İNSAN BEYNİ BİR SALGI BEZİ DEĞİLDİR

İnsan vücudunda iki türlü salgı bezi bulunur: İç salgı bezleri ve dış salgı bezleri: İç salgı bezleri salgılarını, vücudun başka bölgelerindeki hedef hücrelere ulaştırabilmek için kana veya lenfe veren bezlerin tümüdür: Hipofiz, tiroit, paratiroit, epifiz ve böbreküstü bezleri, iç salgı bezlerine örnektir. Dış salgı bezleri salgılarını özel bir kanal aracılığıyla ya da doğrudan vücut dışına veren bezlerdir: Tükürük bezleri, derideki ter bezleri dış salgı bezlerine örnektir. VE İNSAN BEYNİ İnsan beyni, kraniyal sinirler ve omurilik sayesinde merkezî sinir sistemini kontrol eder, çevresel sinir sistemini yönetir ve hemen hemen insanın tüm işlevlerini düzenler. Kalp atışı, soluk alma ve sindirim gibi istemsiz eylemler, özerk sinir sistemi yoluyla farkına varmadan beyin tarafından yönetilir. Düşünce, mantık ve soyutlama gibi daha karmaşık zihinsel eylemler ise bilinçli olarak beyin tarafından yönetilir. Bu yazının iddiası, insan beyninin düşünce, mantık ve soyutlama gibi daha karmaşık zihinsel eylemleri salgılayan bir salgı bezi olmadığıdır. Ki yukarıda okuduğunuz tanım insan beyninin bir salgı bezi olmadığını söylüyor. Edebiyat yazılarımda ve yazınsal denemelerimde, okuma, öğrenme ve deneyimlerin kazançlarından yararlanmayı reddeden edebiyat yazarlarını eleştirirken “insan beyni bir salgı bezi değildir, insan beyni bir aküye benzer, boşaldıkça doldurmanız gerekir. Tıpkı otomobil aküsü gibi” diye yazdım. Medya dünyasında durum, yazın dünyasından bin beter! GAZETECİ-YAZAR DEDİĞİN 1980’lerde gazeteciler, gazetede yazdıkları yazıları kitap halinde yayınlamaya başlayınca, ortaya bir “gazeteci-yazar” tipi çıktı. O zaman, bütün dünyada sadece “fiction” yazanlar yani şairler, romancılar ve öykü yazarları için yazar adı ve sıfatı kullanıldığını yazdım. (“Söz ve Yazı” ve “Yazmasam Olmazdı” adlı kitaplarımda yayınlanan “Kuyudaki Taş” adlı yazımı okuyabilirsiniz.) Yazar ile gazete yazıcısı arasındaki fark son derece önemlidir. Yazar geleceği görür, “şimdi”nin verilerini yorumlayarak geleceğin tasvirini yapar. Gazete yazıcısı, daha önce de yazdığım gibi, sadece olmuş olanı tasvir eder. Bu nedenle kimi gazete yazıcıları yazınsal yazarları hiç sevmezler. Hatta nefret ederler. Çünkü gerçek yazarların “yorum” yazdığı yerlerde tavus kuşu gibi dolaşamazlar. Bir örnek vereceğim: Bir gazetenin aynı zamanda genel yayın yönetmeni olan bir yazıcı, AKP’nin imam-hatip okullarını Avrupa’daki Kilise okullarına benzetmeye çalıştığını yazdı. Yazdığı yanlıştı. Okuru yanıltıyor ve AKP’nin işlediği cinayeti mazur gösterecek yanlış bir örnek veriyordu. Kendisine, hem gazete e-postası ile hem özel e-postam ile şu mesajı gönderdim: “Bugünkü yazınızda “Avrupa’daki kilise okulları gibi… Cami okulları!…” cümleniz beni çok şaşırttı. Avrupa’da ne imam-hatip okulları benzeri okullar vardır ne de kilise okulları. Bütün okulların müfredatı laiktir… Din öğretilmez. Fransa’daki Katolik okulları, binaların ve kurumların mülkiyetiyle ilgilidir. Size bu konudaki yazılarımı okumanızı tavsiye etmiyorum. Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni’siniz, bir talimat verin, Avrupa’daki temsilci ve muhabirleriniz bir araştırma yapsınlar.” Genel yayın yönetmeni yazıcı mesajıma cevap vermeye tenezzül bile etmedi! EVET, İNSAN BEYNİ BİLGİ SALGILAMAZ Kulaktan dolma bilgi ile gazetecilik ve yazıcılık yapılamaz. Avrupa’da imam-hatip benzeri okul yoktur. Bu konuda onlarca yazı yazdım. Yazılar, kese kağıdı olmadı, hepsi kitaplarımda yer alıyor. Okursunuz! Beni okumak istemiyorsunuz! Canınız sağ olsun. Ama o zaman Türkiye’nin en önemli sorunu konusunda Avrupa’da ve dünyada araştırma yaptırırsınız, gerçek ne ise öğrenirsiniz. Ama ben gene de bir iyilikte bulunmak üzere ilgilenenlere bir yazımı okumalarını tavsiye edeceğim: Yazının adı: “Pathemata mathemata! Evet, acı deneyimler öğreticidir.” Yayınlandığı yer ve yıl: Varlık dergisi, mayıs 1994. Yer aldığı kitaplar: “Tarih Bağışlamaz” ve “Yazmasam Olmazdı”. Şimdi artık İslamcıların bile kullanmaktan çekinmediği “imam-doktor, imam-mühendis, “imam-öğretmen”, “imam-yargıç”, “imam-kaymakam”, “imam-emniyet müdürü”, “imam-vali” deyimleri ilk kez adını verdiğim bu yazıda, 1994 yılında kullanılmıştır. Bundan 18 yıl önce, bir “imam-başbakan”ımız, “imam-bakanlar”ımız olacağını öngörememişim. Bu kadar kusur kadızâdede de olur! Peki, “imam-vali” deyimini nasıl keşfettim? Başta Fransa’nın, Almanya’nın, Holanda’nın eğitim sistemlerini inceledim, Türkiye’deki temsilciliklerine sordum. Avrupa’da artık imam-hatip benzeri okullar yok. Laik liseyi bitiren ve din adamı olmak isteyen kişi Teoloji (İlahiyat) fakültesine gidiyor. Yani önce laik lise öğreniminden geçiyor. AKP LAİK CUMHURİYETE KARŞI SUÇ İŞLİYOR AKP Türkiye’de bunun tam tersini yapıyor: Orta öğretimi din adamı yetiştiren okullara dönüştürüyor, sonra meslek seçme olanağı tanıyor. Bu düpedüz anayasal suçtur!