İNSAN HAKLARI

10 Aralık ! Bugün “İnsan Hakları Günü” ! Polisin kafası attığı zaman insanları elindeki cop ile patakladığı, elindeki silahla öldürdüğü, birkaç zorbanın, yüzlerce insanın bulunduğu bir eğlence yerinde bir kadını saçlarından sürükleyerek kaçırdığı, Başbakan’ın kendisini ne olduğu belli olmayan bir davanın savcısı olarak ilan ettiği, onlarca insanın yargılanma hakkından yoksun bırakılarak mapus damında tutulduğu, azınlık haklarının lütuf sanıldığı bir ülkede insan haklarından söz etmenin tuhaflığını biliyorum.
İnsanın insan olduğu için doğuştan gelen, doğarak kazandığı haklar vardır. Bu hak sadece kendi köyünde, kendi kasabasında, kendi kentinde ve ülkesinde değil fakat dünyanın her yerinde geçerli olduğu için evrenseldir.
Bu satırlar insan haklarının felsefi ve etik temellerini ifade ediyor. Ancak bir hakkın hak olarak tanınması, alınması ya da verilmesi için felsefi ve etik planda tanınması yeterli değildir.
Bir de işin toplumsal temeli olmak gerekir. Dinsel dogmaları da arkasına almış bir köleci toplumda, bir feodal toplumda insan haklarından söz etmek olanaksızdır. Bu tür toplumlarda insan haklarından yararlanmak ancak monarkın, despotun sınırlı toleransına bağlıdır.
***
Hz.İsa “Varını yoğunu sat, yoksullara dağıt. Böylelikle göklerde varlığın olacaktır. Sonra ardım sıra gel.” // “Parası bol kişilerin Tanrı hükümranlığına girmeleri ne denli güçtür. Devenin iğne deliğinden geçmesi, zengin kişinin Tanrı hükümranlığına girmesinden daha kolaydır.” Luka İncili, 18/22-24) diye vaaz ediyor ama ruhban sınıfı insanları köleleştirmek ve sömürmek için soylu sınıfla işbirliği yapıyor. Bu da yetmiyormuş gibi Protestan ahlakı kapitalizmin kurallarını koyup geliştiriyor.
Bu nasıl iştir, demeyin ! Çünkü aynı İncil kocaya ve efendiye yüzde yüz itaatı buyurmaktadır.
“Çünkü erkek kadın için değil, fakat kadın erkek için yaratıldı” (I.Korintoslulara, 11-9)
Tanrı, tanrılar, Peygamberler, dinler ve din adamları İnsan Haklarını ne yazık ki sağlayamamıştır. İslam dini de sağlayamamıştır !
Bu nedenle İbni Haldun “Kamu, egemenin dinindendir!” demektedir. “Çünkü ‘egemen’, elinin altındakileri ‘yenmiş’ olandır. Halk ona uyar.” (Mukaddime, 1. Onur Yayınları, S.345) Tıpkı Roma’nın dediği gibi : “Cujus regio, ejus religio.”
***
İnsanlık, insan haklarının tanınması için 24 Ağustos 1789 Büyük Fransız Devrimi’nin İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ni beklemiştir. Bu da yetmemiştir ! Yetmez, çünkü halklar üzerindeki toplu sömürü sona ermeden, bireysel çalışma ve emek hakkı güvence altına alınmadan insan hakları gerçekleşemez.
Bu da yetmemiştir. İnsanlık 10 Aralık 1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile 4 Kasım 1950 tarihli İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ni beklemiştir. Türkiye Cumhuriyeti bu iki metnin altını imzalaştır. Ayrıca bütün ek protokoları da imzalamıştır. Ve Türkiye, Avrupa Birliği’ne girmek için önündeki koşullardan en önemlisi bu iki metni vatandaşlarına eksiksiz uygulamak zorunda.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 23 maddesinde şöyle başlamaktadır : “Her şahsın çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, adil ve elverişli çalışma şartlarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır.” Peki, bu haklar Türkiye’de var mıdır ? Yoktur ! Peki, seçmen bu hakları savunan bir partiye oy verir mi ? Vermez ! Haklarını değil, avanta, sadaka istiyor !