İMAM HATİP KAFASIYLA

Keçinin kuyruğu çok önemlidir, hava tahmininde bile işe yarar. Anlatılır: Osmanlı’nın şanlı dönemine ordu sefere çıkmış. Ordugah kurulmuş. Harekete geçmeden önce, Serdar-ı Ekrem sadrazam orduya refakat eden din ulemasını meşveret için otağına davet etmiş. Hücuma geçmek için müsait zamanı sormuş. Meşveretin sonunda keçinin kuyruğuna bakmaya karar vermişler. Keçi kuyruğu meteoroloji uzmanı olarak kullanılmıştır.

 İlim yerine hurafeciliğin ön plana çıktığı bir zamanda, Padişah III.Mustafa;Avusturya İmparatoru büyük Frederik’e elçiler yollayarak, iyi bir müneccim gönderilmesini ister!..Bu istek karşısında Frederik,Osmanlı Padişahı’na ülkesinde müneccim olmadığını bildirerek şöyle der:  ”İlim en büyük müneccimdir…”

III. Mustafa hakkında bilgi: Başa geçtikten sonra sadrazam Koca Ragıp Paşa‘yı görevde bıraktı. Malî durumu düzeltmek için sarayın giderlerini azalttı ve yolsuzlukların üzerine gitti ancak başarılı olamadı. Orduda topçu sınıfını düzeltmek için Baron de Tott‘a “Sürat topçuları” adında askerî bir birlik kurdurdu. Rusların 1770’te Çeşme‘de Osmanlı donanmasını yakmaları üzerine yeni bir donanma hazırlanmasına çalıştı. Bu donanmanın subaylarını yetiştirmek üzere 1773 yılında Mühendishane-i Bahr-i Hümayun‘u kurdurdu. (Aslında bu genel bir yanlış olup Mühendishane-i Bahr-i Hümayun 1775 yılında I. Abdülhamid zamanında kurulmuştur.) Laleli Camii‘ni yaptırdı. Ayrıca depremde yıkılan Fatih Camii‘ni yeniden yaptırdı.

Saltanatının son dönemine 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı hâkim oldu. III. Mustafa ordusunun zayıflığını bilmekle beraber II. Katerina döneminde Rusya‘nın Lehistan‘a yaptığı müdahaleler yüzünden Rusya’ya karşı savaş ilan etti. Savaş sırasında Baltık Denizi‘nden yola çıkan Rus Donanması Çeşme’de Osmanlı donanmasını yaktı. III. Mustafa savaşı bitirmek için girişimlerde bulundu ancak başarılı olamadı. Savaş sürerken öldü. Laleli de kendi yaptırdığı Laleli Külliyesi nin içindeki III. Mustafa Türbesi‘nde yatmaktadır. (İnternet)

III.Mustafa hakkında aktardığım bilgi şu bakımdan önemlidir: Fransızlar,  Osmanlı yönetimine Rusların Osmanlı donanmasını Çeşme’de yakacağını haber verirler. Medreseden yetişen ve coğrafya bilmeyen kadro Boğazlardaki toplara güvenip gülüp geçerler. Çünkü Baltık Denizi’den yola çıkan Rus donanmasının Cebelitarık Boğazı’ndan geçerek Ege Denizi’ndeki Çeşme’ye gelebileceğini bilmiyorlardı.

Günümüz AKP kadrosunun İmam-Hatip kafası Osmanlı’nın mederese kafasından farksız. Maddi, manevi, düşünsel hiçbir şey üretemezler; hazıra el koyarlar ve onu tüketirler. Bu nedenle, canlı bombaları yakalamak için bombayı patlatmasını beklerler.

Böyle bir kadronun Türkiye’yi yönetmesi halk için, mürekkep yalamışlar için utanç verici bir durum. Bu bağlamda birkaç eski yazıyı ilginize sunuyorum.

Özdemir İnce                                                                                 17 Ekim 2015

***

DOĞAL GAZ ,  DOĞAL KAZ

Doğal gaz skandalları Türkiye’yi doğal kaz haline getirdi. Ne evcil kaz, ne yaban kazı, üçüncü bir  tür kaz bu doğal kaz! Sanki anadan doğma kaz!

Enerji Bakanı Hilmi Güler, Türkiye’nin doğalgaz konusunda yaptığı anlaşmalarda zaman zaman bu kesintilere izin veren maddeler olduğunu söylemiş. (Sabah, 30.1.06)

İran’la yapılan o zırva anlaşmaya göre Türkiye her yıl belli bir miktar doğal gazın karşılığını, kullansın kullanmasın, ödemek zorunda. Ama buna karşılık İran canının istediği zaman doğal gazın musluğunu kapatabiliyor. Kışın vermediği gazın parasını yazın alıyor. İster kullan ister kullanma, ama bastır parayı. Açıkgöz Acem’e bak!  Vermediği doğal gazın parasını almanın dışında, bir de canının istediği zaman gaz kesme hakkı var.

Buna kendi paranla rezil olmak denir!

Böyle söylenip dururken, aklıma  Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in “Bir Zamanlar İstanbul” adlı kitabı geldi. Bu şenlikli kitapta, Osmanlı devlet memurlarının tahsil-terbiyesiyle ilgili bölümü buldum:

“Devletlerarası anlaşmalarda murahhaslarımız cahil oldukları ve bu yüzden zarara uğradığımız tarihlerde yazılıdır.

Rusların Akdeniz’e donanma  göndereceklerine dair Fransızlar tarafından verilen haber üzerine Baltık Denizi’nden donanmanın gelebileceğine akıl erdiremeyen devlet erkanı Rus donanması  uçup mu Akdeniz’e gelecek diye inanmamışlar. Çeşme limanında Osmanlı donanmasının  yakılmasından sonra akılları başlarına gelerek hayret etmişlerdi.

1826 muharebesi yenilgisinden sonra Edirne’ye gönderilen murahhaslarımıza Rusya murahhaslarının harita üzerinde gösterdikleri yerleri bizimkilerin tayin edememeleri  ve meselenin Bab-ı Alice de hal edilememesi üzerine Fransa ve Avusturya elçilerine baş vurulmuş, bu murahhasların tazminat konusunda ileri sürdükleri bir milyonu bir yük, yani yüz bin sanarak kabul etmişler, aradaki korkunç farkı anladıkları zaman da şaşırmışlardı.” (1001 Temel Eser, S.20)

Osmanlı zamanında halk arasında ve resmi dairelerde milyon kullanılmaz, onun yerine yük ve kese kullanılırdı. Yük yüz bin akçe idi, bunun yarısına kese denirdi.

“Politikamızı idare edenler, memleketimizin hududunu ve hatta nerelere bağlı bulunduğunu da bilmezlerdi. Cevdet Tarihi’nin ikinci cildinin başında bulunan şu fıkraya dikkat edilsin:

Şu karışıklığa bak ki, Bab-ı Ali bir adamın idamı için ferman yazıyor da nerede ve hangi sancağa bağlı bulunduğunu bilmiyor. Memleketin coğrafyasını bilmeyen devlet adamları işte  böyle karaltıya kubur sıkar (karanlığa kurşun sıkar).” (S.21)

 Eskiden Endurun’da Arapça ve Farsça öğretilir, coğrafya ve matematik okutulmazdı. Ama zamanımızın siyasetçileri ile bürokratlarının duvarlar dolusu diplomaları (!) var. Kimisi, nazar değmesin, mühendis, kimisi ekonomist. Ama gene de kaz gibi yolduruyorlar ülkeyi!

(HÜRRİYET, 12  ŞUBAT 2006)

 ***

HARF DEVRİMİ

Yahya Kemal “Çocukluğum, Gençliğim, Siyâsî ve Edebî Hatıralarım” adlı kitabının “Yeni Mekteb” başlıklı bölümünde, ilkokuldaki okuyup yazma serüvenini şöyle anlatır : “Yeni Mekteb’e gide gele, gide gele üç sene geçmişti. Lâkin cüz kılıfımdaki Elifbâ’yı henüz söktürememiştim. Yalnız Adem, İdrîs, Nûh, Sâlih, İshak, İbrâhim…diye peygamberlerin isimlerini ezber öğrenmiştim. // Babam arada sırada Elifbâ cüzünü açarak, harfleri sorardı. Bilemezdim; hemen mahalle mekteplerine küfretmeğe başlardı. Beni, öğrenebileceğim bir mektebe vereceğini söyler dururdu.” (İstanbul Fethi Cemiyeti, 2.Baskı, s.27)

1884 yılında Makedonya’nın Üsküp kentinde doğan Yahya Kemal 1890-1892 yıllarında alfabedeki harfleri bile öğrenemediğini itiraf ediyor. Öğrenemediği alfabe Arap alfabesi !

Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey ise “Bir Zamanlar İstanbul” adlı kitabında şu ibretlik satırları yazar : “Ne yazık ki, memleketimizin okumuş insanları geçim kaygısı ile ilkokul öğretmenliğini kabul etmemişler, bu yüzden ilkokul çağındaki çocuklar okulsuz kalmışlardır. Üsküdar tarafında 115, Galata civarında 120 ve İstanbul’da 300 ilkokul varken, bunların içinde ancak on okulda öğretmen bulunuyordu ki, bunun ne derece okumaya yardım edebileceği kolayca anlaşılır. // İnsaf olunsun, bir çocuk küçüklüğünden delikanlılık çağına kadar sokaklarda büyür, yazıları heceleyemeyen öğretmenlerden terbiye görürse artık ondan ne beklenir ?”  (Tercüman, 1001 Temel Eser, S.23-24)

Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey 1800-1870 yılları arasından söz ediyor olmalı. Öyle bir eğitim sistemi ki Rus donanmasının Cebelütarık  Boğazı’ndan geçerek Çeşme önlerine gelebileceğini bilmeyen, coğrafyadan habersiz vezirler, nazırlar yetiştirmekteydi.

1 Kasım, 1 Kasım 1928 tarihli ve 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun”un, yani Anayasa’nın 174. maddesi tarafından korunan 6 numaralı Devrim Yasası’nın çıkartılmasının 80.yıldönümü.

Şimdi adı gerekmeyen, “Prof.Dr” ünvanlı bir tarihçi, 2.Cumhuriyetçi zat Cumhuriyet’in nasıl tepeden inmeci jakoben bir belâ olduğunu kanıtlamak için “Harf Devrimi yapılırken halka sorulmadı” diye sık sık kabarır. Yüzde 95’i okul yüzü görmemiş, geriye kalanların büyük bir çoğunluğu okula gitse de Arap alfabesini sökememiş bir kitleye mi sorulacaktı Harf Devrimi ? Harf Devrimi sayesinde  üniversite mezunlarımız şimdi madenci (kol emekçisi) olabilmek için  sıraya ve sınava girmiyor mu ?!

Cumhuriyet düşmanları Harf Devrimi’nin geçmiş kültür birikimimizi unutturduğunu ileri sürerler. Divan Şiiri’nden başka hangi kültür birikimi vardı ?  16, 17, 18 ve 19.yüzyıllarda Osmanlı vatandaşları tarafından  Osmanlıca kaleme  yazılmış kaç ekonomi, tıp, fizik, kimya, biyoloji, matematik, geometri, cebir ve öteki bilim kitapları vardı ? Var olanların tamamı tercümedir. Ayrıca bütün  Osmanlı döneminde günümüze kalma niteliğine sahip kaç bilim kitabı yayınlanmıştır ? Bu dönemde kaç Osmanlı  Newton’u, Kopernik’i, Galileo Galiei’si vardı ? 1923 yılında kaç adet Kütüphane ve bu kütüphanelerde kaç kitap vardı ?  Bu sorulara hiç kimse utanmadan cevap veremez.

Harf Devrimi’nin 80. yıldönümü halkımıza kutlu olsun !       (HÜRRİYET, 1 KASIM 2008)

***

ARAP GÖZÜYLE TÜRKLER

Benim demirbaş kitaplarım vardır, döne döne bunlardan söz ederim, şaşırtıcı alıntılar yaparım. Birkaçını sayayım: Nizamülmülk’ün “Siyasetnâme”si, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in “Bir Zamanlar İstanbul”u, İlyasoğlu Mercimek Ahmed’in “Kabusnâme’si,  Gelibolulu Mustafa Âli’nin “Ziyâfet Sofraları” ve huzurlarınızda pîrim İbn Fadlan (Fazlan)’ın “Seyahatnâme’si (Bedir Yayınevi). Aynı kitap “Bin Yıl Önce Türkler ve Ötekiler” (İstiklal Yayınevi) adıyla da  yayınlandı.

Fransızca çevirisi de var: Ibn Faldân. “Voyage chez les Bulgares de la Volga” (Papyrus).

Ibn Fadlan’ın ya da İbn Fazlan’ın kitabı beni çok neşelendirir. Çünkü adam kendi gözleriyle görmüştür Türkleri. Ondan önce Türkleri bu kadar yakından tanıyan kimse yoktur neredeyse.

Ibn Fadlan’ın öyküsü şöyle özetlenebilir: X. Yüzyılda, Abbasi halifesinin buyruğu üzerine ve Bulgarları ve Hazarları İslamlaştırmak amacıyla bir heyet yola çıkar. Heyet Volga kıyılarına ulaşmadan önce Türk ve Pers topraklarından geçer. Daha sonra Vikingleri ve Yahudileşmiş Hazarları tanır.

Heyet siyasal ve tarihsel olarak hiçbir başarılı sonuca ulaşamadı. Ama bu heyete katip olarak atanan görevlinin yani İbn Fadlan’ın Halife’ye bir rapor olarak sunduğu gezi öyküsü tarihe bir başyapıt olarak kaldı.

Zeki Velidi Togan 1923 yılında Meşhed kitaplığında bir rastlantı sonucu tek nüshasını buldu. Bu bulgu Yahudiler’in  On Üçüncü Kabile söylencesini  doğrulamış ve Arthur Koestler’in romanına esin kaynağı olmuştur.

Sözü aldı İbn Faldan : “Bu dağdan geçtikten sonra Oğuzlar diye bilinen bir Türk kabilesinin bulunduğu yere ulaştık. Onlar kıl çadırlarda oturan ve konup göçen Yörüklerdi. Göçebelerde âdet olduğu gibi, sık sık  yer değiştirdikleri için yer yer onlara ait çadırlar görülüyordu. Çok güç şartlar altında yaşıyorlardı. Bunlar yolunu kaybetmiş eşekler gibidirler. Bir dine inanmazlar, işlerinde akıllarına başvururlar. Hiçbir şeye ibâdet etmezler. Aksine büyüklerine rab derler. İçlerinden biri reisine bir şey danışırsa, ona, “Ey rabbim, şu hususta ne yapayım?” der. Aralarında işleri meşveretle hallederler. Bununla beraber bir şeyde ittifak edip onu yapmaya karar verirlerse, içlerinden en aşağı ve en değersiz olan biri gelip ittifaklarını bozabilir. // Küçük ve büyük abdestten sonra temizlenmezler. Cenabetten ve diğer hususlardan dolayı yıkanmazlar. Bilhassa kışın su ile hiçbir ilişkileri yoktur. Kadınları yerli ve yabancı erkeklerden kaçmazlar. Aynı şekilde, kadın, vücudunun hiçbir yerini insanlardan gizlemez.” (İbn Fazlan Seyahatnamesi, Bedir Yayınevi, S.30-31)

Kıç yıkama faslını geçelim. Şimdi herkes yıkıyor diyelim.Cenabetlikten dolayı herkesin yıkandığından pek emin değilim. Zaten sabun, deterjan, deodoran, diş fırçası ve macunu kalemlerinde dünya birincisi değiliz. Ama gurur duyacağımız bir şey de var: Müslüman olmadan önce atalarımızdan en değersizi, en sefili bile topluca alınan kararlara karşı çıkmaya cesaret edebiliyormuş. İşte buna demokrasi denir. Boyun eğmeyi, biat etmeyi reddetmeden demokrat olun(a)maz. İslama ayarlı, İslamdan icazetli demokrasi ise hiç ol(a)maz!

(HÜRRİYET, 6 MART 2011)

***

 VALLAH SUÇ BENDE DEĞİL

Edebiyatta değişmez bir ölçütüm vardır: “Kübalı Sotomayor 2 metre 40 santim yüksek atlamışsa, senin 2 metre 12 santim ile Ortadoğu ve Balkanların en iyi yüksek atlayıcısı olmanın hiçbir kıymeti harbiyyesi yoktur!”

Bu ölçü her alanda, uygarlıkta, bilimde, sanatta, siyasette, ekonomide, tarımda da geçerlidir. Dayanaksız ve belgesiz atmalar ve iddialar beni kışkırtır. Bunları hemen evren ve dünya terazisinde tartarım.

Sorbonne (1227), Oxford (1133), Cambrige (1284) üniversiteleri kuruluş tarihlerine göre Osmanlı Devleti’nden biraz daha yaşlı. Muhteşem Süleyman ünlü mektubunu I.François’ya yazdığı günlerde bu üç teoloji okulu gerçek üniversiteye dönüşmeye başlamıştı bile. İmam-ı Gazali (1058-1111) İslam dünyasına içtihat kapılarını kapatırken bu üç üniversite bilimsel özgür düşünceye, tartışma ve eleştiriye kapılarını açıyordu.

 “Ne olacak bizim halimiz?” diye can havliyle derdine çare arayan Osmanlı, sonunda, 1795 yılında Mühendishane-i Berrî-i Hümâyûn’u ve 1782 yılında da Mühendishane-i Bahr-i Hümâyûn’u kurdu.

Kadim dostum Murat  Katoğlu’nun haftalık Kadıköy gazetesinde (21-27 Ocak 2011) yazdığına göre: Mühendishane’ye getirtilen yabancı hocalardan biri bir üçgenin iç açılarının toplamının ne olduğunu sorunca, bütün öğrenciler “Üçgenine göre değişir!” yanıtını vermişler. Doğaldır, çünkü Osmanlı memleketinde o yıllarda ortaöğretim düzeyinde  geometri öğretilmemekteydi. Öğrencilerin Pisagor’un (Pythagoras, MÖ. 580-500) 2300 yıl önce bulduğu hesabı bilmemeleri çok doğaldı. Cumhuriyet bize bir üçgenin iç açılarının toplamının 180 derece olduğunu ortaokulda öğretmişti. Karşılaştırma yaptığım için suç bende mi?

Balıkhane Nazır’ı Ali Rıza Bey’in “Bir Zamanlar İstanbul” (Tercüman, 1001 Temel Eser) adlı çok eğlendirici bir kitabı var, oradan aktarıyorum:

“Rusların Akdeniz’e donanma göndereceklerine dair Fransızlar tarafından verilen haber üzerine Baltık Denizi’nden donanmanın gelebileceğine akıl erdiremeyen devlet erkânı Rus donanması uçup mu Akdeniz’e gelecek diye inanmamışlar, Çeşme limanında Osmanlı donanmasının yakılmasından sonra akılları başlarına gelerek hayret etmişlerdir.” (S.20)

“1826 muharebesi yenilgisinden sonra Edirne’ye gönderilen murahhaslarımıza Rusya murahhaslarının harita üzerinde gösterdikleri yerleri bizimkilerin tayin edememeleri üzerine Fransa ile Avusturya elçilerine baş vurulmuş, bu murahhasların tazminat konusunda ileri sürdükleri bir milyonu, bir yük yani yüz bin sanarak kabul etmişler.” (S.20)

Cevdet Tarihi’ne göre, Osmanlı döneminde  memleketin coğrafyasını bilmeyen devlet adamları karaltıya kubur sıkmaktadır. 1875 yılında, günah olduğu gerekçesi ile okullardaki haritalar helaya atılmıştır. (S.21)

Böyle şeyler yazdığım için Osmanlı’nın ve  halkın değerlerinin (!) düşmanı oluyormuşum. Söyleyin, suç bende mi? Ben  Pythagoras’ın  eşek  davasını (teoremini) öğretmeye çalışıyorum.

 (HÜRRİYET, 1 ŞUBAT 2011)