaplarını İslamileştirmek için baş vurdukları sahteciliği bir kez daha ele alacağım.
Artık yazınsal çeviri (edebi tercüme) sanatı bilim sayılıyor. Çeviribilimde kimileri çevirmenin çevirdiği metni babasının malı gibi kullanma hakkı olduğunu düşünüyor. Onlara göre çevirmen özgün metni kısaltabilir, ona ekler yapabilir, hatta o metinden hareketle bir başka metin üretebilir, uyarlayabilir (adapte edebilir). Kendi amacına uygun bir metin üretebilir.
Ancak, yaptığı bu işlemler konusunda okuru bilgilendirmesi ve nedenini açıklaması gerekir. Etik açıdan böyle düşünüyorlar.
Açıkça söylemek gerekirse, epeyce kitap çevirmiş biri olarak böyle bir yöntemi kabul edemem. Kitaplarımın bu türden bir çevirmen tarafından çevrilmesine de izin veremem. Zaten yayınlanmadan önce aylarca kontrol ederim çevirileri. Çevirmene sınırsız özgürlük tanıyanlar, kitapların yazarlarının telif haklarını akıllarına getirmiyorlar. Aklı başında hiçbir gerçek yazarın böyle bir uygulamaya izin vereceğini sanmam.
Geriye ölü yazarlar kalıyor ki onlar da ölümlerinden sonra 70 yıl koruma altındalar. Özgürlükçü çeviri yandaşlarının ve İslamcı mütercimlerin koruma altında olmayan metinleri de babalarının malı gibi kullanabileceklerini sanmıyorum. Çünkü yazarın mensup olduğu ülkeler, ulusal zenginliklerini, kültür hazinelerini korumak için engel çıkartabilirler.
İslamcı televizyonlar, Darwin’in evrim teorisini yansıtan bütün yabancı belgeselleri seslendirme metinlerini İslamileştirerek yayınlıyorlar.
***
70’li yıllarda, TRT Televizyonu’nunda “Küçük Ev” dizisini yayına koymuştuk. 19.yüzyılda bir ABD çiftçi ailesini anlatıyordu dizi. İki kızı olan bir dindar ailenin hayatı. Dizi çok beğenildi ama muhafazakar basında homurtular yükseldi: “TRT Televizyonu’nda Hıristiyanlık propagandası yapılıyor !” Yanılmıyorsam bir Adalet Partili milletvekili soru önergesi bile verdi.
Bunun üzerine beni TRT Yönetim Kurulu toplantısında sorguya çekti üyeler. Ben filmi şöyle savundum : Film neyi savunuyor, neyi koruyor, neyi övüp neyi yeriyor, bir ona bakalım: Film sabır, çalışkanlık, alçakgönüllük, merhamet, sevgi gibi insani erdemleri övüyor, kıskançlık, açgözlülük, yalancılık, kin gibi kusurları yeriyor. İnsanlara sevgi ve saygıyı aşılamaya çalışıyor. Film bu özelliklere sahip olduğu için Hıristiyanlık propagandası yaptığı ileri sürülüyor. Peki İslam dini filmin söylediklerinin tam tersini mi buyurmakta ? Hayır, aynı şeyleri, aynı erdemleri savunuyor, aynı kusurları eleştirip men ediyor.
Yönetim Kurulu “Küçük Ev”i yayından kaldırmadı.
***
Büyük yapıtlar evrenseldir, dini ve milleti yoktur. Sadece dilleri ayrıdır. İşin temelini “Küçük Ev” savunmamda söylediklerim özetliyor. Gerisi yobazlık faslına girer.