İSLAMDA DEVRİM OLMAZ

İSLAMDA DEVRİM OLMAZ

İslamcı ve muhafazakar televizyonların kadrolu dinsel yorumcuları var. Ağızlarından bal akıyor. Mümin ve mütedeyyinlerin sorularına “ne güzel” cevaplar veriyorlar. Sorulan sorular verilen cevaplardan kat be kat güzel! “Örneğin ve meselâ yani” bir seyirci ve dinleyici sual ediyor:

“Cunupken tırnak kesmek caiz midir?”

Al başına belâyı!

Caiz değilmiş!

Peki cunupken ayağa kalkıp yürümek caiz midir? Tırnak kesmek caiz olmadığına göre, yürümemenin de caiz olmaması gerekir. Peki bu durumda cunup insan gusulhâneye nasıl gidecek, nasıl suyla çimip gusul abdesti alacak ve cunupluktan kurtulacak?

El cevap: Elleri üzerinde yürüyecek ya da iki köle kendisini karga-tulumba hamama götürecek!

Nice can alıcı sorular var ama bir hemcinsimiz  “Cunupken cinsel münasebet caiz midir, değil midir?” diye kallavî bir soru da sorulabilir…

Dalga geçen münafık olur ki olsun!

Sizce dünya Müslümanlarının kaçta kaçı cenabet gezmektedir? İşleri hiç rast gitmediğine göre %99’dan fazlası…

Müslüman halkların büyük bir çoğunluğu, ne yazık ki dinlerini bilmiyor,.Arapların büyük bir çoğunluğu Kuran’daki Arapçayı anlayamıyor, Arap olmayanların büyük bir çoğunluğu da kendi dillerinde saptırılmış tercümeler aracılığıyla dinlerinin bilgisine ulaşabiliyor, aslında ulaşamıyor.

Müslümanların çoğunluğu İslam öncesi kültürlerinden taşıdıkları hurafeleri İslam sanıyor. Okuduğunu anlayamıyor! Çünkü anadilde okuduklarını  da anlamak için “dil içi tercüme” yeteneği gerekli yani kültür gerekli… O da  yok! O zaman, din madrabazlarının söylediklerini “din” sanıyorlar. Din bezirganı, adamın burnuna  halkayı takıp oyuncu ayı gibi çeke çeke götürüyor… Durumun vaziyeti işte böyle!

Şimdi Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan bir haberi okuyalım:

***

10 Ocak 2015 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çok önemli bir dış haber yayınlandı: Mısır lideri El Sisi, El Ezher’de yaptığı konuşmada dini metinlerin çağdaş okumayla gözden geçirilmesi çağrısı yapmış ve İslamda devrimden söz etmiş. Gazetenin haberi şöyle:

“Dış Haberler Servisi – İslam ülkeleri Charlie Hebdo’yu hedef alan kanlı saldırıyı kınama mesajları yayımlarken, aşırı  dincilikle mücadele için farklı sesler çıkıyor. Körfez ülkeleri IŞID’in kontrolden çıkması üzerine aşırıcılıkla savaş kisvesine bürünürken, en net mesajı Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el Sisi veriyor. Sisi İslam dünyasına “devrim çağrısı” yapıyor.

Dünyada Hz. Muhammed karikatürleri yayımı vesilesiyle tanınan Fransız mizahının özgün dergisi Charlie Hebdo’da 12 kişinin katledilmesine Müslüman dünyadan en sert tepkilerden birini Sisi verdi. Kanlı saldırıyı “terörist eylem” diyerek kınayan Sisi, Fransa halkına taziyelerini iletirken, “Terörizm ortak uluslararası çabalarla ortadan kaldırılması gereken uluslararası bir olgu” ifadesini kullandı.

‘Dinde devrime ihtiyaç var’

İslamın  artık “terörizmle” anılmasına yol açan radikal hareketlerin baskın çıkışına sert eleştirileriyle dikkat çeken Mısır liderinin 2015’e girerken mesajı İslam’da modernleşmeydi. Hz. Muhammet’in doğum günü olması vesilesiyle 1 Ocak’ta Sünni ulemanın bir numaralı kurumu El Ezher Üniversitesi’nde konuşan Sisi, Islamın yüzlerce yıldır yerleşmiş, ancak

Müslüman dünyada bir nevi “yıkım kaynağı” haline gelen bazı uygulamalarında reforma gidebilmek için “İslamda devrim” çağrısı yaptı. “Yüzlerce yıldır kutsal hale getirilmiş” kavramların yeniden gözden geçirilmesi için Islami metinlerin ‘gerçekten aydınlanmış’ bir bakış açısıyla okunmasının teşvik edilmesini isteyen Sisi şunları söyledi: “Bu zihniyetle İslam dünyası bütün dünyayı düşmanı yapıyor. (Müslüman dünyadaki) 1.6 milyar insan, 7 milyarlık dünyayı öldürecek mi? Bu imkânsız. Dinde devrime ihtiyacımız var.”

Sisi, 1000 yıllık El Ezher gibi saygın kurumları devreye sokma, din kitaplarında kölelik kuralları, Hıristiyanlarla Yahudileri selamlamayı reddetmek gibi “modern yaşamda yeri olmayan” unsurlann çıkarılmasına yöneldi. Mısır lideri “Bunlar ulemanın fikirleri, yorumları; kutsal değiller” diyerek cihat ve Müslüman olmayanlarla ilişkilerin gözden geçirilmesine çalışıyor. Okullar ve üniversitelerde yeni islam kültürü kursları açmaya hazırlanan El Ezher, tüm okullarda “Ulusu sevmek imanın bir parçasıdır” kampanyası başlattı. Sisi de bu hafta Ortodoks Hıristiyanların Noeli’nde Kıpti Küisesi’ni ziyaret edip patrikle samimi pozlar eşliğinde “Mısırlılar birbirilerini Müslüman-Hıristiyan olarak değil, her şeyden önce Mısırlı olarak görmeli” mesajı verdi.

El Ezher kolları sıvadı:

El Ezher YouTube’da açtığı kanaldan da radikal gençlere ulaşmaya çalışıyor. Ama gençlere hitapta zorlanıyor. El Ezher, devletin sözcüsü olarak resmi muhafazakâr çizgiyi temsil ettiğinden, radikalleşmenin temelindeki sorunlara eğilemiyor ve zıt kesimlerin tepkisini çekiyor. Dindarlar Sisi’yi “dini yozlaştırmakla”, sekülerler “devlet dini” dayatmakla suçluyor. Tepkiler üzerine Sisi devrimden kastettiğinin yanlış anlaşıldığı, dini metinlerin değiştirilmesi değil çağdaş bir okumadan söz ettiği düzeltmesi yaptı.”

***

Haberi okudunuz: Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el Sisi, kendi ülkesinin Müslümanlarını içinde bulundukları karanlıktan çıkarmak için Kuran’ın çağdaş okuma ve yoruma tabi tutulmasını istiyor. Böyle bir okuma ve yorumun bütün İslam ülkelerinde yapılması mümkün, ancak kabul edilmesi mümkün değil. Ne kendi ülkesinde ne de öteki Müslüman ülkelerde. Çünkü İslam dininde Hıristiyanlıktaki gibi  bir Kilise yapısı ve otoritesi mevcut değil. Hıristiyanlıkta bile mümkün olmadı. Hıristiyanlığe yeni bir yorum getiren Ortodokslar 1054 yılında Katolik Roma’dan ayrıldılar. Ortodoks Kilisesi genellikle Doğu Ortodoks Kilisesi olarak anılır. Kilisenin başı (eşitlerin birincisi) İstanbul’daki Fener Rum Patriği‘dir. Doğu Ortodoks Kilisesi’ni oluşturan başlıca kiliseler Yunanistan, Rusya, Bulgaristan, Ukrayna, Gürcistan, Romanya, Sırbistan ve Kıbrıs kiliseleridir. Bununla birlikte Suriye, Kıpti ve Habeşistan kiliseleri gibi bazı Asya ve Afrika kiliseleri de Doğu Ortodoks Kilisesi sınıflamasına dahil edilebilirler.

Protestanlık ise, 1521’de savaşlara ve şiddete varacak ölçüde tırmanan reform hareketi ile Avrupa’da o zamana kadar tek mezhep olan Katolikliğin bölünmesine ve genel olarak Reform Kiliseleri adı verilen yeni oluşumların doğmasına yol açmıştır: Daha çok Almanya, Avusturya, İskandinavya’da (ve dolayısıyla ABD’de) yaygın olan Lutheryan Kilise, özellikle İsviçre, Fransa, Hollanda ve İskoçya’da (dolayısıyla ABD’de) bulunan Presbiteryan Kilise, daha çok İngiltere’de ve dünyada Büyük Britanya’nın etkili olduğu ülkelerde hakim olan Anglikan Kilisesi.

Vatikan’da oturan Papa’nın başında bulunduğu Katoliklik, İstanbul’daki Partirk’in başında bulunduğu Ortodoksluk, Protestanlık ve türevleri kendi kiliseleri içinde yukardan aşağı doğru, tıpkı ordulardaki gibi bir hiyerarşik yapıya sahiptir. Yeni bir okuma ve yorum hiyerarşik yapının (örgütün) en tepesinde yapılır ve aşağıda doğru kademe kademe tebliğ edilir ve uygulamaya geçilir. Kilisenin en yukarısından gelen buyruğa (yorum buyruğuna) uymayan din görevlisi aforoz edilir ve yapının dışına atılır.

İslam’da böyle bir yapı ve resmi ruhban sınıfı yoktur. Şiilikte belli bir hiyararşi vardır ama Sünnilikte böyle bir yapı yoktur. Sunilikte bir derebeylik (feodalite) ilişkisi söz konusudur. Her cami imamı, her ünlü hoca kendi özerkliğine sahip olup dinleyeceği herhangi bir otorite bulunmamaktadır. Hz.Muhammed’in vefatından bu yana İslam dinine katı bir anarşi egemen olmuştur. Sünnilik ve Alevilikte 30 kadar tarikat bulunmaktadır. Belki çok daha fazla. Bu konuyu merak edenlerin Enver Behnan Şapolyo’nun Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi’ni (Elif Kitabevi) okuyabilirler.

İslam mezheplerinin uyuşmazlıklarını bir yana bırakalım, tarih boyunca tarikatların da sürekli olarak birbiriyle boğuştuğu görüldü. Böyle olmasaydı din ve inanç amip gibi bölünüp çoğalır mıydı? Her tarikatın başında bulunan şeyhler ve dervişlerin tamamı kendi başına buyruk idi. Kimi zaman kendi başlarına kimi zaman toprak derebeyleri ve ağalarıyla birleşerek Osmanlı’ya ve Cumhuriyet’e karşı isyan etmişlerdir. Bu dinsel bölünmeler yüzünden Osmanlı’da ulusal birlik kurulamamış, aynı hastalık Cumhuriyet’in de baş ağrısı olmayı sürdürmüştür.

Bu kargaşa, kaos ve derbederliğe son vermek için TBMM önce 3 Mart 1924 tarihinde Şer’iye ve Evkaf Vekaletlerini kaldırmış ve Hilafeti ilga etmiş; 30 Kasım 1925 günü “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Ünvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”u çıkarmıştır.

Devrim yasalarının ardından laiklik ilkesi Cumhuriyet Anayasası’na girmiş ve ülke 1950’ye kadar çağdaş uygarlık yolunda hızla ilerlemiştir. Türkiye, henüz öteki Müslüman ülkelerin içinde debelendiği bataklığa tam anlamıyla gömülmediyse  laik yasaların 25 yıllık uygulamaları sayesinde olmuştur. AKP’nin zulüm gördüğünü iddia ettiği dönem bu 25 yıllık dönemdir. Çünkü bu dönemde İslamcı kitle kendisinden olmayanları taciz edememiş, baskı altına alamamıştır.

İslam’ın kutsal kitabında ve uygulamalarda herhangi bir reform yapmak kesinlikle mümkün değil. Müslüman ülkelerin, çağdaşlaşmak için, önlerinde bir tek olanak var: Devlet’in otoritesi ile Din’in otoritesini birbirinden ayırmak, yani laiklik.

Mısır lideri El Sisi, El Ezher aracılığıyla istediği kadar reform yaptırsın, reformun hükmü El Ezher’in duvarlarının dışında hükümsüz kalmaya mahkumdur. Peki başta Mısır olmak üzere İslam ülkeleri din ile devlet işlerini birbirinden ayıran rejimi kabul edebilirler mi?

İsterlerse etmesinler, bataklıkta boğulduklarını görürler.

Konunun reform dışında kalan kaba ayrıntıları için eski yazılarımdan üç örnek seçtim. Bilgi ve ilginize sunuyorum:

***

(1)

ARAPLARIN BÜYÜK TRAVMASI (IV)

Amin Maalouf’un “Arapların Gözünden Haçlı Seferleri”nin (YKY) son bölümünü okumayı bugün bitiriyoruz:

“Haçlı Seferleri dönemi Avrupa açısından hem ekonomik hem de kültürel alanlarda tam bir devrim başlatırken, Doğu’da bu kutsal savaşlar ve karşılığındaki “cihat”, uzun yüzyıllar sürecek bir gerilemeye ve aydınlık düşmanlığına yol açar. Her taraftan kuşatılan İslam âlemi kendi kabuğuna çekilir. Ürkekleşir, hoşgörüsünü yitirir, savunmaya çekilir, kısırlaşır; gezegen çapındaki evrim sürüp Müslümanlar kendilerini bu gelişmenin iyice dışında kalmış hissettikçe de söz konusu tavırlar kökleşir. Bundan böyle ilerleme, “öteki” anlamına gelmektedir. Modernizm, “öteki”dir. Kendi kültürel ve dinsel kimliğini Batı’nın simgelediği bu modernizmi yadsıyarak ifade etmek zorunlu muydu? Yoksa tam tersine kimliğini kaybetme riskini göze alıp kararlı bir biçimde modernleşme yoluna girmek mi gerekirdi? Ne İran ne Türkiye ne de Arap dünyası bu ikilemi çözmeyi başarabildi; bugün hâlâ cebri Batılılaşma evreleriyle, yabancı düşmanlığı rengine de bürünen aşırı gericilik evrelerinin birbirlerini, çoğunlukla da şiddet yüklü bir biçimde izlemelerinin nedeni işte bu çözümsüzlüktür.”

“Barbar olarak tanıdığı, yendiği, ama sonra tüm dünyaya egemen olmayı başaran bu Frenkler karşısında hem büyülenen hem dehşete kapılan Arap âlemi, Haçlı Seferleri’ni artık geride kalmış uzak bir geçmişe ait bir sayfa olarak göremiyor. Arapların ve genelde Müslümanların Batı’ya karşı tavrının yedi yüzyıl önce bitmiş olması gereken hadiselerden bugün bile ne denli etkilendiğini gördükçe, insan hayretler içinde kalıyor.

Üçüncü binyılın eşiğinde, Arap âleminin siyasi ve dini sorumluları, Selahaddin’i, Kudüs’ün düşüşünü ve geri alınmasını söylemlerinde sürekli bir dayanak noktası, bir başvuru kaynağı olarak kullanıyorlar. Hem bazı resmi konuşmalarda hem de halkın genel kabulünde, İsrail yeni bir Haçlı devleti olarak görülüyor. Filistin Kurtuluş Ordusu’nun üç tümeninden birinin adı Hittin, ötekininki Ayn Câlût’tur hâlâ. Başkan Nasır, en parlak günlerinde onun gibi Suriye ile Mısır’ı –hatta Yemen’i– birleştirmiş Selahaddin’e benzetilirdi hep! 1956 Süveyş seferi ise, tıpkı 1191’deki gibi, Fransızların ve İngilizlerin başını çektikleri bir Haçlı seferi olarak algılandı.”

“Gerçi insanın aklını karıştıran bazı benzerliklerin varlığı da yadsınamaz. Şam halkının karşısında yaptığı konuşmada, düşmanın Kudüs üzerindeki egemenliğini tanımaya cüret etmiş Mısır sultanı el-Kâmil’i “ihanet”le suçlayan Sıbt İbnü’1-Cevzî’yi dinlerken, Enver Sedat’ı hatırlamamak mümkün mü? Şam ile Kudüs arasında Golan ile Bekaa’nın hâkimiyeti için sürdürülen mücadeleye bakıp da, dünü bugünden ayırmak kolay mı? Üsâme’nin, istilacıların askeri üstünlüğü hakkında söylediklerini okuyup da düşüncelere dalmadan edilebilir mi?”

“İslam âlemi sürekli saldırıya uğradıkça, bu zulme uğramışlık duygusunun yükselişi de bastırılamaz; ama bu duygu bazı fanatiklerde tehlikeli saplantılara dönüşmektedir: 13 Mayıs 1981’de papayı vuran Mehmet Ali Ağca, yazdığı mektupta Haçlıların başkomutanı Papa II. Jean-Paul’ü öldürmeye karar verdim, dememiş miydi? Bu bireysel eylemin ötesinde, Arap Doğusu’nun Batı’yı her zaman doğal düşman olarak gördüğü açıktır. İster siyasi ister askeri düzlemde ister petrol alanında olsun, Batı’ya karşı girişilen her türlü düşmanca eylem meşru bir intikam olarak kabul edilir. Ve bu iki dünya arasındaki kırılmanın, Arapların bugün bile bir tecavüz olarak duyumsadıkları Haçlı Seferleri’ne dayandığına kuşku yoktur.” (S.242-243)

(Hürriyet, 7 Kasım 2010

***

(2)

ARAPLARIN BÜYÜK TRAVMASI ÜZERİNE

Adonis, Mercvre de France tarafından yayınlanan “La Prière et l’Épée” (Dua ve Kılıç) adlı kitabında bu travmadan kurtuluşun çağdaş yolunu gösterir:

“Günümüzde Arap’ın ilk sorunu Batı’dan kurtulmak (Batı karşısında bağımsızlaşmak ise), bu kurtuluş, Arap toprağında, demokrasinin yaşam yöntemi olarak kurulması ve diyalog sayesinde başlayabilir. Bunun onurlu yolunu tanımlayalım: İnsan haklarının eksiksiz kabulü ve özgürlüklere saygı. Buna koşut olarak, insanlara kendi toprakları üzerinde var olduğunu hissettirecek bir ekonomik gelişme ve kendi kendine yeterlilik gerekiyor.” (S.347-348)

Bütün bunların gerçekleşebilmesi için Müslüman Arap toplumlarının laikleşme sürecine girmeleri de gerekmektedir. Adonis bu vazgeçilmez koşulu sık sık tekrarlar.

Ancak, kendini son “vision” olarak sunan, insanın özüne ilişkin son gerçekliği, hayat ve evrene ilişkin bütün gerçekleri elinde bulundurduğunu ileri süren İslam bu kurtuluşa katkıda bulunacak mı, daha doğrusu buna izin verecek mi?  (S.9)

Tartışmasız bir biçimde İmam’a tam biat, kelimesi kelimesine kutsal metine ve geleneğe (Sünnet’e) boyun eğme ve inananlar topluluğuna (ümmete) koşulsuz itaat.

Bu çelik bukağılar Arap toplumlarının demokratlaşmasına, insan haklarının eksiksiz kabulüne ve özgürlüklere saygıya izin verecek mi?

Bu talepler karşısında imam ve ümmet, Kuran’ı ve geleneği (sünneti) kaynak göstererek, demokrasinin de, insan haklarının da, özgürlüklerin de, hatta laikliğin de Kuran’da yer aldığını ileri sürecek, dört halife ile sahabenin uygulamalarını örnek gösterecektir.

Arap, Emperyalizm sayesinde Osmanlı’dan kurtuldu kurtulmasına ama kendine daha çok tutsak oldu. Osmanlı zamanında inançlarının kölesiydi, Osmanlı’dan sonra emperyalizmin de kölesi oldu.

Amin Maalouf, geçen hafta kaynak olarak kullandığımız kitabının (Arapların Gözünden Haçlı Seferleri) sonunda bu hastalığın ve travmanın gerekçeli kaynaklarını tek tek açıklar. Ne var ki bir avuç aydının dışında, Arap toplumları “Biz neden böyleyiz, neden geri kaldık?” sorusunun cevabın geçmişte değil, şimdide ve gelecekte bulunduğunu, orada yer aldığını bir türlü anlamaz.

Biz neden geri kaldık? Sorusunun cevabını şöyle ararlar: Biz, derler, Haçlı seferlerine kadar dünyanın egemeni idik, çünkü Kuran ve sünnetin egemenliğe tam anlamıyla biat ve itaat ediyorduk, yeniden eski şanlı ve güçlü durumumuza kavuşmak istiyorsak eskiye geri dönmeliyiz. Geleceği geçmişte aramak sadece Arap toplumlarının değil aynı zamanda bütün Müslüman toplumların afyonu, eroini olmuştur. Böylesine bir düşünce tarzının, Batı’yı ancak Batı’nın yöntemleriyle yenmenin mümkün olabileceği gerçeğini keşfetmesi beklenebilir mi?

Arap toplumları Batı uygarlığını ve aklın yeteneklerini, geçmişle ve inançla yenebileceğini sandığı ve buna inandığı (bu tuzağa düştüğü için) Taliban’ı, El Kaide’yi, Hamas’ı yarattı. Gelecekteki kurtuluşu geçmişte arayanlar sadece ve ancak yeni bir Hasan Sabah ve haşşaşi tarikatı yöntemini bulabilirlerdi. Nitekim öyle de oldu!

(Hürriyet, 9 Kasım 2010)

***

(3)

ATATÜRK’LE HESAPLAŞMAK VE UZLAŞMAK

Pazar (7 Kasım 2010) günü yayınlanan yazımızda Amin Maalouf’un şu satırlarını alıntılamıştık: “Haçlı Seferleri dönemi Avrupa açısından hem ekonomik hem de kültürel alanlarda tam bir devrim başlatırken, Doğu’da bu kutsal savaşlar ve karşılığındaki “cihat”, uzun yüzyıllar sürecek bir gerilemeye ve aydınlık düşmanlığına yol açar. Her taraftan kuşatılan İslam âlemi kendi kabuğuna çekilir. Ürkekleşir, hoşgörüsünü yitirir, savunmaya çekilir, kısırlaşır; gezegen çapındaki evrim sürüp Müslümanlar kendilerini bu gelişmenin iyice dışında kalmış hissettikçe de söz konusu tavırlar kökleşir. Bundan böyle ilerleme, “öteki” anlamına gelmektedir. Modernizm, “öteki”dir. Kendi kültürel ve dinsel kimliğini Batı’nın simgelediği bu modernizmi yadsıyarak ifade etmek zorunlu muydu? Yoksa tam tersine kimliğini kaybetme riskini göze alıp kararlı bir biçimde modernleşme yoluna girmek mi gerekirdi? Ne İran ne Türkiye ne de Arap dünyası bu ikilemi çözmeyi başarabildi; bugün hâlâ cebri Batılılaşma evreleriyle, yabancı düşmanlığı rengine de bürünen aşırı gericilik evrelerinin birbirlerini, çoğunlukla da şiddet yüklü bir biçimde izlemelerinin nedeni işte bu çözümsüzlüktür.”

Amin Maalouf, Türkiye’nun adını anmasaydı, “Ne İran ne Türkiye ne de Arap dünyası bu ikilemi çözmeyi başarabildi” cümlesine Türkiye’yi de katmasaydı, haklı olabilirdi.

Batı’da temelsiz ve yaygın olan bu yanılgıyı İstanbul’a geldiği zaman kendisine anlattım.

Cumhuriyet’in modernleşme savaşımının hukuki serüvenini bilmedikleri için en aklı başında Batılı aydınlar bile Türkiye konusunda yanılırlar.

Cumhuriyet, Osmanlı’nın ve Müslüman dünyanın ötekileştirdiği  Batı’yı ötekileştirmekten vazgeçti ve onu anlamaya, onun silahlarıyla onun karşısına çıkmaya karar verdi. Savaştığı Batı’yı bir ölçüde yenebildiği için ona karşı kapanmadı, tam tersine açıldı. Bu Arap toplumlarının Batı karşısında hiçbir zaman sahip olamadığı müthiş bir duygudur. Arap toplumları Haçlı Seferleri’nden sonra Batı’yı bir daha yenemedi. Onun karşısında her zaman aşağılık duygusu yaşadı. Bu nedenle Batı’ya düşman oldu.

Türkiye Cumhuriyeti, Batı karşısında kazanılmış bir zafer üzerine kuruldu ki yeni toplum ve devletin Arapvâri bir travma yaşaması mümkün değildi. Arap toplumları yeni Cumhuriyet’in müthiş başarısına imrendiler, onu kıskandılar ve ondan nefret ettiler. Ama onu asla örnek almadılar.

Ancak 1950’den sonra, akıl almaz bir şey oldu ve Cumhuriyet’i bu tarihte ele geçirenler, Muzaffer Cumhuriyet’e sahip çıkmak yerine, taa 2010’a kadar Arapların travmasına sahip çıktılar.

Ezilmiş Arap travmasının virüsünü, bile-isteye kendi damarlarına şırınga ettiler.

Ve bunun Atatürk ve Cumhuriyet’le hesaplaşmak olduğunu sandılar.

Cumhuriyet, geçmişin kurumuş kuyusundaki bin bir tuzak ve tehlikeyi onu çok iyi kavradığı ve anladığı için, daha 1923’ten önce şunu çok iyi biliyordu: Batı ile mücadele edecekse, Batı emperyalizminin altında ezilmek istemiyorsa, kendine özgü bir Batı’yı yaratmak zorundaydı. Hem batılı ve doğulu olmayan aynı zamanda hem batılı hem de doğulu olan bir toplum yaratmalıydı. Doğululaşmak için özel bir çaba gerekmiyordu. Ama söz konusu doğunun payı, batı payının karşısında giderek azaltılacaktı. Cumhuriyet devrimini böyle okumak gerekiyor. Bunu beceremeyenlerin, böyle okumayı istemeyenlerin yapacağı en iyi iş Karşı Devrim lokomotifinin arkasında bir kara vagon olmaktı. Öyle yaptılar. Günümüzde de AKP goygoyculuğu yapmaktalar.

(Hürriyet, 10 Kasım 2010)

***

NOTA BENE: Okunuz ve yazılar bitti! Şöyle bir derin derin düşünün ve M.Muhammed Hüseyin’in bundan önceki yazının içinde yer alan BATILILAŞMANIN BIRAKTIĞI İZLER : İSLÂM VE EVRENSELLİK başlıklı yazıyı bir kez daha okuyun!

Özdemir İnce

13 Ocak 2015