İKİ ESKİ YENİ YAZI

Bir süredir yurt dışındayım. Bu nedenle biri 2008 öteki 1994 tarihli iki eski yazıyı ısıtıp önünüze koyacağım. Ama ikisi de ne bayat ne de kokmuş:

***

VAROLUŞCU FETHULLAH GÜLEN[i]    

Zaman gazetesinin Fethullahçı yazıcıları şeyhleri konusunda iyice azıttılar. Bunlardan Ali Ünal (1 ve 2 Mart 2008) Jean-Paul Sartre ile Fethullah Gülen’in sorumluluk “telakkileri”ni (anlayışlarını) özdeşleştirmeye kadar vardırıyor işi. Bu iddia doğru (!) ise, o zaman, AKP’nin sadaka ekonomisini İslamcı Komünizm olarak tanımlayabiliriz artık !

Fethullahçı değil mi uydurur uydurur Fethullahça söyler !

Zırvalamak konusunda Fethullahçının Türk’ü, ecnebisi fark etmiyor, hepsi zırvalıyor ! Ecnebiler para karşılığı kitap yazdıkları, konferans verdikleri için zırvalamak umurlarında bile değildir. Türkler de “taliban” ve “mürit” zaten…  Örneğin Belçikalı  bir profesör, Rik Coolsaet bir kitabında Felhullah Gülen’i “Türk milletini ‘yenileyen’ liderlerden biri olarak tanıtıyormuş (Zaman, 03.03.08). Bu gidişle “yaratan” da olur, olacak. Parasıyla değil mi?

Ama asıl ilginci, ABD’nin Texas eyaletinin Houston Rice Üniversitesi’nden Karşılaştırmalı Dinler Hocası Jill Carroll’un “Medeniyetler Diyaloğu : Gülen’in İslami Öğretisi ve Hümanist Söylem” (A Dialogue of Civilisations: Gülen’s Islamic Ideals and Humanistic Discourse) adlı kitabı. Mürit yazıcılardan Ali Ünal almış sazı eline, felsefi terminoloji (!) de kullanarak  kitabı öve öve bitiremiyor. Yazısında bir yığın ünlü ad, Mevdudi, Kant, Karl Popper, Immanuel Kant, John Stuart Mill, Konfüçyüs, Eflatun ve Jean-Paul Sartre… Fethullah Hoca’nın bu insanların hepsiyle akrabalığı varmış…  Ötekilere karışmam ama Jean-Paul Sartre benim alanıma girer. Bu nedenle biraz Varoluş (Existantialiste) felsefesine değinelim.

Sartre’cı Fethullah Gülen zırvasını anlatabilmek için, “Öz mü varlıktan önce gelir yoksa varlık mı özden önce gelir ?” sorusunu yanıtlamak zorundayım. Zaten Sartre’cı tanrıtanımaz (ateist) varoluşluğun temel sorusu, temel sorunsalı da budur ?

Sartre, varlığın, varoluşun (l’être) özden (l’essence) önce geldiğini söyler. Oysa tektanrılı dinler bunun tersini ileri sürer : Öz, varoluştan önce gelir. Bunun anlamı şudur : Tanrı insanı tasarlamış ve buna göre yaratmıştır. İnsan yaratılmadan Tanrı’nın kafasında bir insan düşüncesi (fikri) vardır. Daha harbi söylemek gerekirse, varoluşculuğa göre, insanı Tanrı değil, kendisi yaratmıştır, yaratabilir, yaratmak zorundadır.  İlkin insan vardır; yani insan önce dünyaya gelir, var olur, ondan sonra tanımlanıp belirlenir, özünü ortaya çıkartır. İnsan kendini nasıl yaparsa öyle olur! Varoluşculuk, Tanrı’nın yokluğunu kanıtlamakla uğraşmaz, daha doğrusu onun varlığı-yokluğu ile ilgilenmez onu.

Fethullahçıların kiraladığı bir yazar (Jill Carroll), özgürlük, sorumluluk, sorumluluk bilinci, ahlak, ideal gibi varoluşcu kavram ve birimleri “Hocaefendi”nin metinlerine yamayarak ona Jean-Paul Sartre’ın yanında modern bir felsefi makam icat etmiş anlaşılan. Fethullah Hoca, Allah ve Hazret-i Muhammed’i inkar etmeden Sartre’ın yayına oturamaz. Ya Allah ve Hz.Muhammed ya Sartre ! Bu işlerde öyle abrakadabra avantası yok !

Pek yakında, Fethullah Hocaefendi’nin müzik konusundaki ileri fikirleriyle Stravinski ve atonal  müzikçiler ile aynı çizgide olduğunu ileri süren kitaplar yayınlanırsa hiç şaşırmam. Dahası, içinde Giacometti, Salvador Dali, Picasso ve Miro’nun yapıtlarının yer aldığı bir “Hocaefendi Kataloğu” da yayınlabilir. Parasıyla değil mi, bastırırlar parayı ! (Hürriyet, 9 Mart 2008)

***

BARBARLAR[ii]

Kendisi uzun süredir özgün ve gelişmeye açık düşünceler üretemeyen sağ, Marksizmden esinlenen sosyalist ya da komünist yöntemlerle yönetilen ülkelerin bunalıma girip sistem reformlarına, sistem revizyonlarına girişmek zorunda kalmaları karşısında, uzun süredir yitirmiş olduğu özgüvenini kazanır gibi oldu. Dahası, kendini ne oldum delisi bir şımarıklığa kaptırdı. Bu saf ve kadim sağ sosyalist ülkelerin yaşadıkları, karşılaştıkları başarısızlıkları, dahası, bozgunları kendi kazanç hanesine geçirmek gibi gülünçlüklere bile düşüyor. Toplumsal yaşam bir futbol maçı olmadığı için, solun tartışılabilir yenilgisinin kendisine herhangi bir galibiyet sağlayamayacağını, nedense anlamakta güçlük çekiyor bu sağ.

Bu “anlama güçlüğü”nün somut kanıtını özellikle ülkemizde görüyoruz. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya’nın dağılmasının, bu iki ülkenin öteki sosyalist ülkelerle birlikte uyguladıkları ekonomik sistemi gözden geçirmek zorunda kalmalarının Türkiye’nin ekonomik sorunlarını çözmesinde, toplumsal sıkıntılarını aşmasında olumlu bir katkısı olmadığını anlamak gerekiyor.

Solun yaptığının tersini yapmayı geleneksel düşünce biçimine dönüştürmüş olan Türkiye sağ düşüncesi, bütün görünümleriyle tam bir bozgunu ve iktidarsızlığı sergiliyor. Bir ülkede politik sağın, seçim yoluyla olsa bile, iktidarda bulunması onun düşünsel, etik ve estetik iktidarı da elinde bulundurduğu anlamına gelmez. Sağ düşünce iki yüz yıldır el kesesinden geçiniyor, yani kendine rakip saydığı düşünce ve düşüncelerin göreceli başarısızlıklarıyla göneniyor; ama kendisinin herhangi bir başarısı yok.

Türkiye’de sağ düşünce sosyal bilimler alanında, başta felsefe, sosyoloji ve mantık olmak üzere, acınacak bir ilkellik ve gülünecek bir papağan tekrarcılığı içindedir. Edebiyatın sağı, solu olmaz, ama, sağ düşünceyi benimsemiş edebiyatçıların ne ulusal, ne de uluslararası düzeyde yapıt üretebildikleri görülüyor. İşin aslını bilmeyenler, T.S. Eliot’ın Hıristiyan mistisizmi etkisinde bir şeyler yapmaya çalışan sağcı şiirin bir aşama yapmakta olduğunu sanabilirler; ama bu şiir, içine İslamî deneyim ve kavramların katıldığı Hıristiyan İngiliz şiirinin öykünmesinden başka bir şey değildir, çünkü kendine özgü bir zihinsel yapısı yoktur.

Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi iktidara geldikleri ya da yerel yönetimleri ele aldıkları zamanlarda tanık olduğumuz aynı acınası komiklikleri Refah Partisi’nin ve MHP’nin yönettikleri belediyelerin kültürel uygulamalarında görüyoruz.

Ankara Anakent Belediyesi başkanı Refah Partili kişi “kültür”ün belediyenin görev ve sorumluluk alanı dışında kaldığını ilan edebiliyor. Bunun gerçekten benimsediği siyasal düşüncenin yadsınmaz aczini dile getirdiğini hiç kuşkusuz çok iyi biliyor. Biliyor, ama rest çekerek kabadayılık yapıyor. Sağ güya tarihe sahip çıkar, onunla övünür ama tarih bağlamında da kara cahildir. İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları, 27 ekim 1914 yılında Darülbedayii Osmanî adıyla açılmıştır. Bu seksen yıllık tiyatronun kurucusu İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) Cemil (Topuzlu) Paşa’dır. Günümüzde Bursa Devlet Tiyatrosu kimliğini taşıyan Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’na neden bu ad verilmiştir? Verilmiştir, çünkü bugünkü tiyatronun yerinde bulunan eski tiyatro binasını yaptıran kişi 1879-1881 yılları arasında Bursa valiliği yapmış olan Ahmed Vefik Paşa’dır. Ne var ki, Cemil Paşa gibi, Ahmed Vefik Paşa gibi aydın Osmanlılar sözde tarihsever, gelenekçi ve muhafazakâr belediye başkanlarının ataları arasında yer almazlar; bu belediye başkanlarının Osmanlı ataları başka kişilerdir: Şeyhülislam Ataullah Efendi, Köse Musa Paşa, Kabakçı Mustafa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa vb. Bunlar, yenilikten yana olan Genç Osman’ı, III. Selim’i, Alemdar Mustafa Paşa’yı sevmezler. Atatürk düşmanlıkları Atatürk’ten öncesine dayanır. Bilgisayar kullanma aşklarına bakmayın, bunlar, icadından aşağı yukarı 282 yıl sonra İstanbul’da ilk matbaayı kuran İbrahim Müteferrika’yı da, Said Mehmed Çelebi’yi de sevmezler. Çünkü kitap sevmezler, kitap düşmanıdırlar.

RP’li ve MHP’li belediyelerin kültür ve sanat alanında yapacak hiçbir şeyleri yok (öteki konularda da yeteneksiz oldukları kısa zamanda görülecektir); ancak yıkıcı, yok edici, yadsıyıcı “komiklikler” yapabilirler: tiyatro, galeri, kütüphane, konser salonu ve sokak kapatabilirler, heykel yıkabilirler ve ad değiştirebilirler. Refah Partisi ile MHP’nin sevmediği adlar şunlar: İnönü, Uğur Mumcu, Olef Palme, Yunus Emre, Osman Paşa, Barış, Ahmed Arif, Muhsin Ertuğrul, Tarık Zafer Tunaya. Akıllarınca bu ad ve kavramları Türk halkının zihninden, kültür hazinesinden söküp çıkartacaklar. Şeyh Şamil adı Türkiye’de herhangi bir sokağa, alana hiç kuşkusuz verilebilir; ama devrim şehidi Kubilay’ın anısına yaptırılan parka “Şeyh Şamil Parkı” adı verildiği zaman tarih düşmanlığından başka bir şey yapmamış olursunuz. Yeni bir park yaptırın ve ona istediğiniz adı verin, özgürsünüz. Ama verilmiş adları değiştirdiğiniz zaman demokrasi, özgürlük ve “oy” düşmanlığınızı ilan etmiş olursunuz. Türkiye’de herhangi bir sokak, cadde, alan ve parka Alpaslan Türkeş, Mehmet Akif, Eşref Bitlis, Akşemseddin, Ertuğrul Gazi, Arif Nihat Asya, Dede Korkut, Yaşar Doğu, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Nene Hatun adları verilebilir. Aklı başında hiçbir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı böylesine bir seçime ve adlandırmaya kesinlikle karşı çıkamaz, çünkü bu adlar temsil ettikleri alanlarda önemli adlardır, tarihimizde yer almaktadırlar. Bu gafiller, mümin olduklarını ilan etmelerine karşın, iktidarlarının ebedî olduğu inancına kapılacak kadar cahil ve görmemiş kişiler. Yerlerine bir gün, hiç kuşkunuz olmasın, bir gün mutlaka özgür ve demokrat düşünceli, hoşgörülü ve laik düşünceli insanlar tekrar belediye başkanı seçilecekler. Seçilen ben olsam bu gafillerin, bu görmemişlerin verdikleri adların hiçbirini değiştirmem; kentlerimizde Balo Sokağı gibi, Burçak Sokağı gibi nice ve nedensiz sokak ve cadde adları var, bunlara Refah Partisi’nin, Milliyetçi Hareket Partisi’nin beğenmediği kişilerin, nefret ettiği kavramların, düşman saydıkları değerlerin adlarını veririm. Buna da dünyanın bütün ülkelerinde, bütün dillerinde tarih saygısı ve demokratik saygı denir. Ama Ziya ülHak’ın adını değiştiririm ve o parka, o sokağa, o caddeye Pakistanlı bir şairin adını veririm.

Bu adamlar sabah akşam İslam’ın hoşgörüsünden söz ederler. Ben ne İslam’ın, ne Hıristiyanlığın, ne Musevîliğin, ne de herhangi bir ideolojinin hoşgörüsünden yararlanmak istiyorum. Kişisel ve politik demokratik haklarıma saygı gösterilmesini, bu haklardan doğan zorunluluklara boyun eğilmesini istiyorum. İnsani ve siyasal ilişkiler demokratik ve yasal temellere oturtmak zorundadır; bu temellere herkes saygı göstermek zorundadır. Refah Partili, MHP’li belediyelerin ad değiştirmesi belki yasal bir suç değildir, ama tarihsel bir suçtur, etik bir suçtur, insanlık suçudur. Ankara’nın metropol ilçelerinden Sincan’ın yeni ve Refah Partili belediye başkanı, SHP’li eski belediye başkanının yaptırdığı Lale Anıtı’nı “laleden başka her şeye” benzediği gerekçesiyle yıktırmaya karar vermiş, yıktırma emri vermiş. Kendileri gibi seçilmiş bir belediyenin diktiği, sanatsal değeri olan ve “kamu malı” olma özelliğini taşıyan bir heykeli yıktırmaya ne denir? Hangi meslekten olduğunu bilmediğim, ancak bu kararıyla bir yobaz, bir mürteci olduğunu kanıtlayan belediye başkanı bir sanatçının elinden çıkmış sanat yapıtını, kamu malı niteliği taşıyan bir heykeli yıktırmaya karar veriyor ve bu kararın sanata ve demokrasiye saygısızlık olduğunu bilemiyor; kendisine verilen üç buçuk oyla ne oldum delisi oluyor ve bir Nemrud’a dönüşüyor.

Çiğ, sığ ve hazımsız insanların gerçekten demokrat olmaları çok zor.

Seçimle bir göreve gelmek kimseye zorbalaşmak hakkını vermez.

Batı ülkelerinde sosyal demokratlar ile Hıristiyan demokratlar arasında kabul edilmiş ve paylaşılan insanî, toplumsal, etik ve estetik değerler vardır. Örneğin Paris’te belediye yönetimi sağdan sola, soldan sağa geçer, ama hiçbir belediye başkanı Aragon’un adını, Robespierre’in adını, Ledru-Rollin adını, Descartes adını, Paul Claudel adını ve nice adları verildikleri sokaklardan, caddelerden, metro istasyonlarından indirmez; böyle bir şey yapmak aklına bile gelmez. Çünkü “frustration”un  (ezikliğin) yol açtığı ilkel intikam duygusundan arınmadan uygar olmanın olanağı yoktur. Uygar olmayan insan sabırsızdır, tarih bilinci yoktur.

Önemli olan şudur: Ahmed Arif’in, Behçet Aysan’ın, İnönü’nün adı bir gün yeniden bir sokağa, bir caddeye, bir alana verilebilir mi? Hiç kuşkunuz olmasın yüzlerce sokağa, yüzlerce alana, yüzlerca parka bu adlar ve kültür mirasımıza mal olmuş öteki adlar gene verilecektir. Hiç kuşkunuz olmasın! Yüzlerce lale ve barış heykelleri yapılıp alanlara dikilecektir! Hiç kuşkunuz olmasın! Kendileri olmasa bile çocukları ve torunları, “Ahmed Arif Caddesi, No. 14/6, Keçiören/Ankara” adresine mektup yazmak zorunda kalacaklar ya da bu adresi verecekler. (Dünya Kitap, Haziran 1994)

***

YAMYAMLAR

1994 tarihli yazımdan bir alıntı yapacağım: “Solun yaptığının tersini yapmayı geleneksel düşünce biçimine dönüştürmüş olan Türkiye sağ düşüncesi, bütün görünümleriyle tam bir bozgunu ve iktidarsızlığı sergiliyor. Bir ülkede politik sağın, seçim yoluyla olsa bile, iktidarda bulunması onun düşünsel, etik ve estetik iktidarı da elinde bulundurduğu anlamına gelmez. Sağ düşünce iki yüz yıldır el kesesinden geçiniyor, yani kendine rakip saydığı düşünce ve düşüncelerin göreceli başarısızlıklarıyla göneniyor; ama kendisinin herhangi bir başarısı yok.

Türkiye’de sağ düşünce sosyal bilimler alanında, başta felsefe, sosyoloji ve mantık olmak üzere, acınacak bir ilkellik ve gülünecek bir papağan tekrarcılığı içindedir. Edebiyatın sağı, solu olmaz, ama, sağ düşünceyi benimsemiş edebiyatçıların ne ulusal, ne de uluslararası düzeyde yapıt üretebildikleri görülüyor.”

 Cumhuriyeti tasfiye etmekle görevli AKP’nin entellektüel kapasitesi budur ama gerisinde bin yıllık İslamî komplo yeteneği var. Bu nedenle, aynı ananın (petrodolar zengini Selefilik ve Rabıta ve dolayısıyla Suudi Arabistan ve dolayısıya ABD’nin CIA’sı) memesini emen Fetullah Gülen’in Hizmet Hareketi ile işbirliği yaptı.

Bu  iki süt kardeş ve yapışık ikiz bozuşmasalardı, birlikte Cumhuriyeti belki tasfiye edebilirlerdi. Bu nedenle, 15 Temmuz 2016 girişimi sadece AKP için değil Cumhuriyet için de “Allah’ın lütfu”dur.Çünkü yapışık ikizden biri ölürse ikincisi de yaşayamaz. Bunu bilen ve hisseden AKP işte bu nedenle darbeci FETÖ hareketinin siyasal ayağını ortaya çıkartamaz.

ÖZDEMİR İNCE

28 Temmuz 2017

———————————————————–

.[i] Hürriyet, 9 Mart 2008

[ii] Dünya Kitap, Haziran 1994