HESAPLAŞMA BÖYLE OLUR

Yayınevlerinde editörlük, yayın yönetmenliği yaptığım dönemde sadık kaldığım bir yayın bir programım vardı. Amaçlarımdan biri edebiyat içi yazarlık eğitimi idi. Yayınladığım yazarlar sadece okurları hedeflemesin, yazarlara da örnek olsun istiyordum. Böyle bir yığın kitap yayınladım. Ama hepsini değil. Can yayınları, son zamanlarda yayınladığı kitaplarla sanki benim yarım bıraktığım programı tamamlıyor. Robert Walser’in “Taner Kardeşler”ini, Alessandro Barricco’nun “Emmaus”unu ve Uwe Timm’in “Kardeşimin Gölgesinde”sini yayınladı.
***
“Kardeşimin Gölgesinde”, edebiyat tarihinin çöplüğüne atılacak kitapların yüz binler basıldığı bir dönemde, sadece 2000 adet basılmış. Robert Walser 2.000, Alessandro Barricco da 1.000 adet. Yüz üzerinden, 99 kez hayır, 1 kez evet diyen ben, yüz bin satanları değil, 1.000-2.000 basılan kitapları okuyorum. Okur dostlarıma da sürüden ayrılmalarını tavsiye ederim.
Uwe Timm, Hitler rejiminde Waffen-SS’e katılan ve 1943’de Rus cephesinde ölen ağabeyi Karl-Heinz’in geride bıraktığı mektuplar ve tuttuğu günce aracılığıyla Nazi yanlısı ve savaş gönüllüsü olmayı sorguluyor. Sorgulama öyle cafcaflı teatral jest ve mimiklerle değil, hatta suçlayarak değil, anımsayarak, küçük anıları tekrarlayarak.
Öyle bir hesaplaşma ve yüzleşme ki yazar hiç zorlamadığı halde okur kendini de çağıyla yüzleşirken buluyor:
***
“Alman askerleri ortadan kayboldular, üniformalarını çıkarıp sivil kıyafetlere bürünmüş ve tanksavar silahlarıyla karabinalarını üst katta öylece bırakmışlardı. Bir Amerikan tankı, köprüyü kapatsın diye konulmuş kaldırım taşları yüklü mobilya römorkunu yavaşça kenara itti. Hemen ardından kapı çalındı ve aralarında annemin de olduğu ürkek kadınlar kapıyı açtılar, dışarıda üç Amerikan askeri duruyordu. Bir tanesi siyahiydi. Coburg’da Üçüncü Reich böyle sona erdi.” (s.62)
“Daha iki gün önce korkulan ve saygıyla selamlanan kahverengi üniformalı bölge yöneticisi Feitmaier yol kenarındaki olukta durmuş, sokağı süpürüyordu, bu sırada cipler onun yanı başından geçtiler ve adam kaldırıma sıçramak sorunda kaldı, üstü başı çamur içinde.” (S.62)
Tabii, Hitler dönemi kahraman (!) zalimlerinin, kasaplarının hepsi Feitmaier gibi değildi. Büyük bir bölümü, büyük bir zevkle katıldıkları ve yönettikleri katliam şölenlerinin hesabını vermekten, “verilen emirlerini yerine getirmek” bahanesi sayesinde kurtulmuşlar ve “yeniden yargıç, tıbbi bilirkişi, polis ve profesör olmuşlardı.” (S.118)
İnsanlık tarihinin binlerce yıllık ihanet ve utanç örnekleri bunlar!
***
“Önemli olan, birinin, tamamen kendisi, tek bir insan, bu belirli tek insan olma cesaretini göstermesidir, tek başına Tanrı’nın önünde, tek başına bu muazzam zahmeti çekerek ve bu muazzam sorumluluğu taşıyarak. (Soren Kierkegaard)”. (S.128)
Hayır demeyi beceren özgür insanlar tek başlarına gezerler, ne eyleyeceklerse tek başlarına yaparlar. Çünkü onur ve sorumluluk tek kişiliktir. Ve onlar, kimliksiz, tekil, yekpare kalabalığa asla güvenmezler. Tek ve özgür insan olma mertebesine erişmiş çoğul azınlıkla birlikte yürürler. Zorbalık döneminin pis iktidarı sona erer ermez, kiralık bedenler ve ruhlar üniformalarını çıkartıp onların (hayır diyebilenlerin) peşine takılırlar. Gizlenmek için! Gizlenirler de…Ama biz onları çipil gözlerinden, kirli ellerinden ve çirkef kokan gölgelerinden tanırız! Tarihte böyle olmuştu, böyle olacak!