İMAM-HATİP SALTANATI VE İMAMOKRASİ

imagesP5HW51NL

İmam-hatip saltanatı, imamokrasi ve toplumun zorla ve türlü oyunlarla İslamileştirilmesi konusunda 30-35 yıldır yazdığım yazılar, yaptığım uyarılar, nedense, ciddiye alınmadı. Sonunda, haber verdiğim tehlikeler birer birer gerçekleşmeye başladı: Liselerin yerini imam-hatip okulları aldı; yakın bir gelecekte bütün okullar imam-hatipleşecek.

İMAM HATİP OKUL VE ÖĞRENCİ SAYILARI

İHL’de Sayısal Gelişmeler
Öğretim Yılı Okul Sayısı Öğrenci Sayısı Toplam Öğrenci Sayısı
Orta Lise Orta Lise
1991-1992 390 390 227088 119086 346174
1992-1993 390 390 249981 142097 392078
1993-1994 391 391 274175 162353 436528
1994-1995 446 394 301862 171439 473301
1995-1996 479 4340 306684 188896 495580
1996-1997 601 601 318775 192727 511502
1997-1998 604 605 218631 178046 396677
1998-1999 612 612 192786 192786
1999-2000 504 134224 134224
2000-2001 500 91620 91620
2001-2002 458 71583 71583
2002-2003 450 64534 64534
2003-2004 452 84898 84898
2004-2005 452 96851 96851
2005-2006 453 108064 108064
2006-2007 455 120688 120688
2007-2008 456 129274 129274
2008-2009 458 143467 143467
2009-2010 465 198581 198581
2010-2011 495 235639 235639
2011-2012 1807 384384*  384384*
2013-2014 2074 450969*  450969*

Not: (*) Lise ve Ortaöğretim Toplamıdır.

 

Bu da yetmiyormuş gibi Arapça öğretim dili olmaya başladı. Anadolu imam hatip lisesinde Arapça hazırlık sı­nıfı açılmasına karar verildi. Bu arada imam-hatiplerde Türkçe yasaklandı.

Arapça öğrenimi Türkiye’de ne işe yarayacak? Bilim öğrenimine mi? Arapça bir tür ligua franca mı olacak? Hangi Arapça öğretilecek? Arapça, Kuran ve din öğretilmesinde mi kullanılacak? O dersi verecek öğretmenler bile Kuran Arapçasından habersizdir. Kuran Arapçası, Orhun yazıtlarındaki Türkçeye benzer. O Arapçayı gerçekten bilen 10 bilim adamı bile çıkmaz Türkiye’den. Amaç zaten o Arapçayı değil hurafe öğretmek gençlerimize.

Türkiye’de tam anlamıyla bir imam-hatip saltanatı kuruldu; asalak sömürgen fabrikası imamokrasi ülkeyi örümcek ağıyla, ahtapot kollarıyla sarmakta. Ve ülkenin yarı nüfusu Panurge’ün koyunları gibi, zombi yalanların efsunuyle uyuklarken, öteki yarısı da nemalazımcılık afyonunun etkisiyle kendinden geçmiş umutsuzluk bataklıklarında debelenmekte.

Durum bu işte!

Son bir umutla, kendini muhalefette sanan idare-i maslahatçıları biraz olsun rahatsız edebilmek için, 2003-2014 yılları arasında yayınlanan makalelerimden konuyla ilgili bir seçme yaparak bir kitap oluşturdum; adını da İmam-Hatip Saltanatı ve İmamokrasi koydum. Tekin yayınevi kitabı aralık ayında yayınlamayı planlıyor.

Kitabın ilk 20 sayfasını ilgi ve bilginize sunuyorum.

“Türkiye’nin Sırat Köprüsü Açılım Masalı”nın tamamını 4 bölüm halinde siteye yüklemiştim. Kitap olarak, aynı adla, aynı yayınevi tarafından 2015 başlarında yayınlanacağı için 2, 3 ve 4. bölümleri siteden kaldırdım, birinci bölümü tadımlık olarak bıraktım.

Eylül ayı içinde site ziyaretçilerinin sayısı yarı yarıya azaldı. Demek ki eğlencelik olmayan yazılarım can sıkıyor. Ben böyle işlerden alınmayacak kadar kaşarlandım sayılır. Can sıkmaya devam edeceğim. Çünkü can sıkıntısını yenmeden adam olmak mümkün değil, efendim.

Özdemir İnce

14 Eylül 2014

***

imagesGF665C9B

ANADOLU İHL’LERDE YENİ DÖNEM

Türkçe’ye yasaktan

sonra Arapça hazırlık

 

SİNAN TARTANOĞLU

ANKARA – Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), imam hatip liseleri üzerinden yeni bir Anadolu imam Hatip Lisesi modeli üze­rinde çalışıyor. Hatay’da yeni açılan iki anadolu imam hatip lisesinde Arapça hazırlık sı­nıfının da bulunması kararlaştırıldı. Daha önce “yabancı dil hazırlık sınıfı” uygula­masını anadolu liselerinden kaldıran, Arapça öğretimindeki basan için “İHL’lerde Türk­çe konuşulmasını yasaklayan” MEB’in, “Arapça hazırlık sınıfı” adımı ile Anadolu İmam Hatip Liseleri’ne “yabancı dili Arap­ça” statüsü kazandırmayı planladığı ortaya çıktı. Çok sayıda “kız İHL” açılırken, bazı ÎHL’lerin de sadece erkek öğrencilere eğitim verecek şekilde planlanması ise “MEB’in İHL’lerdeki karma eğitime son vermeye hazırlandığı” yorumlarına neden oldu..

Anadolu İmam Hatip Liseleri’nde MEB’in imam hatip liseleri ile ilgili “çılgın projele­ri” bitmiyor. Her geçen gün din eğitimi ile ilgili yem bir adım atılıyor, bu arada imam hatip liselerinin sayısı da artırılıyor. Anado­lu İmam Hatip Liseleri’nin sayısını 936’ya, imam hatip ortaokullarının sayısını da bin 355’e çıkararak toplam imam hatipli öğrenci sayısı ise 713 bin 884’e ulaştıran MEB, da­ha önce “yabancı dili ingilizce olan Anado­lu Lisesi” statüsü kazandırdığı İHL’lerde ye­ni bir modele hazırlanıyor.

Yeni İHL modeline göre, bazı yeni İHL’lerle ilgili MEB kararlarında “yaban­cı dili İngilizce olan” ibaresi kullanılmıyor. Bunun yerine yeni İHL’ler için “Arapça ha­zırlık sınıfı bulunan” ifadesi kullanılıyor.

Ancak MEB, daha önce anadolu liselerinin birçoğunda “yabancı dil hazırlık sınıfı uy­gulamasını” kaldırmıştı.

Temel eğitim Anadolu Liseleri’nde olma­yan hazırlık smıfı uygulamasının İHL’ler için geri getirilmesi, bunun da Arapça olarak kararlaştırılması, “Arapça Anadolu Lisele­ri” döneminin kapılarının açıldığı anlamına geliyor. Arapça öğretiminde yeni metodlar belirleyen bakanlık yöneticileri, “okullarda Türkçe konuşulmasını da yasaklamıştı.

İMAM HATİP

Kız İHL’lerin ardından erkek İHL’ler

“Arapça hazırlıklı Anadolu İmam Hatip Lisesi modelinin ilk örnekleri ise Hatay ve Mardin’de uygulanacak. Hatay’daki Narlıca Anadolu İmam Hatip Lisesi, “Arapça hazırlık sınıfı bulunan Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi”ne dönüştürüldü. Yine Hatay’daki TOBB Anadolu İmam Hatip Lisesi’ne Arapça hazırlık sınıfı açılmasına ka­rar verildi. Ancak Hatay’daki sözkonusu TOBB Anadolu İmam Hatip Lisesi için alınan ikinci bir karar, MEB’in İHL planlarının daha geniş oldu­ğunu ortaya koydu. Bakanlık kararında TOBB Anadolu İmam Hatip Lisesi için “Arapça hazırlık sınıfı bulunan ‘erkek öğrencilerin öğrenim göre­ceği” ifadesinin kullanılması dikkat çekti. Kon-ya’daki Akabe İmam Hatip Ortaokulu’nun “Er­kek öğrencilerin öğrenim göreceği KaratayAli Ulvi Kurucu Anadolu İmam Hatip Lisesi”ne dö­nüştürülmesi kararlaştırıldı. Mardin’de daha ön­ce kapatılan Gazi Yatılı Bölge Ortaokulu bina­sında da yine “erkek öğrencilerin öğrenim gö­receği Hayrettin Karaman Anadolu İmam Hatip Lisesi”nin açılması planlandı

 (Cumhuriyet gazetesi, 11 Eylül 2014)

 

***

KURDA KUZU TESLİM ETMEK

Bir dinci gazete, Batı’da genel kurmay başkanlarının bir bakana bağlı olduğunu, İsrail askerlerinin dinsel gerekçe ile başlarına takke takabildiklerini, “Hükümet başkanlarının her pazar muntazaman kiliseye devam ettikleri”ni, “laiklik ve demokrasinin gerçek anlamda uygulandığı Batı ülkelerinde dine bağlılık ve saygının her vesile ile sergilendiği”ni ileri sürdükten sonra, “Buyrun işte Batı” diye laik çevrelere çıkışılıyor.

Orta zekâlı bir laik’in bu kanıtların hepsini çürütebileceği kuşkusuz hiç düşünülmüyor. Bir dinin toplum hayatına yansımasının, toplumsal törelerinin bir başka ülkeye örnek gösterilemeyeceği düşünülmüyor.

Örneğin Yunan Parlamentosu’nun Papaz huzurunda açılmasının Türkiye Büyük Millet Meclisi için ilham kaynağı olamayacağı.

Dinci gazetenin (gazetelerin) bu türden çıkışları aslında karşı cepheyi hedef almıyor. Gerçek amaç kendi saflarını sıkıştırmak, “devlete sızmış” olan irticacı âmir ve memurları cesaretlendirmek.

Örnek verdikleri Almanya’da bir ırkçı müdürün görevine son verildiğini, aynı Almanya’nın Nazi yönelimli partiyi kapatmayı, kamu kurumları ile özel sektöre sızmış neo-nazileri ayıklamaya! hazırlandığını bilmiyorlar mı?

Almanya Yeni Nazileri, Türkiye irticacıları anayasal düzenleri için tehlikeli görüyorlar ve bu tehlikeleri ortadan kaldırmak istiyorlar.

Bazı çevrelerin ileri sürdüğü gibi “dini bütün” memurların hedef alındığına inanmak mümkün mü? Ama insanın aklına şu soru geliyor: İmam-kaymakamlar, imam-öğretmenler, imam-emniyet müdürleri, imam-defterdar Türkiye’den başka hangi laik ve demokratik ülkede var?

Aydın din adamı yetiştirmek için kurulan İmam Hatip Okulları’nın Öğrenim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) yasasına aykırı olarak gelişeceği ve ülkedeki (neredeyse) bütün meslekleri dinselleştirmeyi tek amaç haline getireceği kimin aklına gelirdi? Bunun sonucu olarak, şu anda dinselleştirilememiş tek meslek Askerlik olarak görünüyor.

Bireysel inanç ve dindarlık bir zihinsel ve ruhsal durumdur. Dinsel inançlarınızı açıklamak zorunda olmadığınız gibi bu inançları kamu hizmetlerinde kendinize rehber yapamazsınız. Bu denge laik ülkelerde toplumsal barış için son derece önemlidir. Nitekim, ABD’de yeni başkan adayları dini siyasete alet edecek gibi oldular, ilk protesto dinsel örgütlerden geldi.

Dindarlık bir zihinsel ve ruhsal durumdur, dedik.

Din adamlığı (papazlık, rahiplik, hahamlık, hocalık) ise eylem halinde bir formasyondur. Din adamı, bu formasyonun gereği olarak, vahiye ve dogmalara inanır, bilimin çağdaş verilerine inanmak zorunda değildir. “İnanlar var”ı, “inansa iyi olur”u bir yana bırakalım, bir din adamı kadın eli sıkmayabilir, evinde haremlik-selamlık kurabilir. Aynı şeyi kamu hizmetinde çalışmayan mülkiye mezunu bir hesap uzmanı da yapabilir. Aynı şey kadınlar için de geçerlidir. Örneğin, ilaçlarımı aldığım genç eczacı tadın türban takıyor, bu genç kadına karşı içimde en küçük bir tepki bile yok. Devletin de olamaz! Çünkü yaptığı hizmet devletle sözleştiği bir kamu hizmeti değil, dükkân kendi dükkânı.

Bir ülke düşünün ki o ülkenin bir cumhurbaşkanı düşüncelerinin haklılığını kanıtlamak için Kur’an ayetlerini referans yapardı ya da yapsın.

Bir ülke düşünün ki o ülkenin Yargıtay Başkanı, 4. Ceza D iresi Başkanı olduğu dönemde, Cumhuriyet’in laik yasaları Kur’an’ın değişik surelerini referans yapsın (Radikal, 2.9.2000).

Bir ülke düşünün ki o ülkenin yargıçları din kitabını laik hukukun içtihadî kaynağına dönüştürsün (Radikal, 2.9.2000).

Bir ülke düşünün ki devlet, kamu hizmeti gören anlaşmalı memur ve amirlerinin anayasal düzene karşı fesat hazırlığı içinde olduklarından kuşkulansın.

Bir ülke düşünün ki o ülkenin Danıştay Başkanı emekli olmadan önce, “Belli görüşe angaje olmuş kişiler hakim ve savcı olamaz. İmam Hatip’te verilen bilgiler İslâm Dini’ne ilişkin Din dogmalara dayanır. Oysa yargı dogmalara değil, normlara dayanır,” desin (Hürriyet, 2.9.2000).

Bir ülke düşünün ki o ülkenin Genelkurmay Başkanı “İrtica yargıya sızdı,” desin.

Ne yapmalı? İmam-kaymakamlar, imam-öğretmenler (demokrasi gereği) yerlerinde mi kalsınlar? Mesleklerin tümü dinselleştirmeyi amaçlayan (açık ya da gizli) güç, kutsal misyonunu gerçekleştirmeyi sürdürsün mü?

Ne için demokrasi? Demokrasinin amacı ne? Demokrasi kendi kendinin amacı mıdır? Demokrasi kimin yanında? Kamu düzenini korumak isteyenlerin mi yoksa yok etmek isteyenlerin mi?

Bu sorulara içtenlikle cevap vermeden Türkiye’de olan bi ni anlamamız mümkün değil!

 

(Hürriyet, 17 Eylül 2000)

 

 MİLLİ EĞİTİM BAKANININ DİKKATİNE: İMAM-HATİP TUZAĞI

 

Kimileri, imam hatip okul ve liselerinin gündemde kalmasından bıkmışlar. Aslında, Cumhuriyet de hem bu “korsan” okullardan, hem de uğruna yapılan şaklabanlıklardan bıkmış durumda ama ne çare!..

Derler ki: “Hayır, imam hatibin bir yasası olduğu için sen o sıfatı bu okula takamazsın!” Takarım! Çünkü yasa, etik olarak “gayrı meşru” olanı “meşru” kılamaz. Bu okulun yasası, 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat (Öğrenim Birliği) Kanunu ile çeliştiği için gayri meşrudur.

Mustafa Kemal Paşa 1 Mart 1924 tarihinde TBMM açılış konuşması yapıyor: “Ulusun ortak düşüncesi ve isteğine uygun olarak eğitim ve öğretimin birleştirilmesi, ulusal, laik, çağdaş, tek ve bek ve bütün bir eğitim anlayışının yaşama geçirilmesi şarttır.”

TBMM 3 Mart 1924 tarihli oturumunda, medreselerin bağlı bulunduğu Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırıldı. Aynı gün kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim kurumlarının hepsi Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Bu yasa okul ikiliğini kaldırıyor, eğitim laik ve parasız hale getiriliyordu.

1950’den 2000’e kadın tam elli yıl içinde Tevhid-i Tedrisat Kanunu paramparça edildi. Din adamı yetiştirmekle görevli meslek okulu genel lise haline getirildi, kapıları kız öğrencilere açıldı. Ardından bu yeni medreselerin mezunları üniversiteye girme hakkını elde ettiler.

Yeni yasa ile üniversiteye giriş epeyce zorlaştırıldı. Ama “türban” sorununun kaynağı olan bu okullar kız öğrenci almayı sürdürüyor.

MGK Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç, 17 Aralık’ta, türban sorunu için bir öneri yaptı: “Sorunu yaratan sebebi ortadan kaldıralım. İmam hatip okullarına kız öğrenci alınmasın.”

Orgeneral Kılıç, iddia edildiği gibi, kız çocukların genel ve mesleki eğitimine engel olmuyor, Tevdit-i Tedrisat Kanunu’na ve ilk imam hatip okulu yasasına aykırı olan bir işleme son verilmesini istiyor. Son elli yıl içinde bu komploya ses çıkarılmaması, bu okulların çoğalmasına göz yumulması, bundan sonrası için bir ipotek olamaz. 3 Mart 1924’e geri dönülür ve kesin çözüme doğru adım atılır.

Kız öğrencilerin eğitiminin engellenmesi, eğitim özgürlüğünün ortadan kaldırılması gibi safsataları bir yana bırakalım ve şu iki soruyu yanıtlayalım:

1. Amaç anti laik militan yetiştirmek değilse, kadınların ruhsatsız olduğu bir alanda meslek adamı yetiştiren okullarda kızların işi ne?

2. ÎHL’yi bitirenler önce imam ve hatip oluyorlar, daha sonra üniversiteyi bitirip “imam-kaymakam”, “imam milli eğitim müdürü”, “imam-polis”, “imam-fizik öğretmeni” oluyorlar. Dünyada bunun benzeri bir uygulama var mı; Hıristiyan ülkelerinde papazlar, kaymakam, vali, emniyet müdürü, lise öğretmeni oluyor mu? Olmuyor!.. Türkiye’de tanık olduğumuz nedir? Toplumun yapı ve kurumlarının dinselleştirilmesini amaçlayan, ileriye dönük planlı kadrolaşma harekâtı değil mi?

(Hürriyet, 2 Ocak 2003)

FRANSA’DA DİN ÖĞRETİMİ

 

Bir ülkenin, evrensel erdemler, kurallar, ilkeler dışında, bir başka ülkeye kurumsal yapılar bağlamında örnek gösterilmesinden hoşlanmam. Gösterilen örnekleri kabul etmem. Ama sık sık tartışma konusu yapılan bir alanda, Fransız Kültür Merkezi Fransızca İşbirliği Ataşesi Jean-Paul Basaille’den edindiğim resmi bilgileri aktaracağım.

1. Fransa’da devlete ait ilköğretimde ve kolejlerde (bizim sistemde 3-6 sınıflar) din eğitimi kesinlikle yok. Liselerde de zorunlu din dersi yok. Fransa’da ilk ve orta öğretimin üç belirleyici sıfatı var: Laik, parasız ve zorunlu. Bununla birlikte okul yönetimi, öğrenciye ya da ana babasına din dersi isteyip istemediğini soruyor. Dersin istenmesi durumunda, yetkili bir rahip tarafından, öğle tatilinde ya da derslerden sonra bir ya da iki saat ders veriliyor. Ama herhangi bir sınav ve not söz konusu değil. Aynı durum, Protestanlar, Yahudiler ve Müslümanlar için de geçerli.

2. Fransa’da Katolik, Protestan, Yahudi ve Müslüman cemaatlere ait ve devletle sözleşmeli özel okullar var. Çoğu Katolik kilisesine ait olan bu okullarda devlet okullarının programı aynen uygulanıyor. Din dersleri tavsiye ediliyor, ama zorunlu değil. Sadece “patron” farklı. Din eğitimi verebilen, çok az sayıda sözleşmesiz okullar da var. Ama bunlar da devletin sıkı denetimi altında.

3. Fransa’da 1960’a kadar din adamı yetiştiren Küçük Papaz Okulu (Petit Séminaire) varmış. Bizim İmam-Hatip Okulu’na ve Lisesi’ne benzeyen ve ulusal müfredat programın yanı sıra din bilgisi veren bu okullar 1960 yılında kapatılmış. Yani şu anda ilk ve ortaöğretim düzeyinde din meslek okulu yok Fransa’da.

Fransa’da din adamı, rahip olmak isteyen lise diploması (bakalorya) sahipleri, eskiden Büyük Papaz Okulu’na (Grand Séminaire) girebiliyorlardı. Şimdi, bunların sayısı çok az, adaylar üniversiteye gidiyorlar. Yani din öğrenimi için erken yönelim değil geç yönelim (vocations tardives) tercih ediliyor.

4. Bir lise mezunu Katolik Üniversitesi’ne (İlahiyat Fakültesi’ne) girip teoloji (ilahiyat) diploması aldı diyelim. Bu kişi, her alan için gereken diploma, sertifika ve yeterlik belgelerini aldıktan sonra şu işlerde çalışabiliyor:

Kilise hizmeti; din dersi öğretmenliği; müzeler; dini basın; dini medya ve iletişim alanı; turizm ve kültür alanı; yayıncılık ve kitapçılık.

Görüldüğü gibi, Fransa’da Türkiye’deki İmam-Hatip Okulu ve Liseleri gibi genel öğretim okullarının paraleli olan ve meslekleri dinselleştiren bir eğitim-öğretim düzeni yok. Öte yandan cemaat vakıflarının okullarında rejim muhalifi bireyler de yetiştirilmiyor Fransa’da.

Durum ilgili ve ilgisiz herkesin bilgi ve ilgisine sunulur!

 

(Hürriyet, 15 Şubat 2003)

 

TEMELİ DİNAMİTLENEN MİLLİ EĞİTİM

Konu şu: Merkezi Hollanda’da bulunan ve aralarında ABD, Rusya, Japonya gibi 41 ülkenin eğitim bakanlıklarının üye olduğu IE A (International Association for Evaluation of Education Achievement-Uluslararası Eğitim Basan Değerlendirme Derneği) tarafından yapılan araştırmaya göre Türk öğrenciler fen bilgisi alanında 33’üncü (sondan altıncı), matematik alanında ise 31’inci (sondan sekizinci) olmuş.

“Aman çocukları üzmeyelim!”, “Aman tatilde ödev vermeyelim!” densizliğinin eğitim ilkesi haline geldiği, her yıl bir yolu bulunup tembelliğin “af ile ödüllendirildiği bir ülke için kuşkusuz normal bir sonuç bu. Gençliğimde birkaç yıl ortaokul ve lise öğretmenliği yaptığım için milli eğitim hizmetlerinin “Sizlere Ömür” olduğunu biliyorum. Tarihi 1947ye kadar giden, Eğitim Birliği Yasası’na karşı tasarlanmış bir cinayet söz konusu!

Ama basından öğreniyoruz ki bu fiyaskoya, “İmam-Hatip Okulları’na darbe vurmak için yola çıkan” ve “şimdilerde esamisi okunmayan” 28 Şubat generalleri sebep olmuş. “Düşman”a ölümcül darbe indirmek isterken Türk eğitim sistemini vurmuşlar.

Kuşkusuz eğitimin yapı ve özelliklerinden habersiz, tuhaf bir “Dam üstünde saksağan!” yorumu bu. Ama bu savgüden (angaje) yorumlar, ulusal eğitimin, cumhuriyet ideallerine bağlı kuşaklar yetiştirmeyi amaçlayan temel ilkelerinin dinamitlenmiş olduğunu gizleyemez.

Doğrusunu islerseniz, şanslıyımdır, bir sorunla ilgilendiğim zaman, çareyi gökte ararken yerde bulurum. 5 Şubat 2003 günü saat 15.15’te TRT 2’de, Güncel adlı programa rastladım. Program, sözünü ettiğimiz araştırmada uğradığımız bozgunla ilgiliydi. Bu araştırmayı yapan uzmanlardan biri, Dr. Yurdanur Atlıoğlu (Milli Eğitim Bakanlığı Eğitim Araştırma Geliştirme Daire Başkanlığı) da konuşmacılar arasındaydı. Dr. Atlıoğlu, sonuçlann doğru ama basında yapılan değerlendirme ve yorumların yetersiz olduğunu söyledi. Öğrenciler bilgilerini nasıl kullanacaklarını bilmiyorlarmış. Peki ne biliyorlar, o halde?

Prof. Dr. Isma Eşme de Türk eğitiminin öğretim ve öğrenme sisteminin yanlış olduğunu; araç olması gereken sınavın amaç haline getirildiğini söyledi. Türkiye’de uygulanan haliyle test sınavlarını eleştirdi. Ki bu çöküşün temelinde olan da zaten bu sınav sistemidir.

Görülüyor ki 2003 yılında, milli eğitim sistemimizin içinde bulunduğu bataklığı 28 Şubat süreci yaratmamış. Bu nedenle, rakam ve yüzdelerin üzerine gözü kapalı, rastgele atılmanın gereği yok. 28 Şubat sadece, milli eğitimin hedefinin Siyasal İslâm değil, Cumhuriyet İdeali olduğunu anımsadı. O kadar!

Sorun öğretmen malzemesinden, öğretim ve eğitim programlarının içerik, teknik ve kalitesinden kaynaklanmaktadır.

(Hürriyet, 1 Mart 2003)

 

İMAMLIK HERHANGİ BİR MESLEK DEĞİLDİR

Kimilerine bıkkınlık veren ve öfkeyle “Gene mi?” dedirten “İmam-Hatip” konusu Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini ilgilendiren en önemli sorundur. Çünkü toplumu, yapılarını ve sivil meslekleri dinselleştirmek programının lokomotifidir bu okullar.

İmamlık herhangi bir meslek olmadığı için İmam-Hatip Liseleri de herhangi bir meslek okulu değildir. Yani Yapı-Endüstri Lisesi değildir.

İmam-Hatip Lisesi mezunlarının mesleki (formasyon) amacı dinin buyruklarına hizmet olduğu için sivil üniversitelere alınmaları dünyevi Cumhuriyet’in idealleriyle, onun temel ilkeleriyle çelişir. Şimdi, karakuşi bir savunmayla, “Sivil üniversitelerde askeriyenin öğrencileri de okumaktadır” denilebilir. Evet, doğru, okumaktadır ama bu öğrencilere mezun olduktan sonra Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde görev verilmektedir.

Yazımızın bu bölümünden aklımızda şunu tutalım yeter: Mesleklerin evrensel tanımlamasında askerlik ve din hizmetleri, kuşkusuz, öğretmenlik, avukatlık, hekimlik, mimarlık, mühendislik, muhasebecilik vb. sivil meslekler değildir. Askeri öğretmen, yargıç, hekim ve mühendislerin ordu hizmetinde üniforma giyerek hizmet etmeleri bu mesleklerin sivil niteliğine aykırı değildir.

İkisi de sivil değildir ama “Din adamı mı yoksa subay mı sivillikten daha uzaktır?” sorusunu yanıtlayalım. Kuşkusuz din adamlığı daha uzaktır, en uzaktır.

Seyhan milletvekili Sinan Tekelioğlu, CHP’nin 7. Kurultayında (17 Kasım-4 Aralık 1947) konuşuyor: “Diyanet İşleri, vakıflar idaresinin paralarıyla mektep açsın, bize asri ve medeni hoca yetiştirsin, bize ölü gömücü yetiştirsin, bize telkin verecek imam yetiştirsin, bize hatip yetiştirsin.”

1947’den bu yana, İslâm âleminin tamamına yetecek İmam-Hatip okulları, liseleri açıldı, bunlar mezunlar verdiler. Ama açık hâlâ kapatılamadı (!). Çünkü siyasal İslâm’ın gözü artık cami ve gusülhanede değil devletin yönetiminde, iktidarda. Bu nedenle, İmam-Hatip mezunlarını kullanarak askeriye de aralarında olmak üzere bütün meslekleri ele geçirmek istiyor. Bunun gerekçesi de hazır: Meslek sahiplerinin dinini iyi bilmesi!.. Evet ama, Müslümanların dinini öğrenmeleri başka, Eğitim Birliği Yasası’nın amaçlarını yok eden İmam-Hatip Liselerinden mezun olan din adamlarının sivil meslekleri ele geçirmeleri başka.

Kimse Müslümanların dinlerini öğrenmesini engelleyemez! Vatandaşlarının din eğitim ve öğrenimini güvence altına almak laik Cumhuriyet’in görevleri arasında bulunmaktadır. Ama Anayasa da toplumun ve sivil mesleklerin dinselleştirilmesine karşı kendi tedbirlerini almıştır. Bu nedenle, İmam-Hatip Liselerinin sayılarının mesleki gereksinimlerle doğru orantılı olması ve üniversiteye girişlerde, “Meslek Okulu” olan İmam-Hatip Lisesi mezunlarına uygulanan özel puanlama sisteminin devam etmesi gerekmektedir.

(Hürriyet, 10 Mayıs 2003)

 

MİLLİ EĞİTİM BAKANI KİMİ KANDIRIYOR?

 

Beni Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik kışkırttı. Oysa İmam-Hatip okulları konusunda uzun süre yazmamaya karar vermiştim. Çünkü savunanlar, bu okulların ne kadar yararlı, mezunlarının da ne denli dini bütün ve yurtsever kişiler olduklarını söylemekten başka bir şey yapmıyorlar. Kimileri de sadece küfrediyor.

Bense sivil ve laik üniversitelerin sivil ve laik liselere dayalı olması gerektiğini; meslek okulları mezunlarının sivil üniversitelere girmesi durumunda her mesleğin “o meslek”in zihinsel ve duygusal üniformasını giyeceğini söylüyorum. Koşullanma anlamında, sadece İmam-Hatip okulları değil, askeri liseler de, tarım okulları da vb., sakıncalıdır. Çağdaş eğitime göre üniversiteler, öğrenci kaynaklarını meslek öğretmeyen liselerden sağlamalıdır. Bu eğitsel gerçeğe karşın, İmam-Hatip Lisesi’ni sivil lisenin karşısına çıkarmak Cumhuriyet’e karşı hazırlanmış en büyük tuzaktır. Bu nedenle, yurdunu, Cumhuriyet’i, dilini, dinini seven herkes İmam-Hatip liselerinin tekrar alternatif lise haline getirilmesine mutlaka karşı çıkmalıdır.

14 Şubat 1924 tarihinde TBMM’de üç önemli yasa kabul edildi:

1. Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılmasına dair 429 sayılı kanun;

2. Tevhid-i Tedrisat’a dair 430 sayılı kanun;

3. Hilafetin kaldırılması ve Osmanoğulları hanedanının yurtdışına çıkartılmasına dair 431 sayılı kanun.

Bu üç yasanın içinde en önemlisi medrese ve din okullarını kaldırıp laik okulları eğitimin temeli durumuna getiren 430 sayılı Öğrenim Birliği Yasası’dır. Hiç kuşkunuz olmasın, bu yasanın yozlaşması Cumhuriyet düzeninin yıkılması anlamına gelir.

Öte yandan, Hilafet’i diriltmek, laik hukukun yerine şeriat hukukunu getirmek isteyen çevreler için, bu hayallerini gerçekleştirmenin en etkili yolu Eğitim Birliği’ni yok etmektir. Çünkü bunu gerçekleştirecek kadroların Cumhuriyet’in laik liselerinde yetiştirilmesi son derece zordur.

Bu, bilinen, deşifre olmuş bir gerçek iken. Milli Eğitim Bakanı bakın neler söylüyor: “Belediyelerde elektrik, troleybüs, gaz kalmadı ama adları böyle kaldı. İmam hatiplerde artık imam ve hatip yetişmiyor.” (Hürriyet, 11 Mayıs 2003)

Milli Eğitim Bakanı, böylece bakanlığının suç işlediğini itiraf ediyor: Her kurum, her kuruluş ve her okul yasaların kendisine yüklediği görevleri yerine getirir. İmam-Hatip liseleri artık imam ve hatip yetiştirmiyorsa, ya yasal görevini yerine getirmek için gereken düzenlemeler yapılır ya da bu okullar tamamen kapatılır.

Milli Eğitim Bakanı adam kandırıyor: Aileler çocuklarını fen bilimleriyle birlikte Kur’an, fıkıh ve tefsir bilimleri öğrensinler diye İmam-Hatip okullarına gönderiyormuş. Fıkıh ve Tefsir’in ne olduğunu biraz bilenler bakanın bu sözlerine kahkahayla gülerler. İmam-Hatip öğrencilerinin bu okullarda öğrendikleri Arapça ile fıkıh ve tefsir bilimlerini öğrenmeleri, lise İngilizcesi ile Shakespeare yorumlamaya benzer. Yani kesinlikle olanaksızdır!

Güldürmeyin bizi Sayın Bakan, meslekleri dinselleştirmek (islâmileştirmek) kumpasınızı itiraf edin de siz de biz de rahatlayalım!..

(Hürriyet, 27 Mayıs 2003)

MESLEK LİSELERİNE KARŞI DEĞİLİM

Turan Kılınç adlı okurdan bir mektup aldım. Olduğu gibi aktarıyorum:

“Özdemir Bey merhaba,

Ben meslek liselerine giden öğrenciler sivil üniversitelere gidemez fikrinize karşıyım, meslek lisesi mezunlarının üniversitelerde istediği bölüme girme hakkı olmalıdır, bir motor meslek, tekstil meslek lisesi mezunu çocuk neden doktor-mühendis-avukat-iktisatçı olmak istemesin, öyle bir niyeti varsa meslek liselerine gitmesin diyeceksiniz, neden? Çocuğun 14 yaşında algıladığı hayatla 18 yaşında algıladığı hayat aynı mı? Hayır tabii ki değil.

Hem üniversiteler sınavla öğrenci alıyor, eğer çocuk fen derslerini yeterince okulda almadığı halde kendini yetiştirip zekâsını ve kapasitesini kullanarak sınavı kazanabiliyorsa çocuğun istediği bölümü okuması neden yanlış olsun, insanın her an istediğini seçebilme özgürlüğü olmalı bence, ortaokuldan sonra meslek lisesine gitmek isteyen öğrenci hoşuna gitmediyse ya da fikirleri değiştiyse liseden sonra üniversitede istediği bölüme gidebilmeli, az oranda fen dersleri alsa da.

Saygılarımla.”

Turan Kılınç’ı hemen yanıtlıyorum: Meslek lisesi mezunlarının üniversitelere girmelerine karşı değilim. Karşı değilim, çünkü ömrüm boyunca savunduğum “Hayatta ve öğrenimde fırsat eşitliği düşünceme her zaman sadık kaldım.

Klasik liselerde türlü nedenlerle okuyamayan ya da bu liselerden mezun olmayan gençlere Avrupa ülkelerinin eğitim sisteminde türlü haklar tanınmıştır. Bildiğim kadarıyla, Fransa’da pedagojik nedenlerle yetersiz bulunarak klasik liselerde okuma hakkı verilmeyenlere bile hem ortaöğretimde hem de daha sonra çeşitli haklar tanınmıştır.

Kuşkusuz “bir şeye” karşıyım. Nedir o? İmam hatip okullarının meslek okulu sayılmasına ve bu taktik ile Öğretim Birliği Yasası’nın (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) ortadan kaldırılmasına karşıyım. Öteki mesleklerin öğrenildiği meslek okullarının imam hatip okullarına paravana edilmesine karşıyım. Çünkü imamlık ile elektrikçilik aynı meslek düzleminde değerlendirilemez. İmamın öğretisi ideolojiktir, referans niteliklidir.

Cumhuriyet düzenini benimsemeyenler, kendilerine uygun kadrolar yetiştirmek için Cumhuriyetin liselerine karşı imam hatip okullarını kullanmışlar ve bu okulları üniversitelere öğrenci yetiştiren ikinci kaynak haline getirmişlerdir.

Özellikle, 1970’ten sonra bu programlarında başarılı olmuşlardır. Ancak 28 Şubattan sonra Öğretim Birliği Yasası doğru eksenine oturtulmaya çalışıldı ve imam hatip okulları gerçek işlevlerine döndürülür gibi oldu.

Mevcut АКР iktidarı imam hatip okullarını yeniden ikinci üniversite kaynağı haline getirmek için aslında bir meslek okulu olmaması gereken bu okulların meslek okulu statüsünden yararlanıyor. Bu nedenle gerçek meslek okullarının kendilerine oynanan bu oyunu görmeleri gerekmektedir.

(Hürriyet,15 Temmuz 2003)

TÜRKİYE’NİN EN ÖNEMLİ SORUNU

Şu anda Türkiye’nin en önemli sorunu ne Avrupa Birliğine girmek, ne ABD ile arasını düzeltmek, ne Irak’a asker göndermek, ne Kuzey Irak’ta Kürt devleti kurulması olasılığı, ne Kıbrıs, ne enflasyon…

Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli sorunu bir devrim yasası olan Öğretim Birliği Yasası’nın (Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun) AKP iktidarı tarafından yok sayılmasıdır.

Anayasanın 174. maddesi şöyle der: “Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılmaz ve yorumlanamaz.”

174. maddenin sözünü ettiği inkılap kanunlarının ilki 3 Mart 1340 (1924) tarihli ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunudur.

Bilinmediğini, unutulduğunu dikkate alarak, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun gerekçesini de yazıma aktarayım:

“Cumhuriyet kurulduğunda yurdumuzda ikili eğitim-öğretim vardı. Bir devletin kültür ve eğitim siyasetinde, ulusun düşünce ve duygusunda birlik sağlanmasında ‘Öğretim Birliği İlkesi’ bilimsel, çağdaş ve her yerde yararı görülmüş tam bir ilkedir. Bir ulusun bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim, bir ülkede ‘iki türlü insan’ yetiştirir. Bu ise düşünce ve duyguda birlik ve bütünlüğü bozar.”

AKP iktidarı işte bu yasayı ortadan kaldırmaya ve imam hatip okullarını yükseköğretime öğrenci hazırlayan öğretim kurumu haline getirmeye çalışmaktadır. Oysa imam hatip okulları, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 4. maddesine göre, “din hizmetlerinin yerine getirilmesiyle yükümlü memurların yetişmesi için ayrı okullar açılacaktır,” hükmüne göre kurulmuştur.

Şimdi AKP hükümeti YÖK yasa taslağında ve imam hatip okulları yönetmeliğinde yaptığı bir sözcük darbesiyle bu okulları “hem mesleğe hem de yükseköğretime öğrenci hazırlayan okul” konumuna getirmek istemektedir.

İmam hatip okulları bütün üniversite ve yüksekokullara öğrenci sağladığı zaman Cumhuriyetin niteliği değişir, şu anda, Cumhuriyetin temel niteliklerine ve anayasanın 174. maddesinde belirtilen devrim yasalarına muhalif bir hükümet iktidardır. Ve bu durumun yeryüzünde bir benzeri yoktur: Devlet kendisine muhalif bir hükümet tarafından yönetilmektedir.

Cumhuriyetin temelleri hükümet tarafından dinamitleniyor ama uyurgezer CHP muhalefeti susuyor. Cumhuriyetin siyasal partileri susuyor. Türk aydınının sefaletiyle, liberalizmin ihtişamıyla, illetli jakoben demokrasiyle uğraşanlar susuyor. Yolsuzluğun laikliğe fatura edilmesine göz yuman TÜSİAD susuyor. Üniversiteler susuyor. Sendikalar susuyor. Sivil toplum örgütleri susuyor.

(Hürriyet, 16 Ağustos 2003)

FRANSA’DA İMAM HATİP LİSESİ YOK

Ben bir toplumun bir başka topluma, bir ülkenin bir başkasına örnek gösterilmesinden hoşlanmam ve bu mukayese ile varılan sonuçları da kabul etmem ama konuya açıklık getirmek için Fransa’da din adamı eğitimi hakkında bilgi vermem gerekiyor.

Fransa’da elbette imam hatip okulu yok! Ama isterseniz şöyle söyleyeyim: Fransa’da asıl amacı din görevlisi yetiştirmek olduğu halde üniversitelere öğrenci hazırlayan, bizim imam hatip liselerine benzer okul yok.

Fransa’da kilisenin de okulları var, ama bazı derslere rahip öğretmenlerin girmesine karşın bu okullarda da devletin laik liselerinin programı uygulanmakta ve bu okullarda, bizim imam hatip liselerinde imamlık formasyonu verildiği gibi rahiplik formasyonu verilmemektedir. “Fransa’da kilisenin okulları var,” iddiası yalnızca okulun sahipliğiyle ilgilidir. Yani devrimden sonra mülkiyet kilisede kalmış ama eğitim ve öğretim laikleşmiştir.

Çok daha açık yazmak gerekirse: Fransa’da, 2003 yılında, asıl amacı rahip yetiştirmek olan ancak mezunlarını üniversitelere gönderebilen meslek okulları yok.

Fransızlar rahip olmak için, önce, 11-18 yaşları arasında papaz okuluna (Petit Séminaire) giderlerdi. Bu okulları bitirenler doğrudan yüksek papaz okuluna (Grand Séminaire) girerlerdi. Tabii, elinde laik lise bakalorya diploması olanlar da yüksek papaz okuluna girebilirlerdi.

Bizim imam hatip liselerinin benzeri olan papaz okulları (Petit Séminaire) 1970’lerde kademeli olarak kaldırıldı. Şu anda yüksek papaz okuluna (Grand Séminaire) sadece lise mezunları girebilmekte.

Demek ki şu anda Fransa’da, Muhafazakâr Demokrat (!) iktidarın devletin laik liselerine rakip yapmak istediği papaz okulları yok. İktidar ve kilise, sivil meslekleri dinselleştirmek için papaz okullarını ve mezunlarını kullanmıyor. Dolayısıyla, Fransız eğitim sistemi, Türkiye’de olduğu gibi, birisi laik okullarda öteki imam hatip liselerinde olmak üzere iki tip öğrenci yetiştirmemekte.

1970’lerden bu yana, papaz okulları olmadığı için, yüksek papaz okullarına sadece lise mezunları girebilmekte.

Fransa’da lise mezunları teoloji (ilahiyat) fakültelerine de girebilmekte. Teoloji fakültesi mezunları gerekli sertifikaları aldıktan sonra, ilköğretimde din dersi (bu dersler zorunlu değildir) öğretmeni olabilmektedirler. Teoloji fakültesi mezunları genellikle kilise hizmetinde din adamı olarak çalıştıkları gibi turizm, yayıncılık, dini medya alanlarında da hizmet vermektedirler.

İkisinin anayasalarında laik devlet oldukları yazmasına karşın Türkiye ile Fransa birbirine benzemek zorunda değil. En azından ben böyle bir zorunluluğu kabul edemem. Tekrar ediyorum: Ne İslam dinine, ne imam hatip liselerine karşıyım. Ben, imam hatip okullarının, 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na aykırı olarak, üniversitelere öğrenci kaynağı olmalarına karşıyım. Buna aslında Tevhid-i Tedrisat Kanunu karşı.

 

(Hürriyet, 16 Eylül 2003)

 

ALMANYA’DA İMAM HATİP LİSESİ YOK

Bir toplumun bir başka topluma örnek gösterilemeyeceği ilkemi zedelemeden bir balonu daha patlatmam gerekiyor.

Açık oturumlarda, tartışmalarda ve yazılarında “Avrupa’nın laik memleketlerinde kiliselerin okulları var!” derler ve akan sular durur. Böylece imam hatip liselerini meşrulaştırmış olurlar.

Almanya’da da kilisenin (Katolik ve Protestan kiliselerinin) okulları var. Ama bu okullarda rahip yetiştirilmiyor; bu okulların Türkiye’nin imam hatip okullarıyla hiçbir ilişkisi yok.

Almanya’da kiliseler ve kilise cemaatleri faaliyet gösterdikleri eyaletlerin ilgili bakanlıklarından izin alma koşuluyla okul açma hakkına sahipler. Böyle bir durumda okul binasına sahip olduklarını -kira yoluyla da olabilir- kanıtlamaları gerekiyor.

Kilisenin yönettiği liselerin amacı derin din bilgisi vermek ya da rahip-vaiz yetiştirmek değil. Bu okullarda söz konusu eyaletin Eğitim Bakanlığı veya okul işleri senatörlüğünün diğer ilk ve ortaöğrenim kurumları için öngördüğü tedrisat programı aynen uygulanıyor. Yani Katolik ve Protestan kiliseleri ile kilise cemaatlerine ait okullarda devlet kontrolü dışında bir eğitim verilmesi söz konusu değil. Kilise okullarında da, sivil liselerde olduğu gibi, Hıristiyan hukuku, İncil tefsiri, ayinlerin yöntem ve kuralları gibi dersler öğretilmiyor. Bu okullar meslek okulu değil. Yani Almanya’da kiliselerin yönettiği okullar kesinlikle Türkiye’nin imam hatip okul ve liselerine benzemiyor.

 

Kilisenin sahip olduğu bu okullarda da diğer öğrenim kurumlarında olduğu gibi devletin lise diploması veriliyor. Bu okullarda lise diplomasını normal eğitim süresi içinde alamayanlar, gece okullarına ya da kurslara katılarak ileri yaşlarda da diploma alma olanağına sahipler.

Bu okullardan lise diploması alan herkes, arzu ettiği alanda yükseköğrenim görebilir. Hiçbir sınırlandırma yoktur. Çünkü alınan ve devlet tarafından tanınan lise diploması ile tüm yükseköğrenim kurumlarına girme hakkına sahip olunur.

Almanya’da din adamı (rahip) olmak isteyenler, ister sivil lise olsun ister kilisenin lisesi olsun, lise diplomasını aldıktan sonra teoloji (İlahiyat) fakültesinde yükseköğrenim görmek zorundalar. Yani teoloji öğrenimi görmeden papaz olunmuyor.

Kiliselere ait “Seminer’lerde (papaz okullarında) öğrenim görenler, dışardan liseyi bitirdikten sonra teoloji öğrenimi görüp papaz olabiliyorlar. Çok istisnai durumlarda “seminer” bitirenlere de papaz olma olanağı tanındığı söylenmekte.

Özetleyecek olursak: Fransa ve Almanya’da bizim imam hatip liselerine benzer herhangi bir okul yok. Demek ki imam hatip okul ve liselerini savunmak için bu iki ülkeyi örnek gösterenler yalan söylüyorlar.

Bu iki ülkede de ilk ve ortaöğretimler tek kanaldan (sivil ve laik okullardan) üniversiteye öğrenci yetiştiriyorlar. Çünkü bu iki ülkeyi yönetenlerin, iki kanallı eğitimin toplumun temellerini dinamitleyeceğini bilecek kadar akılları var.

(Hürriyet, 20 Eylül 2003)

“TÜRKİYE’DE İKİ FARKLI HALK VAR”

Değerli tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık Türkiye’de iki farklı halkın yaşamakta olduğunu söylemekte. Farklılık köken ya da soy farkı değil. Zihinsel ve duygusal bakımdan iki farklı yapıda oluşmuş iki kültürel varlıktan söz ediyor. (Tempo, 11-17 Eylül 2003)

Halil İnalcık’ın saptamaları şöyle:

-Batılı kesim ve geleneksel halk hâlâ çatışıyor,

-Türban bu çatışmanın sonucu olarak gündemde,

-Medeni Kanun var, ama hâlâ imam nikâhı da var,

-Tepeden yasayla halkın âdatını (âdetlerini) değiştiremezsiniz,

-II. Meşrutiyet Garp(lı)laşma hareketinin başlangıcı,

-Atatürk ‘Garpçılar’ın fikirlerini hayata geçirdi.

 

Prof. Dr. Halil İnalcık bu saptamaları Enis Tayman’ın sorularını yanıtlarken yapıyor. Bu söyleşiye dayanarak değerli tarihçiyi yargılayacak değilim. Sadece, söyleşinin aktardığı bazı cümleleri değerlendireceğim.

Söyleşiden şöyle bir çıkarsama yapmak olası: Türkiye’de yaşamakta olan iki farklı halkı II. Meşrutiyet hareketi ile Cumhuriyet devrimleri yaratmıştır. Bunun sonucu olarak, cumhuriyeti ve devrimlerini benimseyen Batılı kesim ile cumhuriyeti ve devrimlerini benimsememiş olan geleneksel kesim sürekli çatışma içine. Cumhuriyet olmasaydı bu ikilik, bu çatışma olmayacaktı.

Acaba öyle mi?

Anadolu’nun Müslümanlaşarak Türkleşmesinden ve Türkçenin gündelik dil olarak genellik kazanmasından neredeyse hemen sonra ikilikler ortaya çıkmıştır: Köylü/kentli, yerleşik/göçebe, Türk/Türkmen, Alevi/Sünni, Müslümanlar/Müslüman olmayanlar… Ve merkezi yönetim her zaman bunlardan birinin yanında olmuş ve taraf tutmuştur.

Cumhuriyet bu ikilikleri ortadan kaldırmayı amaçlamıştır. Ulus-devlet programı içinde bu amacını büyük ölçüde gerçekleştirdiği görülür.

Cumhuriyet düşüncesini ve laik yönetimin düşünsel köklerini II. Meşrutiyet’e bağlayan Prof. Dr. İnalcık, “Kültür ve davranış bakımından birbiriyle uyumlu olmayan iki halk var gerçekte. Birisi türban takıyor, takke giyiyor, selamünaleyküm diyor, biz merhaba diyoruz. Bu kültür çatışması, bu kültür ayrılığı inkâr edilemez bir olgudur. Evet, Türkiye’de reformlar geniş ölçüde gerçekleşmiştir. Halkın bir kısmı Avrupalı gibi davranıyor. Ama bir kitle de eski geleneksel kültürü devam ettiriyor. Devlet kesin olarak laik, sosyal, demokrat devlet. Bu prensip kanunla, emirle devlet müesseselerinde tatbik edilebilir. Ama halkın âdatını (âdetlerini) değiştiremezsiniz. Bizim başımızı ağrıtan türban meselesi de buradan kaynaklanıyor. Biri inanca dayanıyor. Öbür taraftan siz kanun çıkarmışsınız. Onunla çatışıyor. Toplum ve devlet bunalımlara sürükleniyor,” diyor.

Arada aracı olduğu için söyleşiler çoğu zaman tehlikelidir. Kötü niyetli biri bu sözlerin sahibinin Cumhuriyet devrimlerinden hoşlanmadığını düşünebilir. Ama öyle olmadığını da biliyoruz. Ama şunu da biliyoruz ki: Cumhuriyet, devrimlerini halkın âdetlerini değiştirmek için yapmadı. Bu noktada, ciddi ciddi düşünüp yanıtlanması gereken şu: Cumhuriyet ve devrimleri tarihsel ve toplumsal olarak gerekli miydi, değil miydi?

Benim yanıtım da şu: Tanzimat’tan itibaren başlayan hareketler yüzünden halk bir kez daha ikiye ayrılmıştı zaten. Cumhuriyet belki bu iki kesim arasına bir denge ve huzur getirdi.

Yargılanması gereken ne Cumhuriyet ne de yaşamları örtüşmeyen iki halk kesimi. Yargılanması gereken, bu toplumsal olguyu seçim malzemesi yaparak iktidara gelen siyasal oluşumlar.

Bu noktadan bakınca, bu ikiliği büyük ölçüde ortadan kaldıran Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu yok etmeye çalışan AKP iktidarının tehlikeli bir yola girdiği de kolayca anlaşılır.

Değerli bilim adamı Prof. Dr. Halil İnalcık bu konuda ne düşünüyor acaba?

(Hürriyet, 21 Eylül 2003)

 

PEDAGOJİ DERSLERİ

Verilen aradan yararlanarak imam hatip liseleri konusunda söz almış ve alacak olanların bir devre arası kampına girmeleri gerekiyor. Çok tuhaftır: Sanki ben yazıncaya kadar, imam hatip okullarının kurulmasını isteyen 3 Mart 1924 tarih ve 430 sayılı yasa (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) basın ve politika çevrelerinde bilinmiyordu. CHP’nin bu konudaki sözcüsü Mustafa Gazalcı bile yasanın adını son zamanlarda anmaya başladı.

Laik devlete din ağırlıklı liseler kurmasını öğütleyenler, ne kadar süreceği bilinmeyen aradan yararlanarak bu saçma düşüncelerinin anayasaya, temel eğitim yasasına ve en önemlisi 430 sayılı yasaya aykırı olduğunu anlayabilirler.

Verilen ara, bir başka pedagog-muharrir (!) kesimine de yararlı olabilir. Bu ilginç kesim, ailelerin çocuklarına diledikleri eğitimi verebileceğini ileri sürerek kendilerince eğitim-öğretim programları yapıyorlar. Bu zevata göre, dini bütün bir aile, çocukları normal lise eğitimi alırken dini bütün evlat olarak yetişmelerini sağlayacak okullar isteyebilirmiş… İmam hatipler İslami açıdan dini bütün velilerin ihtiyacını karşılıyormuş…

İyi de, bu ülkede yaşayan Sünni Müslümanlar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da Aleviler, Museviler, Katolik, Ortodoks, Protestan Hıristiyanlar, dinsizler ve ateistler adı geçen devletin vatandaşları değiller mi? Onlar da çocuklarının kendi inançlarına göre yetiştirildikleri okullar isteyemezler mi? Bu mantık içinde onların da hakları vardır!

Devlete, “Sen ne karışıyorsun, çocuk benim değil mi, ona istediğim eğitimi veririm, verdiririm,” diye çemkiren veliye de bir sözüm var.

Devlet, senin ve ülkenin bütün çocuklarının eğitim ve öğretimini örgütlemeyi bıraktığı zaman devlet olmaktan çıkar ve o devletin ülkesi dingonun ahırına dönüşür. Ve yeryüzünde dingonun ahırına benzeyen herhangi bir ciddi çağdaş devlet yoktur.

Yeryüzünün hiçbir ülkesinde senin istediğin gibi bir okul yoktur. “Var!” diyenler, iddialarını ilgili ülkenin Türkiye’de bulunan eğitim-öğretim ataşelerine onaylatarak kanıtlamaları gerekmektedir. Doğal olarak, laik olmayan Müslüman ülkelerin onayladığı belgeler kabul edilmez. Dini eğitim almasını istiyorsan, çocuğunu resmi Kuran kursuna gönderirsin!

Değerli yurttaş-veli, çocuk elbette senindir, ama ona istediğini öğretmek hakkına sahip değilsin. Örneğin ona hırsızlık, fahişelik öğretemezsin… Devletten senin dinsel görüşlerine uygun okullar açmasını isteyemezsin; sen bazı cahillerin “Türkiye’nin okullarında tek tip insan yetiştiriliyor!” saçmalıklarına da inanma, Avrupa Birliği ülkelerinin okullarının kalite dışında bizim okullardan hiçbir farkları yoktur. Ancak bu ülkelerde imam hatip benzeri okullar da yoktur.

AKP iktidarına birkaç tavsiye: Bu aradan yararlanarak, imam-hatip okullarını kuruluş amacına uygun duruma getir; fazla okulları genel liseye dönüştür; imam hatip okullarını geliştir, çünkü bu okullarda öğretilen Arapça ile Kuran’ın tek satırını anlamak mümkün değil; daha sonra dünya çapında İslam enstitüleri kur ki imam hatip mezunları bu okullara girip bilgili ve bilgin imam olsun. Cumhuriyet ilkelerine bağlı olduğunu ancak böyle kanıtlarsın!

(Hürriyet, 21 Ekim 2003)

 

 BİR KEZ DAHA PEDAGOJİ DERSİ

Şeriatçı yazarlar askeri okulların Tevhid-i Tedrisat Yasası’na aykırı olduklarını yazmışlardı, şimdi de Ahmet însel yabancı dilde eğitim yapan okulların bu yasaya aykırı olduğunu yazıyor. (Radikal İki, 19 Ekim 2003, Pazar)

Ahmet İnsel, “İkiyüzlülük Savaşları” başlıklı yazısında, Tevhid-i Tedrisat Kanunu bağlamında AKP iktidarı ile laik cumhuriyetçilerin kapışmasını ele alıyor ve iki tarafın tezlerini savunurken ikiyüzlülükten kurtulamadıklarını ileri sürüyor ama gerçek hedefi her zaman olduğu gibi laik cumhuriyetçiler.

Ahmet İnsel’in gönüllü hakem rolünü üstlendiği bir konuda kullandığı dil ve sıfatlar beni çok şaşırttı: İkiyüzlülük, kaşarlanmış samimiyetsizlik, argüman yumurtlama, cüret göstermek…

Ahmet İnsel’in Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu ve gerekçesini okuduğundan kuşkuluyum. Okuduysa bile, kronik önyargıları yasanın içerik ve ruhunu anlamasına engel olmuş…

Doç. Dr. Hüseyin Varol, köktendincilerin yorumunu tekrarlıyor ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu, “Eğitimin tek kanaldan yani Milli Eğitim Bakanlığı kanalıyla yürütülmesi” (Milli Gazete, 25 Ekim 2003) olduğunu ileri sürüyor.

Hüseyin Varol’un yorumu doğru olsaydı medreseler kapatılmaz, bu okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanırdı. Peki, o zaman medreseler niçin kapatıldı?

Ahmet İnsel de bir üniversite öğretim üyesi olmasına karşın Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu meslektaşı Hüseyin Varol gibi anlıyor:

“Aslında Türkiye hâkim sınıfları o çok savundukları Tevhidi Tedrisat’ı ilk önce kendileri deldiler. Bugün yabancı dilde eğitim yapan bazı özel liselerde, son iki sınıfta öğrencilere yurtdışına gidip gitmeyeceği soruluyor. Gidecek olanlara, ki çoğunlukla gitmesi tavsiye ediliyor, gidecekleri ülkede üniversiteye giriş için gerekli eğitim veriliyor. Bazı elçilik okullarında TC yurttaşlarının çocukları eğitim görüyor ve doğal olarak bunlar ilgili ülkenin ortaöğretim müfredatını izliyor.”

“Bugün ortaeğitimin kalbi liseler kadar dershanelerde de atıyor. Nerede Tevhidi Tedrisat?”

Ahmet İnsel’in sözünü ettiği şeylerin Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla hiçbir ilişkisi yok. Çünkü bunlar söz konusu yasanın bağlamına girmezler.

Çünkü, bu yasa ile öğretim kurumlarının medrese, okul ve yabancı okul diye içerikte ve amaçta birbirinde zıt üç bölünmüşlüğüne son verilmiş; din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasına koşut olarak eğitim-öğretimin birleştirilmesinin temelleri atılmıştır. Böylece okullar da, müfredat programları da laikleştirilmiştir. Karma ders programı uygulayan imam hatip liseleri işte bu noktada söz konusu yasaya aykırıdır.

 

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile cemaat okulları ve yabancı okullar (Saint-Michel, Robert Kolej gibi) da müfredat açısından Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Bu okullarda dini eğitim verilmediğini, gerekli olmamasına karşın burada tekrarlayacağım.

Demek oluyor ki Ahmet İnsel’in eleştirdiği hususların Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile değil Milli Eğitim Bakanlığı’nın uygulamasıyla ilişkisi vardır. Bu gerçek gün gibi ortada olduğuna göre yasayı neden yanlış anlıyor Ahmet İnsel, imam hatip liselerine arka çıkmak için mi?

Tevhid-i Tedrisat Kanununun amacı dini, laik ve yabancı okulları Milli Eğitim Bakanlığı’nın yönetimine vermek değildir; yasa, dini okulları kapatarak, laik okullara dönüştürerek, yabancı okulların ders programlarını MEB’ye bağlayarak eğitimi laikleştirmektir. Bunu kaç kez yazdım. Bir kulaktan girip ötekinden çıkıyor ve aynı yalanlar tekrarlanıyor.

Bu yazımda bir yenilik olarak şunu ekleyeceğim: Tevhid-i Tedrisat (Öğrenim Birliği), Tevhid-i Adalet (Hukuk ve Adalet Birliği) ve dolaşımdaki paranın birliği uygulamalarına geçiş Cumhuriyet devletinin ve kültür devriminin temel taşlarıdır. Anımsayalım ki bugün Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu yok etmeye çalışanlar bundan on yıl kadar önce mevcut hukuk birliğine karşı çok hukuklu kapitülasyon düzenini savunmaktaydılar.

(Hürriyet, 2 Kasım 2003)