İMAM HATİP SALTANATI VE İMAMOKRASİ’YE ÖNSÖZ

“İmam-Hatip Saltanatı ve İmamokrasi” Tekin Yayınevi’nin programına göre Kasım (2015) ayında yayınlanacak. Önsöz’ünü yazdım. Yaşadığımız, Başyüce’nin  bireysel keyfî ve dinsel (sünni) ve zorba vesayet rejiminin kökenlerini sergilediği için, seçimden önce okumanızı istedim. Belki bir işe yarar.

Özdemir İnce

27 Ağustos 2015

 İMAMOKRASİ KAPAK

İMAM HATİP SALTANATI VE İMAMOKRASİ’YE ÖNSÖZ

Başyüce’nin talimatıyla 1 Nisan 2012  tarihinde Hürriyet gazetesinden atıldığımda, medya denen bataklık ortamının gölgesiz yanaşmalarından biri “Bir kökten-laik’çiyi gözyaşları ile uğurlarken” başlıklı sabuklama yazısında içi kof mutluluğunu şöyle dile getiriyordu:

Okur kitlesi hiçbir zaman ana akım medyanın içine girmesine yetmeyen keskin sirke küpüne zarar ulusalcıları temsilen Hürriyet gazetesi raflarında yerini almıştı. 28 Şubat ruhunun, Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanlığının, kökten-laik dilin büyükelçisi olarak yıllarca aynı nakaratları tekrar tekrar yazıp durdu. O günlerin ‘zamanın ruhuna’ uygun yazıları, bugünlerin Türkiye’sinin utandığı yazılara dönüşebilme ihtimalini hiçbir zaman umursamadı. Bu ülkenin başörtülü kadınlarının ‘kamusal alan’ denilen cehennemde var olmaması gerektiğini canhıraş savundu. İnançlı insanları hor görmekten çekinmedi, kibirli kalemini faşizm ile ulusalcılık arasındaki o ince çizgide oynattı durdu.”[1]

Bu zavallı; demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini neredeyse tek başıma savunmamı “kökten laikçilik” ve “ulusalcı faşizm” nitelemesiyle tanımlıyordu. Ve doğrusunu söylemek gerekirse, bu görüşünde yalnız değildi: Bütün Cumhuriyet düşmanlarının geleneksel ve hastalıklı yargılarını, saldırgan Ak trollerin küfürlerini ağzı sulanarak paylaşıyordu. Ama beni tersinleme yoluyla  göklere çıkardığının farkında bile değildi. Bu satırları yazdığım  günümüz ortamında olup-bitenler yazılarımın ne denli haklı ve doğru olduğunu kanıtlamaktadır. Elinizdeki kitapta okuyacağınız yazılar, yıllar öncesinde  7 Haziran 2015 sonrasını tasvir ediyordu.

Türkiyenin bugün iki büyük sorunu var: Siyasal İslamcılık ve kürtçülük! Kaynağını imam-hatiplerden alan, Türkiyenin tamamını tehdit eden siyasal islamcılık, ülkeyi bölmek isteyen kürtçülükten çok daha tehlikeli. Cumhuriyetimizi kuranlar daha ilk günlerden itibaren bu iki tehlikenin farkındaydı. Bu bilinçle demokratik ve laik  cumhuriyetin temellerini oluşturan Devrim Yasaları’nı[2] çıkardılar. Siyasal islamcılık ve AKP başta Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi)[3] olmak üzere  bu devrim yasalarının tam karşısındadır.

Yasaların gerekçeleri  onları anlamamız, yorumlamamız konusunda son derece önemlidir. 3 mart 1924 tarihli ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun gerekçesi şöyle :

 “Yüksek Başkanlığa,

Bir devletin genel eğitim ve kültür politikasında, milletin duygu ve düşünce bakımından birliğini sağlamak için öğrenim birliği en doğru, en bilimsel, en çağdaş ve her yerde yararları ve güzellikleri görülmüş bir ilkedir. 1255 (1839) Gülhane Fermanı’ndan sonra açılan Tanzimat Dönemi’nde, yıkılmış Osmanlı Saltanatı[da] öğretim birliğine başlamak istemişse de bunu başaramamış ve aksine  bu konuda bir ikilik bile meydana gelmiştir. Bu ikilik eğitim ve öğretim birliği açısından birçok zararlı sonuçlar doğurdu. Bir millet bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder.

Kanun teklifimizin kabulü durumunda Türkiye Cumhuriyeti’nde bütün bilim (irfan) kurumlarının bağlı olacakları tek makam Millî Eğitim Bakanlığı olacaktır. Böylece, bütün okullarda bundan böyle Cumhuriyetin irfan politikasından sorumlu  ve öğretimimizi duygu ve düşünce birliği çerçevesinde ilerletmekle görevli olan Millî Eğitim Bakanlığı, olumlu ve birleşik bir eğitim politikası uygulayacaktır.  Teklifimizin bugün hemen ve ivedilikle görüşülerek kanunlaşmasını yüksek heyetten rica ederiz. (2 Mart 1924. Manisa Milletvekili Vâsıf Bey ve arkadaşları).

 Madde 1 – Türkiye’deki bütün bilim ve öğretim kurumları Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlıdır.

Madde 2 –  Şer’iyye ve Evkaf Bakanlığı  veya özel vakıflar tarafından idare edilen bütün medreseler ve okullar Millî Eğitim Bakanlığı’na devredilmiş ve bağlanmıştır.

Madde 3 – Şer’iyye ve Evkaf  Bakanlığı bütçesine okullar ve medreseler için konulan ödenekler Millî Eğitim bütçesine aktarılacaktır.

Madde 4 – Millî Eğitim Bakanlığı, dini bilgiler konusunda yüksek uzmanlar yetiştirmek üzere üniversitede bir İlahiyat Fakültesi kuracak ve [ayrıca] imamlık ve hatiplik gibi dinî hizmetlerin yerine getirilmesiyle görevli memurların yetişmesi için de ayrı okullar açılacaktır.

Madde 5 – Bu kanunun yayımı tarihinden itibaren, genel eğitim ve öğretim hizmetleri vermekte olup, şimdiye kadar Millî Savunma Bakanlığına bağlı olan askerî rüşdiyeler ve îdadîlerle, Sağlık Bakanlığına bağlı Yetim Evleri, bütçeleri ve öğretim kadroları ile birlikte Millî Eğitim Bakanlığına bağlanmıştır. Anılan rüşdiye ve îdadîlerde bulunan öğretim kadrolarının nereye bağlı olacakları, gelecekte ait olacakları Bakanlıklar arasında belirlenip düzenlenecek ve o zaman kadar orduya mensup olan öğretmenler bu statülerini koruyacaklardır.”

 Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun (Öğrenim Birliği Yasası’nın) gerekçeli metnini okuduktan sonra, yasanın amaç ve kapsamını “Bütün okulların Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde toplanması işlemi”ne indirgemek yasayı anlamamak olur. Anlamamakta ısrar ise kötü niyetten başka bir şey olmamalı. Bir kez daha yazıyorum : Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun amacı ve kapsamı Cumhuriyet’in bütün okullarını laikleştirmek ve öğretimde laik bir müfredat programı uygulamaktır. “Tevhid” ya da “Birleştirme” budur. İdeolojik ve pedagojik bir girişimdir. İdari müdahale, ikinci derecede ve geçicidir.

2 Mart 1926 tarihinde kabul edilen “Maarif Teşkilatı Hakkında Kanun”, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun ilkelerinin ışığı altında eğitim hizmetlerini düzenlemiştir. Devletin izni olmadan hiçbir okulun açılamayacağını öngören bu kanun aynı zamanda çağdışı derslerin okul müfredat programlarından kaldırılmasını da sağlamıştır.

Tevhid-i Tedrisat Kanunu eğitim-öğretimdeki “medrese” ve “okul” ikiliğine son verdiği gibi, eğitim-öğretimin içeriğini laikleştirmeyi amaçlamıştır. Bütün okulların MEB’na bağlanması, eğitim ve öğretimin biçim ve içeriğinin adı geçen bakanlık tarafından saptanması anlamına gelir. Ancak, günümüzde, MEB’nın bu görev ve sorumluluklarını yerine getirdiğini ileri sürmek mümkün değil.  AKP ve islamcılar işte bu nedenle Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na düşmandırlar.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde eğitim ve öğretim yalnızca bir hayır işi, bir dini görev kabul edilmiş ve vakıflar yoluyla yürütülmüştür. Geleneksel eğitim kurumları arasında, sadece askeri eğitim ve yöneticilerin eğitimi devlet tarafından yürütülmüştür. Bunun sonucu olarak da bir yanda askeri ve mülki kadro, bir yanda medreselerde din eğitiminden geçen kadro olmak üzere iki tip insan ortaya çıkmıştır. Bunlardan birinin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Cumhuriyet  Öğrenim Birliği Yasası ile bu işlemi yaptı ve öğrenimi laikleştirdi.

Şimdi düşünelim : İslamcı çevreler ilk ve orta eğitim ve öğretimin neden vakıflara bırakılmasını istiyorlar; AKP iktidarı neden özel okullara ve vakıf okullarına ağırlık vermektedir ? Çünkü yolundan çıkmış, amaç ve ilkelerini unutmuş Milli Eğitim Bakanlığı’nın laik (ne kaldıysa) program ve  denetimine bile  katlanamamaktadırlar.

4+4+4 Yasası’nın MHP desteğiyle çıkartılmasının,  imam-hatiplerin zorla çoğaltılmasının başlıca amacı, imam-hatipleri medreseleştirerek Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına yol açan Ulema  (ilmiye) sınıfını ihya etmek suretiyle kendi iktidarını ebedileştirmek ve Başyücelik rejimini kurmaktır.  Medreseler Osmanlı bürokrasisinin (adliye ve eğitim-öğretim) kaynağı idi. AKP, Osmanlı ulemasının, devletle bütünleşmek, devlete itaat ve biat geleneğini ihya etmeyi amaçlamıştır.  AKP milletvekillerinin, bakanlarının ve yüksek bürokrasisinin imam-hatip ve ilahiyat kaynaklı olmasının kaynağı budur.

İsterseniz 21 yıl öncesine gidelim. Dönemin DYP-DSP koalisyon hükümetinin Kültür Bakanı Fikri Sağlar’ın 28 Nisan 1994 tarihli Cumhuriyet  gazetesinde şöyle bir demeci yayınlanmış:

“Şu anda ülkede eğitimde birlik yok. iki eğitim veriliyor. Bir Milli Eğitim Bakanlığı’nın ulusal anlamdaki politikayı uygulayan bir eğitim sistemi var, bir de inanç eğitimi yapılıyor şu anda.Hemen hemen sayıları eşitlendi öğrencilerin,laiklik konusunu da şu önemli konulardan biri olarak görüyoruz.”

 Varlık dergisinin  aynı yılın (1994) Mayıs sayısında yayınlanan Pathemata mathemata ! Evet Acı Deneyimler Öğreticidir! başlıklı yazımda, Fikri Sağlar’ın bu cümlesinden ilham alan bir bölüm var:

“Bakan üstü kapalı olarak şunu söylemek istiyor: İmam-hatip liseleri kuruluş amaçlannm dışında hizmet görmektedir. İmamlık, hatiplik ve Kuran kursu öğreticiliği gibi din görevlilerini yetiştirmek için kurulan bu okullar, daha doğrusu dinsel nitelikli bu okullar, nitelikleri gereği, doğal olarak, zihinsel yapısı Cumhuriyetin laik niteliğiyle çelişen insanlar yetiştirmektedir. Bir imamın laik düşünceli olması doğal olarak beklenmeyebilir. Ancak devlet memuru bir doktorun, bir polisin, bir öğretmenin, bir kaymakamın ve valinin, bir mühendisin, bir yargıcın laik düşünceli olması devletin kurulu düzeni gereği bir tür zorunluluktur. Bu mesleklerden birini yapan kişinin din ve vicdan özgürlüğü Anayasa güvencesi altındadır, ancak bu kişi ve kişiler imam-doktor, imam-mühendis, imam-öğretmen, imam-yargıç, imam-kaymakam, imam- emniyet müdürü, imam-valiye dönüşemezler. Ama uygulamada bu dönüşümün giderek yoğunlaştığı ve hızlandığı görülüyor. 1990-1991 öğretim yılında imam-hatip okullarının sayısı 385, öğrenci sayısı 310 215 imiş. 1994 yılında bu sayıların yüzde seksene yakın oranda yükselmiş olduğu düşünülebilir. Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden hemen sonra, 1951-1952 ders yılında (yani hemen hemen altı ay sonra) yeniden açılan imam-hatip okulları 1970 yılından sonra karşı-devrimin kalelerine dönüşmüştür. Bunda hiç kuşkusuz 12 Mart ve özellikle 12 Eylül rejimlerinin büyük payı vardır. Askerlik mesleğinin dinselleşmesine göz yummayan ordu, öteki sivil mesleklerin dinselleştirilmesinde bir sakınca görmemiştir. Fakat, imam-hatip kaynaklı milletvekilleri TBMM’de çoğunluğa geçerlerse ordunun da dinselleşmesi olasılığı pek uzak değildir.

Artık, mesleklerin dinselleştirilmesi operasyonunun yarı yolu aşmış olduğunu devletin görmesi gerekmektedir; devlet Anayasa’da yazılı niteliklerini korumak istiyorsa mesleklerin laikleştirilmesi (yeniden laikleştirilmesi) operasyonuna girişmek zorundadır.”[4]

“İmam-doktor, imam-mühendis, imam-öğretmen, imam-yargıç, imam-kaymakam, imam- emniyet müdürü, imam-vali” tanımlaması ilkin bu yazıda kayda geçmiş daha sonra da birçok deyişim gibi yaygınlaşmıştır. Yaygınlaşmakla kalmamış artık gelenekselleşmiş, resmiyet kazanmıştır.

Cumhuriyet, toplumsal gelişmeyi  eğitim-öğretim (okul) ve toprak ve tarım reformu devrimi üzerine kurmuştu. Bunun ilk adımı olarak 3 Mart 1924 günü Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkartıldı.

İkinci  adım  Köy Enstitüleri’nin kurulmasıydı. Epeyce gecikmeyle 17 Nisan 1940 günü açıldı. Ama bu okullara karşı başlayan (1946) köklü muhalefetin sonucu Demokrat Parti hükümeti tarafından 1954 yılında kapatıldı. Köy Enstitüleri’ni kapatan Demokrat Parti onun yerine İmam-Hatip projesini yürürlüğe koydu. Bu işlemde ABD’nin etkisi olduğu söylenir.

Üçüncü adım olarak, Toprak Reformu, Cumhuriyet düşmanlarına göre bir diktatör olan Atatürk’ün  en büyük ideallerinden biriydi ama sağlığında bu idealini gerçekleştirmeye gücü yetmedi. Toprak Reformu, ancak 11 Haziran 1945’te  “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” adıyla  kabul edildi.

[Mecliste bulunan “Toprak Ağası” millet vekilleri bu kanuna (paylaşıma) şiddetle karşı çıktılar.Saltanatları,ağalıkları,şan ve şöhretleri bir anda yok olacaktı.Onlar için halkın değil,kendilerinin varlığı ve mutluluğu önemliydi.Bu milletvekillerinin başlıcaları ve en çok karşı çıkanlarından bazıları şunlardı o zaman,Adnan Menderes, Celal Bayar, Celal Ramaznoğlu, Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu, Emin Sazak, Cavit Oral ve diğerleri.Bu reform karşıtı toprak ağası millet vekillerinin ilk icraatı ne oldu biliyormuşsunuz? Halka daha iyi hizmet edeceğiz vadiyle ve halk için uygulanacak olan kanuna karşı çıkarak Demokrat  Parti’yi kurdular.Nasıl bir hizmet anlayışı ise?Amaçlarına da ulaştılar ve kanun uygulanmadı,uygulanamadı ve reform rafa kaldırıldı bu halktan yana(!) olan toprak ağalarının cambazlığı  ve kurdukları parti sayesinde.İnsanimiz bunu hala kavrayamadı,bu gidişle de kavrayacağa pek benzemiyor.][5]

İmam-Hatip siyasal programının ne olduğunu iyice kavramak için bir başka önemli kaynağa başvuracağım:

[Köy Enstitisü sistemi, yeni okul ve yeni öğretmen demekti. Enstitü’den yetişen öğretmenler köyde öncü, örnek ve önder kişiler olarak beliriyorlardı.

Köy Enstitüsü’nde eğitim görüp köye gelen bu genç öğretmenler bir yandan köy çocuklarını eğitiyor, öte yandan köylünün dert ve sorunlarına pratik çözümler ürettikleri için köylü ile sıcak diyaloglar oluşturuyordu.

Köylerde ağalar, beyler ve onların gerek toplumsal gerekse ekonomik gücü zedelenmeye başlamıştı.

Daha, Köy Enstitüleri Yasası 1940 yılında Meclis’te görüşülürken, büyük toprak sahipleri bu yasaya karşı çıkıyordu. Buna en şiddetli biçimde karşı çıkan da, Eskişehir Milletvekili Emin Sazak’tı.

Yukarıda da belirtildiği gibi Milletvekili Sazak şöyle diyordu:

“Bunlara verdiğimiz yetkiler başbakanda yoktur. Ona (köy öğretmenine) diyoruz ki, Sen öyle bir şahıssın ki, Allah tarafından ıslaha (düzeltmeye) memur edilmişsin.”

Aslında, bu konuşmada Milletvekili Sazak’ın Köy Enstitüleri’nden mezun olduktan sonra köye gelecek genç öğretmenden ne kadar çok korktuğu, ne derece tedirgin olduğu açıkça anlaşılıyor.

1973-1980 dönemi CHP Kastamonu Milletvekili Sabri Tığlı’nın, Van Milletvekili Kinyas Kartal’la yaptığı konuşmayı Dursun Kut, Cumhuriyet gazetesine taşımıştır.

Sabri Tığlı, Van Milletvekili Kinyas Kartal’a sorar: “Ağa, sen bilirsin. CHP Türkiye’ye komünizmi getirmek için mi kurmuştur Köy Enstitüleri’ni?”

Moskova’da Harp Akademisi’ni bitiren, Rus Ordusu’nda subaylık yapan, daha sonra aşireti ile göç ettiği Van ilinden dört dönem milletvekili seçilen aşiret reisi Kinyas Kartal’ın yanıtı şöyle olmuştur:

“Bak delikanlı, Köy Enstitüleri kesinlikle bir komünist uygulaması değildi. Doğu’daki beylerin, şeyhlerin ve ağaların içinde en yüksek öğrenimi olanlardan birisi benim. Rusya’da yaşadım, Moskova Harp Akademisi’ni bitirdim. Rus Ordusu’nda subaylık yaptım. Bir Rus generalinin balerin kızıyla evlendim, vatanıma döndüm, yerleştim…”

Van Milletvekili Kartal sözünü şöyle sürdürüyor:

“Yok canım, onlar komünizmi benim kadar bilmezler. Bak ben sana bunun aslını anlatayım. Benim köylülerimin işlerini ilçe merkezlerinde, il merkezinde benim adamlarım yapar. Benim köylülerim devlet kapısını bilmezler. Askere mektubu bu benim adamlarım yazar, gelen mektupları benim adamlarım okur.

“Muhtarın kararlarını benim adamlarım yazar, doğum-ölüm kararlarını benim adamlarım doldurur. Ücretlerini de alırlar. Bu işler böyle sürerken benim köylülerimden ikisine Akçadağ Köy Enstitüsü çıkışlı iki öğretmen geldi. Altı ay sonra bu köyler bana biat etmekten (bana bağlanmaktan) çıktılar…

Biz Doğulu ağalar oturduk, düşündük. Eğer bu Köy Enstitüleri  on yıl devam ederse Doğu’daki ağalık ölecek. Diyeceksin ki sen köylülerin uyanmasını istemez misin? İsterim istemesine, ama ben sağlığımda ağalığımın öldüğünü görmek istemiyorum. İşte bunun üzerine biz Doğulu ağalar Demokrat Parti ile pazarlık yaptık. Köy Enstitüleri’ni kapatmaya söz verirseniz oyumuzu size vereceğiz dedik. Söz verdiler, oyumuzu verdik, Köy Enstitüleri’ni kapattırdık. ”

1946’dan 1950’lere gelinince, gerçek demokrasiye değil, çok partili demokrasiye daha doğrusu sayısal demokrasiye geçilince, feodal ilişkilerin egemen olduğu bölgelerde, bu feodal ilişkilerin sürdürülmesi feodal güçler açısından yaşamsal bir önem kazandı. Köylü uyanırsa, feodal ilişkiler biterdi; her köye okul ve öğretmen sağlanması, ağanın eleştirilmesinin önünü açmak demekti.

Bilindiği gibi, feodal ilişkilerin egemen olduğu bölgelerde köy ya da birçok köy sahibi toprak ağaları vardı. O köylerde oturanlar da toprak sahibinin egemenliğindeydi. Buralarda çalışanlar emeklerinin tam karşılığını akmıyorlardı. Bunların aydınlanması, o toprak sahipleri için tehlikeli olabilirdi. Bu gelişmeler toprak sahibinin, feodal beylerin çıkarına ters düşerdi.

Bu ekonomik gerçeğe dayalı eleştiriler bir inceleme yazısında şöyle vurgulanıyor:

“Fakat eleştirilerin ve saldırıların asıl nedeni çok daha başkaydı. Köy Enstitüleri’ne bazı çevreler için çok sakıncalı bir kuruluş niteliğini veren asıl neden Köy Enstitüleri sisteminin Türkiye’deki toprak düzeni için çok ciddi bir tehlike oluşturmasıydı. ”][6]

İmam-hatiplerin genel bilgi açısından Osmanlı dönemindeki denklerinden daha iyi olduğu kabul edilebilir. Ama RTE’izmin “Dindar ve kindar nesil” yetiştirme fabrikası olarak kullanılan bu okullardan matematik, fizik,kimya, biyoloji, tıp alanlarında bilimsel buluş yapmış bir bilim adamı çıktığını duydunuz mu? Filozof, ressam, besteci, müzisyen, edebiyatçı, sporcu?… Ben hatırlamıyorum! Bu okullar, siyasetci, müteahhit ve bürokrasinin yönetici sınıfını, mülkiye-adliye-zaptiye için sadık eleman  yetiştirir.

Yoksuldan, ezilmişten, mazlumdan yana olan bir ulema, hoca, imam ve kadı geleneği olmuş mu, var mı, duydunuz mu? Benim bilgim yok! Hiçbir şey üretmeyen, asalak, Masa ve Kasa’nın sadık kulu bir sınıftır.

Osmanlı zamanında “ulema bir zümre olarak muhafazakârdı ve reforma mani idi, münferid istisnalar olmakla birlikte,[…onlar] yerleşik geleneği savunmak dışında başka hiçbir yol bilmiyorlardı  [ve] bu yüzden yeniliğe karşıydılar.”[7] Günümüzün ulema üreticisi İmam-Hatip fabrikaları da aynı geleneği devam ettirmektedir. Mezunları, islamcı ideolojiye  nefer olmakta, islamcı partilere “biat ve itaat” gereği otomatik oy vermekte ve  hizmet etmektedir.

Mesleklerin askerileştiği bir toplumda yaşamak nasıl mümkün değilse, mesleklerin imamlaştığı bir  toplumda yaşamak daha da olanaksızdır. O toplum kendi kendini zehirleyerek yok olur. Buna engel olmak için Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun özgün haline dönmekten başka çare yok: “Millî Eğitim Bakanlığı, dini bilgiler konusunda yüksek uzmanlar yetiştirmek üzere üniversitede bir İlahiyat Fakültesi kuracak ve [ayrıca] imamlık ve hatiplik gibi dinî hizmetlerin yerine getirilmesiyle görevli memurların yetişmesi için de ayrı okullar açılacaktır.” Bu okullar imam-hatip okulları idi. İmam-hatip okulları sadece Diyanet İşleri Başkanlığı hizmetinde imamlık ve hatiplik gibi dinî hizmetlerin yerine getirilmesiyle görevli eleman yetiştirecek. Mesleklerin dinselleşmesi birkaç on yıl daha sürerse Türkiye’yi  kaostan hiçbir mucize kurtaramaz, ülke Başyüce’nin ve  AKP’nin kölesi olur. Bu gerçeği anlamadan Türkiye için kurtuluş yok!

Okuyacağınız bu kitapta yer alan yazılar imam-hatip derneklerini, İslamcı basını ve AKP hükümetini çok rahatsız etmiş, hedef gösterilmeme, mahkemeye verilmeme ve ölüm tehditleri almama yol açmıştır. Yazdıklarımı, meğer en iyi Bedii Faik anlamış:

“Solculara düşman olmadım hiçbir zaman, solcuları severim. Orhan Kemal’i ben canlandırdım, ölecekti. Yaşar Kemal’in ‘İnce Memed’inin müsebbibi de benim. Ona kalsa müstear isimle yayınlayacaktı ve bugünkü Yaşar Kemal olamayacaktı. Özdemir İnce’nin şiirlerini severdim şimdi de yazılarını seviyorum. Hürriyet’ten çıkardılar şimdi Aydınlık’ta yazıyor. Atatürk devrimlerini; Falih Rıfkı’dan (Atay) sonra, Tevhid-i Tedrisat’ı en iyi, en anlamlı yazan yazar. Başına bir şey geleceğinden korktuğum, adalete muhatap olur diye düşündüğüm insanların başında geliyor.”[8]

Yaşarken kendisine teşekkür edememiştim. Bu borcu şimdi ödüyorum.

 Özdemir İnce

—————————————————————

[1] Cüneyt  Özdemir, Radikal gazetesi, 6 nisan 2012

[2] Anayasa. Madde: 174

[3] Anayasa, Madde: 174

[4] Özdemir İnce, Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, 2004, s.195

[5] Vikipedi

[6] Alev Coşkun, Hasan Ali Yücel, Cumhuriyet Kitapları. 2.Baskı, 2007, s 157-158

[7] Amid Bein, Çev: Bülent Üçpunar, Osmanlı Uleması ve Türkiye Cumhuriyeti, Kitap Yayınevi, s.19 içinde.

[8] Bağımsız Dergisi’nden Esin Dalay’ın 92 yaşındaki Bedii Faik ile Teşvikiye’deki evinde gerçekleştirdiği röportajda Faik, basının geçmişteki ve bugünkü hali ile ilgili açıklamalarda bulundu. Röportaja Bedii Faik’in bir zamanlar birlikte çalıştığı Taylan Sorgun’da eşlik etti. (Oda Tv, 03.11.2013)