HIYARLIK TARİHİ ÜZERİNE

Akit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak’ın yıllar önce “Bizi Şanar Yurdatapan ile Murat Belge meşrulaştırdı” dediğini anımsıyorum. İnternette bu cümleyi ararken Neslihan Savaş’ın “Ortak Payda” (İstanbul, Bia Haber  Merkezi, 17 Kasım 2004, Çarşamba 00:00)  adlı bir yazısına rastladım.  Televizyonda söylendiğini anımsadığım ama bulamadığım  o cümleyi dolaylı yoldan da olsa doğrulatan bir yazı:[ORTAK PAYDA

Ortak Payda  sivil toplum projesinin ürünü olan  “Ortak Payda, Yeşil-Kırmızı, Kırmızı Yeşil Denemeler”, Şanar Yurdatapan  ile  Abdurrahman Dilipak’ın 24 konu başlığı altında toplanmış denemelerinden oluşuyor.

Yurdatapan ile Dilipak’ın birlikte hazırladıkları ve İnkılâp Yayınevi tarafından yayımlanan kitap, Türkiye’nin birçok sorunu hakkında sivil toplum kuruluşlarının hangi ortak paydalarda buluşabildiğini gösteren yazılardan oluşuyor.

Dilipak ile Yurdatapan’ın birlikte yazdıkları bu üçüncü kitapta, aralarında  Hüseyin Hatemi, Akın Birdal, Ragıp Duran, Hrant Dink, Baskın Oran, Melda Keskin, Nuray Mert, Ece Temelkuran, Aydın Engin, Murat Belge  ve  Hüsnü Öndül  gibi isimlerin de bulunduğu 24 kişinin denemelerle ilgili görüş ve yorumları da yer alıyor.

 İki zıt kutuptan demokrasi ve barış çağrısı :

Bugün (Çarşamba) Pera Palas Oteli’nde yapılan tanıtım toplantısında konuşan Şanar Yurdatapan,  bir yıldır süren çalışma sırasında altı bölgede toplantılar yaptığını ve bunların sonuncusunun 27-28 Kasım’da gerçekleştirileceğini söyledi. Kurumlar ve kişilerin hazırlanan web sitesine görüşlerini bildirebileceğini ifade eden Yurdatapan, bu toplantılarda sivil toplum kuruluşlarının da ortak paydasının belirlenmeye çalışılacağını kaydetti. Yurdatapan, görüşlerin de küçük bir kitap olarak bastırılarak meclisteki milletvekillerine dağıtılacağını belirtti.

24 ana başlığın her biri için bir yazı kendisinin, bir yazı Dilipak’ın kaleme aldığını söyleyen Yurdatapan, birbirlerinin yazılarını okumadıklarını, kararı okuyucunun vermesini istediklerini kaydetti.

Abdurrahman Dilipak  ise, bunu bir empati hareketi olarak düşündüklerini, çok farklı ve radikal uçlardaki insanlar olarak görülseler de aynı ülkede yaşadıklarını ve birçok ortak değerleri olduğunu ifade etti. Maksatlarını “ittifak ettikleri noktadan işe başlamak, ihtilaflarını çatışma sebebi saymamak” olarak açıklayan Dilipak, sorunları çözmeye çalışarak toplumsal barışı getirmeyi amaçladıklarını söyledi.

Kendilerine “Türkiye’deki Kürtlere ya da Süryanilere ne verelim?” sorusunu sormadıklarını; Bulgaristan’daki, Amerika’daki Türkler ve Müslümanlar için istediklerini diğerleri için de istediklerini belirtti. Dışarıdakiler için talep edilenleri, kendi içlerindeki “ötekiler”e çözüm olarak sunabilmenin peşinde olduklarını açıkladı.

Çözüm bekleyen sorunlara “Ortak Payda” desteği: 

“Hak, pazarlık konusu yapılamaz” diyen Dilipak, taleplerin ortak olduğunu, tüm kesimlerin barış, adalet ve özgürlük olduğunu söyledi. Kürt, Süryani,Türk etiketlerindense meseleye “insan” gözüyle bakma gerekliliğini ve öncelikli talepleri ortaya koyduklarını dile getirdi.

Toplantı sırasında, kitapta yorumları bulunan  Hüseyin Hatemi, Ergin Cinmen, Hrant Dink, Orhan Alkaya  da kısa birer konuşma yaparak çözüm bekleyen sorunlara dikkat çektikleri, sivil toplumun istediklerini ifade ettikleri ve entelektüel camiada eksik olan bir girişimi başlattıkları için Dilipak ile Yurdatapan’ı desteklediklerini açıkladı.

Bianet’e görüşlerini aktaran Şanar Yurdatapan, Ortak Payda içinde yer alan konulara halkın da katılmasını amaçladıklarını, yavaş da olsa hareketin yayıldığını söyledi ve ülkeyi yönetenlerin toplumla sürekli ilişki içinde olmalarını istedi. Her yıl bir kitap çıkaracaklarını belirten Yurdatapan, Abdurrahman Dilipak’la bir sonraki çalışmalarının başlarından geçen ilginç yargı olaylarıyla, davalarıyla ilgili olacağını açıkladı.

Abdurrahman Dilipak  ise topluma verilen bu mesajı yasama, yürütme ve yargı erklerinin de dikkate alması gerektiğini ifade etti. Bir projenin parçası olan kitabın bir başlangıç olduğunu kaydetti.

Yapıtta  ayrımcılık,  azınlıklar,  bilim ve üniversiteler,  çalışma yaşamı, çevre korunması,  devlet yapısı, devletin sosyal görevleri,  dış politika,  din ve vicdan özgürlüğü,  düşünce ve ifade özgürlüğü,  etnik farklılıklar-farklı kimlikler,  iletişim,  kültür,  öğrenim-eğitim,  örgütlenme özgürlüğü,  pozitif ayrımcılık,  toplantı ve gösteri yapma hakkı,  yargı, yasal sistem,  yasama,  yaşam hakkı-kişi dokunulmazlığı,  yolsuzluklar,  yürütme  ana başlıkları yer alıyor.(NS/BB)

Ortak Payda İnsanlık, Barış ve Özgürlük:

Gazeteci Abdurrahman Dilipak ve sanatçı Şanar Yurdatapa’nın; biri İslam yazarı, diğeri ateist insan hakları savunucusu olan iki zıt kutbun birlikte hazırladıkları üçüncü kitap Yeşil-Kırmızı, Kırmızı-Yeşil Denemeler ortak dertlere ortak çözümler üretiyor.

Neslihan Savaş 

İstanbul – Bia haber merkezi

17 Kasım 2004, Çarşamba 00:00]

****

Gene internette, yazarların kitapla ilgili ortak açıklamasından bir bölüm de buldum, önsözden bir bölüm de olabilir: “Bu kitap nasıl oluştu? Biz bir ortak payda arıyorduk. Çelişkilerimiz ne kadar çok ve derin olursa olsun, mutlaka bir ortak paydamız olmalıydı. Aynı zamanda ve aynı coğrafyada yaşıyorduk. Birlikte yaşamanın bir yolunu bulmalıydık. Üstelik ortak paydamız olmayan noktalarda bile sabrı, tahammülü örgütleyemez miydik? Yani birlikte yaşamak bu kadar zor bir iş mi idi? Hem de 600 yıl süren bir imparatorluğun çoğul mirası içinden çıkıp gelen bir halk için. Öyle ki, tarihin bu en eski ve zengin uygarlıkları üzerinde yaşayan bir halk olarak eğer bunu başaramayacaksak, yazık bize! Biliyor musunuz, insan aynı yolda yan yana, elele mücadele verdikçe, hiç farkına varmadan yok oluyor korkularının, kuşkularının birçoğu, O’nun pek de “Başka” olmadığını, aynen bizim gibi iki kolu, iki bacağı olduğunu, aynen bizim gibi korkuları, kuşkuları, sevinçleri, dertleri, üzüntüleri olduğunu -çok ayıp ama yeniden- keşfediyorsunuz. Şimdi de bu noktadayız işte. Sivil toplumun ortak paydalarını arayan çalışmada gene yan yanayız. Birbirimizin ne yazdığını okumadan yazacağız, bir başka kişi yanyana getirecek bakacak, acaba ikimizin düşüncelerinin ortak paydası var mı, varsa ne kadar, nereye kadar? Bu sorunun yanıtını ben de merak ediyorum doğrusu. Biri “İslam”, öteki “Ateist” bu iki zıt kutup, dünya görüşleri ne kadar aykırı olursa olsun, insanların “İnsanlık” ortak paydasında buluşabileceğine ve ortak dertler için ortak çözümler bulunabileceğine örnek oluşturuyorlar.”

 Ortak Payda 2004 yılında İnkilap Kitabevi tarafından yayınlanmıştı. Ama Şanar Yurdatapan (Marksist Sol) Abdurraman Dilipak (Militan İslamcı) ortaklığı daha önceye dayanıyordu ve Hüseyin Hatemi, Akın Birdal, Ragıp Duran, Hrant Dink, Baskın Oran, Melda Keskin, Nuray Mert, Ece Temelkuran, Aydın Engin, Murat Belge, Hüsnü Öndül, Orhan Alkaya  gibi çoğu Yeni Osmanlıcı, İkinci Cumhuriyetçi, müstakbel Yetmez Ama Evetçi, “Liboş” denen liberaller tarafından destekleniyordu. Bu “Safoğlan” ile “Akrep” dostluğu ne zaman sona erdi doğrusu hatırlamıyorum. Cumhuriyet’e karşı düşmanlığa varan patolojik travma sahibi Safoğlanların, bu izdivaçtan kârlı çıkacak olan Mürteci Akrep tarafından mutlaka kazıklanacağını biliyordum.

Mürteci Akrep’in Cumhuriyet düşmanı olmasının anlaşılmaz bir yanı yok, peki ama Safoğlan neden Cumhuriyet’e düşmandı?  Safoğlan’ın;  ayrımcılık,  azınlıklar,  bilim ve üniversiteler,  çalışma yaşamı, çevre korunması,  devlet yapısı, devletin sosyal görevleri,  dış politika,  din ve vicdan özgürlüğü,  düşünce ve ifade özgürlüğü,  etnik farklılıklar-farklı kimlikler,  iletişim,  kültür,  öğrenim-eğitim,  örgütlenme özgürlüğü,  pozitif ayrımcılık,  toplantı ve gösteri yapma hakkı,  yargı, yasal sistem,  yasama,  yaşam hakkı-kişi dokunulmazlığı,  yolsuzluklar,  yürütme  erki konularında elbette kaygıları olacaktı. Ama bir Marksist’in, mürteci İslamcılık’ın aynı kaygıları paylaşabileceğine inanması inanılır gibi değildi. İslamcı yüzlerce yıldır Şeriatten başka hiçbir şeyle ilgilenmemişti ama bu çıplak gerçeği bizim Safoğlan bilmiyordu. Nitekim, Akit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak’ın yıllar önce “Bizi Şanar Yurdatapan ile Murat Belge meşrulaştırdı” diyerek Akrep’in amacına ulaştığını veciz bir şekilde dile getiriyordu. Hesap kapanmıştı.

Bugün vıcık vıcık demokrasi kokan nutuklardan, siyasî hayattaki  demokrasi edebiyatından bıktığımı, hatta nefret ettiğimi söyleyebilirim.  Demokrasinin kalesi sayılan Batı Avrupa’nın içine yuvarlandığı  zillet  ve ikilemi gördükten sonra demokrasi konusunda çok da olumlu şeyler söylemek mümkün olmasa gerekir. Batı demokrasisi  liberal ekonominin siyasal aygıtı olarak anlam ifade etmektedir. Ben  demokrat değilim, bir başkasının demokrat olması beni rahatsız etmez  o kadar. Bunun temel sebebine gelince demokrasinin referansı  Vahiy değil. Ben halkoyunu hakikatin kaynağı ve ölçüsü olarak kabul etmiyorum. Eğer bir şeyi bir şeye uydurmak gerekirse uyması gereken din değil demokrasidir. (Sosyo-Politik Yaklaşım Dergisi, s. 65)”

Yukarıdaki cümleler Abdurrahman Dilipak’ın ağzından çıkmış, ben de Sivas’ı Anımsamak (Varlık Dergisi, Temmuz 1998)[i] adlı yazıma almışım. Peki yukarıdaki cümleleri söyleyen biriyle işbirliği yapılır mı?

Soytarılıklar  bu türden  Safoğlanlıklarla sınırlı değil: Refah Partisi’nin,  Budala Sol’un ikiye bölünmesi yüzünden, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını (1994, %25,19’luk oy oranı ile ) kapmasıyla  birlikte medya aleminde sayısız şabalofluklara tanık olundu. Hey gidi günler hey!

Ali Kırca namlı zat ünlü Siyaset Meydanı’nda “Demokrasi İslamla Çelişir mi?”, “Laiklik İslamla Uzlaşır mı?”, “Şeriatta Parlamento Var mı?” misillû dahiyane (!) başlıklar altında Cumhuriyet’i tartışmaya açtı ve Mürteci İslam’ın saldırılarının önüne attı. Cumhuriyet’in bütün kurum ve kuruluşlarını müslümanlık sınavına soktu. Ve Ali Kırca bütün bu işleri “Düşünce Özgürlüğü ve Demokrasi” adına yaptı ve Dilipak gibi mürteciler bu fırsatların tadını iyice çıkardılar. Bu programlarda İslam ve İslamcılar değil Cumhuriyet ve Demokrasi sorguya çekiliyordu.

Bunların üzerine “Tartışılmaz olanı tartışmaya açamazsınız!” diye feryat ettim.

Berran Tözer’in benimle yaptığı söyleşinin (“Cumhuriyet Üzerine Söyleşi”) sonunda şunları söylemişim: “Cumhuriyet’in vehimlerini kabul ediyorum. Nasıl vehim yapmasm ki ama? Kurulduğu andan itibaren içten, dıştan muhalefet değil yıkıcı faaliyetler bitmemiştir. Cumhuriyet İslam dinine karşı değil. Ama bunlar  dini siyasi bir partiye dönüştürmek istiyorlar. Ülkenin eriştiği zenginlikten alamayan, demokratik yollarla kendini savunamayan kültürel düzeyi düşük bir halk yığınının politik yollarla kandırılmasına göz yummak devletin hakkı değildir. Gerçekten demokratikleşemedik ki bütün normlar karşısında sınavdan geçmiş olalım. Barış içinde yaşayacaksak, Cumhuriyet’in temel ilkelerine uyacağız! Televiyonlarda  Cumhuriyet ve laiklik, şeriat açısından tartışılıyor,  hem de televizyonculuktan anlamayanlar tarafından.” (Hürriyet, 18 Nisan 1999)[ii]

 Fatih Altaylı ile Murat Bardakçı hangi müsibete hizmet için  Cübbeli Ahmet’i ünlendirdiler?

Şimdi, “Bedavacılık, Sıtma ve Sulfata” başlıklı ve 1995  yılında yszdığım şu yazıyı okuyalım:

“Benim görüşüme göre, Türkiye’nin 1995’e uzanan topludurumunun en önemli sorumlularından biri, ülkenin toplumsal ve dinsel yapısıdır. Bu yapı, Batı tipi “birey’in ortaya çıkıp gelişmesini bütün kurumlarıyla engellemiş ve engellemektedir. Müslüman toplumlarda bağımsız birey yoktur, dolayısıyla da bireysel düşünce yoktur. Türkiye bu engeli laik düzen düşüncesiyle aşmaya çalışmıştır. Başka Müslüman toplumlarda görülen “birey”ler ise bu noktaya pozitivist düşünceye açık olmaları oranında varmışlardır.

1995 yılının nisan ayında topluma baktığım zaman neler görüyorum: Yeni Osmanlıcılar, II. Cumhuriyetçiler, köşe dönmeciler, küreselleşmeciler, pro-Kürtler, yuppieler, magandalar bir yandan, şeriatçılar bir yandan, Türkiye’nin tarihsel faturasını (1071-1995 arası) Türkiye Cumhuriyeti’ne ve onun kurucusu Kemalizm’e ödettirmek istemektedirler. Yani “meccanilik” yapmaktadırlar.

Yeter artık!

Dürüst ve onurlu olmak istiyorsak, geçmişten yalnızca ders alalım!

1995 yılında “insan” ve “adam” olmanın ölçüsü belli; hiza ve istikamete oradan bakalım:

Batı tipi parlamenter demokrasi, laik ve sosyal hukuk devleti, insanın temel hak ve özgürlüklerinin gerçekten yaşandığı toplum, bireyin kendi inanç ve düşüncesini özgürce yaşayıp dile getirebildiği toplum, her türlü azınlığın (din, soy, dil, kültür, siyasal, vb) çoğunluk gibi yaşayabileceği, hak sahibi olabileceği bir toplum, bireyin Tanrı ve din karşısında özgür olabileceği bir toplum… Bunlara istersek başka istasyonlar da ekleyebiliriz.

Ancak, TBMM’de oylanarak beş dakika içinde kolayca yürürlükten kaldırılabilecek (doğal olarak böyle olması gerekir) Terörle Mücadele Yasası’m kıyasıya eleştirmeden önce ya da sonra, şu soruların da gerçek ve gerçeğe yakın yanıtlarını düşünmemiz iyi olur: Türkiye ve dünyada insanların yüzde kaçı demokrasiyle ilgileniyor; Türkiye ve dünyada kaç kişi “düşünceyi ifade özgürlüğü”ne gerçekten gereksinim duyuyor? Kitle iletişim araçlarının hayatımıza etkisine bakarak, bu sayı ve yüzdeler önümüzdeki yıllarda azalacak mı, çoğalacak ıuı ? Günümüz topludurumunun koşullannda insanlar nasıl bir toplumda yaşamak zorunda kalacaklar: demokratik ya da totaliter?

Bunların da yanıtlarım düşünmek, bulmak ve bulgulara (varsayımsal bile olsalar) göre davranmak zorundayız. Yani düşünmek zorundayız!

Düşünceyi ifade özgürlüğü kendisine indirgenemeyecek bir özgürlüktür. İki yüzyıllık geçmişi olan bu özgürlük, ancak son çeyrek yüzyılda evrensel demokratik toplum modelinin vazgeçilmez öğesi olup yaygınlık kazanmıştır. Bu nedenledir ki Türkiye, Birleşmiş Milletler’e ve NATO’ya girerken bu özgürlük özel pazarlık konusu olmamıştır.

Bu özgürlüğü ele geçirmek mi istiyorsunuz, bu özgürlüğü elden kaçırmamak mı istiyorsunuz, bu özgürlüğü savunmak mı istiyorsunuz ? Öyleyse “yazı” toplumunu, yazılı kültürü savununuz! Çünkü “söz ve görüntü” geleceğin faşist ve totaliter toplumunun lokomotifidir. Şimdi geldik ailedeki eğitime, okullardaki eğitime, toplum içi eğitime… Demek ki, artık, düşünceyi ifade etme özgürlüğünü gerçekten konuşabiliriz! Gerçek suçun, düşünceyi ifade özgürlüğünü engellemek ve yok etmek olduğunu anlayıncaya kadar!”[iii] (Yine Düşünce Özgürlüğü, Yine Türkiye” Can Yayınları,1995. s.76)

Aradan tamı tamına 21 yıl geçmiş! Menim21 yıl önce gördüklerimi hâlâ görmeyenler var!

Çok yazık!…………..

Özdemir İnce

24 Mayıs 2016

[i] Özdemir İnce, Yaşasın Cumhuriyet, Telos Yayıncılık,1999; Mahşerin Üç Kitabı,  Doğan Kitap, 2005.

[ii] Özdemir İnce, Yaşasın Cumhuriyet, Telos Yayıncılık,1999; Mahşerin Üç Kitabı, Doğan Kitap, 2005.

[iii]Yine Düşünce Özgürlüğü, Yine Türkiye” Can Yayınları, s.76

Özdemir İnce, Yaşasın Cumhuriyet, Telos Yayıncılık,1999; Mahşerin Üç Kitabı, Doğan Kitap, 2005.