İSLAMİ TERÖR OLAYLARI VE SELEFİLİK

8 Ocak 2015 akşamı Haber Türk’te Paris’te Charlie Hebdo’ya yapılan katliam saldırısıyla ilgili programda, Prof.Dr. Birol Akgün,  AKP hükümetinin sayısız imam-hatip lisesi ile onlarca İlahiyat fakültesi açılmasının nedeni olarak,  Selefi akımlara karşı bir engel oluşturma amacı olduğunu ileri sürdü. Güya Anadolu islamını öğrenen imam ve İslam alimleri selefi akımların ülkemize yerleşmesini engelleyebilirmiş.

Selefiliği ve benzeri radikal İslami akımları engelleyebilmenin tek ve en etkili yolunun laik düzen ve öğretim olduğunu ve Cumhuriyet’in ilk 40 yılında bu konuda başarı kazandığını karşı kanıt olarak ortaya koymak katılımcılardan hiçbirinin aklına gelmedi.

İslamın ilkeleri bu dünyanın politik savunma aracı haline getirmenin ve bunun için bir kadro hazırlamanın selefilik ve benzeri radikal akımları beslediği Mısır’daki uygulamalar tarafından kanıtlandığı,  İhvan (Müslüman Kardeşler) cemaatinin selefiliğin ve radikal akımların militan devşirme tarlası olduğunu da hatırlamak gerekir.

Altan Tan ise selefi ideolojiye  ancak İslam Hukuku’nu (şeriatını) yok saymayan çoğulcu rejimlerin karşı koyabileceğini ileri sürdü.

SELEFİLİK

İki gündür gazetelerde yayınlanan yazılar, televizyonlarda yapılan konuşma ve yorumlar sözünü ettiğim programdan çok daha boş, çok daha ilkel. Hiç kimse “Bu konuda bilgim ve donanımım yok!” demeye tenezzül etmiyor ve cehalet sergiliyor.

Bu satırların yazarı ben fakir, taa 2000’lerin başından itibaren, biraz sonra birkaç örneğini okuyacağınız yazılarda da göreceğiniz gibi işin aslını ve esasını yazdım. Anlattım! İslamcıların barbarca  saldırılarına uğradım ve hedef gösterildim. Ötekiler yani cumhuriyetin cevherini anlamayan, rozet takarak, imzalı fincan satın alarak Atatürkçü olduğunu  sanan kesimler ise yazıları ya okumadılar ya da önemini kavrayamadılar. Ama hiç çekinmeden söylemem gerekir ki bu yazılar “olay ve durum”u anlamak için tam anlamıyla bir hazinedir. Bu nedenle ekte ilgi ve bilginize sunduğum yazıları dikkatle ve sabırla okuyun!

Cumhuriyet devrimlerini ve kurumlarını yok eden, yok etmeye çalışan, Osmanlıca’nın övgüsünü yapan, üniversiteleri medreseye (ilahiyat fakülteleri) çeviren, laik okulları İslami okullara (imam-hatip) dönüştüren, devlet kadrolarına sözde ilmiye sınıfını (imam-hatip ve ilahiyat mezunları) dolduran, kadınları çocuk doğurmaktan başka hiçbir iş ve değere layık görmeyen, vb., bir iktidar selefiye illetine yakalanmış  ve şifası olmayan bir organizmadır; “Campus”e  karşı has Türkçe “yerleşke” sözcüğünü kullanmayıp “Külliye” sözcüğünü zuladan çıkarıp öneren kişi de bir tür seyefiyye şeyhidir!

1.

“İSLAMIN HASTALIĞI”

Abdelwahab Meddeb, Arap dünyasının “İslam ve modernite sentezi”nin en önemli bayraktarlarından biri.

İslamın Hastalığı Abdelwahab Meddeb’in kaleminden çıkmış çok önemli bir inceleme kitabının adı.

Abdelwahab Meddeb, 1946 yılında Tunus’ta doğdu. Paris’te edebiyat ve sanat tarihi okudu. Şair, romancı, denemeci, çevirmen. Arap ve Batı kültürlerine derinlemesine vakıf. Dedale adlı bir derginin yöneticisi. Paris X-Nanterre Üniversitesi’nde karşılaştırmalı edebiyat okutuyor ve France Culture radyosunda İslam Kültürleri başlıklı bir program yapıyor. Kısacası Arap dünyasının en önemli aydınlarından biri.

Bu Abdelwahab Meddeb, François Mauriac Ödülü alan kitabında “İslam hasta mı?” diye sormuyor; hasta olduğuna karar vermiş olduğu İslam’ın hastalığını tanımlamaya, bu hastalığın nedenlerini bulmaya çalışıyor.

Kitabın birinci sayfasındaki giriş cümlelerini aktarıyorum: “11 Eylül’de ABD’yi kalbinden vuran çarpıcı saldırı, cinayetten başka bir şey değildir. İslamcılar tarafından işlenmiş bir cinayet. Bu eylemler, giderek tırmanmakta olan bir dizi terörist eylemin doruk noktasını oluşturmaktadır. Ben bu eylem dizisine, 1979 yılından, yani İran’da Humeyni’nin zaferine ve Afganistan’ın Sovyet birlikleri tarafından işgaline tanık olduğumuz yıldan başlıyorum. Bu iki olay, entegrist hareketlerin güçlenmesini ve ideolojilerinin yayılmasını kayda değer ölçüde kolaylaştırmıştır. Bu ideolojinin nasıl biçimlendiğini anlamak için epeyce gerilere gitmek gerek. Kelamın –Kuran’ın ve Sünnet’in– entegrist bir okumaya elverişli olduğu yerleri tanımak gerek.” (s. 9)

Demek ki Kuran ve Sünnet’in köktendinci okumaya (yoruma) uygun yerleri varmış! İşte bu önemli. “Katolikliğin hastalığı fanatizm, Almanya’nın hastalığı Nazizim olduysa, İslam’ın hastalığının entegrizm olduğu kesindir.” (s. 11) Bunu ben söylemiyorum bir Arap filozof söylüyor.

“Her tür okura sesleniyorum; ama özellikle, simgesel olarak benim gibi İslam inancı içinde yetişmiş okurları düşünüyorum.” (s. 10)

Bir Türk yazarın bir yerde Abdelwahap Meddeb’i, “bir Fransız aydını sayabiliriz,” dediğini okudum. Demek ki bu yazar Meddeb’in yazılarından hiçbirini okumamış, yıllardır Fransa’da yaşadığı için Fransız’a dönüştüğünü sanıyor.

Meddeb’in dedesi de babası da İslam âlimi, 4 (dört) yaşında Kur’an eğitimine başlıyor ve “hıfz” ediyor, yani ezberliyor. Bugün 55 yaşında olan Abdelwahab Meddeb, Arap dünyasının “İslam ve modernite sentezi”nin en önemli bayraktarlarından biri. Bir filozof olarak, evrensel iktidardan uzaklaşmasından dolayı bir türlü teselli bulamayan İslam’ın geçmiş uygarlık ve kültür büyüklüğünden hiç kuşku duymayan Meddeb, hastalığın köklerini altın çağ (asr-ı saadet) yorumuna bağlıyor. Buna Medine Ütopyası diyor. Yani, İslam yeniden güçlü, yeniden öncü ve yeniden egemen olmak istiyorsa, en güçlü olduğu zamana geri dönüp onu taklit etmelidir. Bu reçetenin en işlemez yanı şu: Müslümanlar asr-ı saadet zamanına geri dönebilirler, ama Müslüman olmayan dünyayı o günün “zaman ve mekânı”na nasıl geri gönderecekler? “Asr-ı saadet”e geri dönmekle, İslam âlemi ile Hıristiyan âlemi arasına 1000-1200 yıllık zaman dengesizliği getirdiklerini nasıl fark etmiyorlar?

Abdelwahab Meddeb, hastalığın virüsünü, kitabının “Batı’ya Karşı Entegrizim” bölümünde 99. sayfadan itibaren açıklıyor:

“Yarı okumuş ajitatörler, kendi geleneklerine dönüş çağrısında bulunurken, demokrasinin başarısızlığa uğrama nedeninin, zikrettikleri geleneğin temelindeki despotik atacılık olduğunu unuturlar. Ama Medine kökenine geri dönüşü idealize ederek bu güçlüğü es geçerler. Medine ütopyasının sık sık yeniden etkinleştirildiğini görmüştük. Modern zamanlarda sınırlı kalırsak, bu ütopyanın Vahhabiliğin kökeninde olduğunu, daha yukarda zikrettiğimiz 19. yüzyıldaki o Selefiler’in, fundamentalistlerinin de amentüsünü oluşturduğunu hatırlayalım. 1920-1930’lu yıllardan itibaren Müslüman Kardeşler hareketinin su yüzüne çıkmasıyla entegristlerin derme çatma kurdukları sistemin de merkezinde bu ütopya olacaktır.” (s. 100)

“İslamın Hastalığı” faslında ilerledikçe Müslüman Kardeşler’in kurucusu El Benna’nın yeni ahlaki düzeni somutlaştırmak için Batı’ya artık düşman muamelesi yaptığını görüyoruz. Ve ardından Pakistanlı Ebu’l A’lâ Mevdudi (1903-1979) ile Mısırlı öğrencisi Seyyid Kutb (1926-1966) geliyor. Silahlarından biri terörizm olan günümüz entegrist ortamının tuzu ve biberi olan iki düşünür. Bu iki düşünür, 1970’lerden itibaren Türkiye’deki İslami hareketlerin hocası ve ilham kaynağı olmuştur. Bana inanmıyorsanız kendilerine, İslamcılara sorun.

İslamın Hastalığı’nı okuyup bitirdikten sonra, kendimize şu soruyu mutlaka soralım: El-Kaide’nin ideolojik heykeltıraşı ve patlayıcı maddesi Vahhabilik mi; Vahhabilik aynı zamanda Suudi Arabistan devletinin ideolojisi mi; Vahhabilik günümüz İslam terörizminin maddi ve manevi önderi mi? El cevap: Evet!

Peki Vahhabi Suudi Arabistan rejimi ile canciğer kuzu sarması olan ABD, terörizmle mücadelesinde samimi mi? Terörizmle nasıl mücadele edecek?

(Hürriyet Pazar, 12.06.2005)

***

 (Bundan sonraki okumalara yardımcı olması, kafa ve kavram kargaşasına yol açmaması için, Ali Kara Hoca’nın bu konudaki görüşünü aktaracağım: “Selefiyye, Vahhabiliğin kamufle adadır” -www.alikarahoca.net-)

 2.

BİR KURU DERİDEN BİR TON BAL ÇIKARMAK

Türkiye Sağlık İşçileri Genel Başkanı olmasına karşın işçi haklarından çok İslamcılık işleriyle uğraşan, İslamcılık konusunda gazete yazarlarına sürekli olarak protesto yazıları gönderen, işçilerden aldığı maaşla şeriatçılığı savunan Mustafa Başoğlu’ndan bir ileti aldım. Bu ibretlik iletinin bir bölümünü bilgilerinize sunuyorum:

“2 Eylül 2006 günlü  “İslamcılık  şişede  durduğu  gibi durmaz” başlıklı yazınız üzerine size düşüncelerimi  iletmek istiyorum.

Öncelikle bilmenizi  isterim: “İslamcılık” benzetmeniz İslam’a  inanan insanlara  hakaret  içeren bir benzetmedir.  Genelde meyhane  müdavimleri  içki  için “şişede durduğu  gibi durmaz”  tanımlaması yaparlar.  Siz de İslam’ı bir şişenin  içerisine  koyarak bir yönüyle içkiye benzetmiş  oluyorsunuz.”

“İslam Dini Yüce  Allah’ın kullarına gönderdiği son dindir. Kişileri sarhoş etmek için değil, sarhoşlara, şaşkınlara  gerçeği  göstermek ve  onları  karanlıktan aydınlığa  çıkartmak için gönderilen bir dindir.  Siz  inansanız da böyledir, inanmasanız da böyledir.

Bu  gerçeği İşçi Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’te kavrayarak Hz. Muhammed’in  Allah’ın gönderdiği son resul olduğunu açıklamış ve  “Allah-u ekber” diyerek  cenaze namazına  durmuştur.”

“Köşe yazarlarının  ele  geçirdikleri  köşeleri diledikleri gibi kullanma hakları yoktur. Bunu size daha öncede yazdım. Okuyucularınız arasında İslam’a Hıristiyanlığa, Museviliğe inananlar yada  hiçbir dine inanmayanlar da olabilir.  Köşe yazarı  olarak bu dengeleri  dikkate  almak zorundasınız.”

“Sizin gibi bazı köşe yazarları İslam’a çatmayı,  İslam’ı  irtica diye suçlamayı  her nedense  alışkanlık haline getirmişler, sanki başka bir  bilgi  yokmuş ve başka düşünce  üretiyormuş gibi bir duruma düşürmektedirler”

“Dini vecibelerini yerine getirenleri değişik sıfatlarla suçlamanız  aynı zamanda  İslam’a saldırı niteliğinde  olduğu  için sadece kendinize  zarar verir.”

Bugün bir kez daha terminoloji ve sözcükler üzerine yazmak zorunda kalıyorum.

İslamcılık üzerine epeyce yazı yazdım ama İslam dini ve Müslümanlar hakkında tek satır yazmadım. Bırakın  kişisel saygımı, İslam’a ve Müslüman’a Anayasal ve yasal bir hak olarak da derin bir saygı duyarım. Hiçbir dinin inananını eleştirmem.

İslamcı olmak için Müslüman olmak gerekmez. Müslüman ile İslamcı arasındaki en önemli fark budur. Müslüman için İslam bir inançtır ve bu inanç Türkiye Cumhuriyeti Anayasası tarafından güvenceye alınmıştır.

İslamcılık bir siyasal ideolojidir. Olivier Roy’ya göre “İslamcılar, genellikle selefi teolojiyi benimserler: Kuran’a, Sünnet’e ve şeriata dönüşü salık verirler” (“Siyasal İslamın İflası, s.56) Toplumun İslamileşmesi, İslamcılara göre toplumsal ve siyasal bir eylemin ürünü olacaktır. İslamcı hareketler siyasal hayata doğrudan müdahalede bulunurlar. Bu müdahale Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na ve yasalarına aykırıdır. Yani suçtur !

Sendikacı Mustafa Başoğlu ve benzeri İslamcılar sürekli olarak suç işlemektedirler.

Türk İslamcıları Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı kabul etmezler, İslam’ın otantik kurallarına göre bir devlet kurmak isterler. Oysa Müslümanlar Cumhuriyet’in kuralları içinde yaşamayı ve inançlarını uygulamayı kabul etmişlerdir. Aradaki derin fark budur !

(Hürriyet,16 Eylül 2006)

***

(Mektup sahibi için “Türkiye Sağlık İşçileri Genel Başkanı olmasına karşın işçi haklarından çok İslamcılık işleriyle uğraşan, İslamcılık konusunda gazete yazarlarına sürekli olarak protesto yazıları gönderen, işçilerden aldığı maaşla şeriatçılığı savunan Mustafa Başoğlu” demişim… Merak ediyorum: İŞİD, EL KAİDE ve BOKO HARAM’ın katliamları için ne düşünmektedir acaba bu muhterem zart?).

3.

İSLAMCI, ALİM VE ZAMPARA

11 Eylül 2006 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlandı: Radikal İslamcılığın en önemli kuramcılarından biri olan Mısırlı Seyyid Kutub’u  idam edilişinin 40.yılında anmak üzere düzenlenen sempozyumda, Zaman gazetesinden gazeteci ve yazar Ali Bulaç da konuşmuş. Gazete, bu hezeyan konuşmasından  ne yazık ki birkaç cümle yayınlamış.

Birinci cümle : “Bugün bilgi çok kolay ve ucuz ulaşılabilir bir hale geldi. Tıpkı modern kadın gibi. Modern kadına da bilgi gibi çok kolay ulaşılabilir.”

Ali  Bulaç, ikinci cümlede, Cumhuriyet gazetesinin Seyyid Kutub’u Selefiye mezhebine yakın olduğunu yazmasını “edepsizlik” olarak tanımlıyor. Öfkelenmekte haklı, çünkü İstanbul’da 58 kişinin ölümüyle sonuçlanan bombalı saldırıyı yapan El Kaide militanları da  “selefiyyun”dandır.

Bir  İslamcı alim olan Ali Bulaç’ın modern kadın tanımı onun zampara meşrep zihniyetini de  itirafa benziyor. Demek ki İslamcı cephenin “Don Juan”lık ve “Cazanova”lık kadroları da iyi çalışmakta… Ali Bulaç, pek geç kalmadan İslamcı ve muhafazakar kadınlarımız hakkındaki deneyime dayanan izlenimlerini de kamuya açıklarsa sevaba girer. Kendisine “cihad-ı  zen-dost”luk konusunda başarılar dilemeliyiz. Ama bu yazının konusu başka.

Seyyid Kutup ve selefilik konusunda yalan söylediği için, Ali Bulaç’a hak vermemiz mümkün değil. Ali Bulaç’ın izinden gidip “Kolay Bilgi” hazinesi internete Seyyid Kutub’u (Fransızca “Sayyid Qotb”,  İngilizce “Sayyid Qutb”) aradığımız zaman, karşımıza hemen “Salafisme” (“Selefilik”) sözcüğü çıkıyor. Japonca arasak da aynı sözcük çıkacaktır.

Selefilik’in tanımı da şöyle : “Selefilik, sunni İslamcı köktendinci bir doktrindir. Yani İslamın kaynaklarına dönüşü savunan bir harekettir. Selefilik, Vahhabilikten türemiştir.” Ve Usame Bin Ladin’in El Kaide terör hareketi bir Selefi-Vahhabi hareketidir.

Müslüman Kardeşler’in desteğiyle iktidarı ele geçiren Cemal Abdünnasır bir süre sonra din ile siyasetin birlikte yürümesinin gerekmediğini düşündü. Bunun üzerine Müslüman Kardeşler 1950’den itibaren Nasır’a karşı açıkca muhalefet etmeye başladılar. Bu muhalefetin en önemli kuramcısı Seyyid Kutub’tur.

İslamcılık’ın,  Selefilik’in türevi olduğunu yazan  Olivier Roy (“Siyasal İslamın İflası”, S.51-57),  radikal İslamın temelinde 1966 yılında Cemal Abdünnasır tarafından idam edilen Seyyid Kutub’un düşüncelerinin bulunduğunu ileri sürer. Kuran’a ve Sünnet’e kesin dönüşü öneren Seyyid  Kutub’tan ilham alan İslamcılar da doğal olarak onun gibi selefi teolojiyi benimsemişlerdir. Sunni teröristler  bu kuralı bozmamaktadırlar.

İslamcılar siyaset sorununu, İslam’ın bütünsel ve kapsayıcı bir düşünce olması ilkesinden hareket ederek ele alırlar. Toplumun Müslümanlardan oluşması yetmez, toplumun ve devletin temelleri ve yapısı itibariyle İslami olması gerekmektedir. Dolayısıyla “Müslüman” ile “İslami olan” arasında çok ciddi bir ayrım vardır. Seyyid Kutub’un müridlerine göre yozlaşmış bir Müslümanlar devletine karşı ayaklanıp onu İslami devlete dönüştürmek bir görevdir.

Şu işe bakın: Hem Seyyid Kutub’un ölüm yıldönümünde saygı töreni yapıyorlar,  hem de onun ve Selefiliğin İslamcı terörizmin ilham kaynağı olduğunu söyleyenlere karşı  “edepsizlik” ediyorlar.

(Hürriyet, 17 Eylül 2006)

4.

HALKIN DEĞERLERİYLE BARIŞIK OLMAK

Sağdan, soldan, orta sahadan, geri dörtlüden Türk solunu eleştirirken en çok kullanılan cümle şudur : “Halkıyla ve onun değerleriyle barışık olmamak !”

Her kim ki halkıyla ve onun değerleriyle barışıktır, eriyor muradına; her kim ki barışık değildir sonu ince verem ve hüsran.

Bir de “Kendi ulusunun değerlerine tamamen yabancı olmak !” var. Yabancıysanız yandınız.

Haftalık dergisinde Selin Ongun Türk solu üzerine altı hafta (Sayı: 170-175, 7 Temmuz – 11 Ağustos 2006) süren bir inceleme/söyleşi dizisi yayınladı. Gazete yazarlarına, politikacılara ve akademisyenlere “Sol neden iktidar olamıyor ?”, “Solun önündeki olanaklar” gibi sorular sordu ve aldığı yanıtları yayınladı. Aldığı yanıtlar arasında yukarıdaki klişe yargılar gene yer almakta. Milliyetçi ve İslamcı sağın her seçimden sonra böbürlenip kabarırken halkı tanımak iddialarını sineye çekebiliriz ama aynı klişeleri gazeteciler ve üniversite hocalarının ağzından duymak hiç de katlanılır bir şey değil.

Nedir halkın değerleri ? Siyasal partiler ve siyasetçiler için önemli olan nedir, Anayasa ve yasalar mı yoksa halkın değerleri mi ?  Halkın değişmez değerleri olabilir mi, olabilirse bunlar nelerdir ?

Halkın ve ulusun değerlerini ileri sürenlerin de tıpkı “Daha fazla demokrasi” isteyenler gibi bunlardan neyi kastettiklerini bilmiyoruz. İşin tuhafı iki grup da aynı kişilerden oluşmakta.

Halkın değerleri töre cinayetleri mi ? Ulusun değerleri gecekondu  yapma, orman yakma özgürlüğü mü; vergi vermemek ve her türlü sigorta payını ödememek mi; kara para aklama mı yoksa petrol kaçakçılığı mı; yoksa hortumculuk mu ?

Halkın ve ulusun değerleri İmam-Hatip okulları mı, türban mı, tarikatcılık ve cemaatçılık mı ?

Dini siyasete alet etmek mi ?  Selefileşen, Vahabileşen Anadolu sünniliği mi ?

Irkçılık ve şovenizme dönüşmeye başlayan milliyetçilik mi, ayrımcılık mı; her türlü azınlık düşmanlığı mı ? Nedir halkın ve ulusun değerleri ?

Yoksa Cumhuriyet ve laiklik düşmanı olmak, İslamcı olmak halkın değerleri mi oluyor ?

İğri oturup doğru konuşalım: Solun, halkın ve ulusun değerlerini bilmediği, bu değerlere yabancı olduğunu ileri sürmek bana biraz budalaca geliyor.

Kimdir bu solcular, köken ve sınıf olarak sağcılardan, İslamcılardan farkları ne ? Onlar da köylü ve işçi sınıfından, esnaf ve memur sınıflarından geliyorlar. Milliyetçilerin ve İslamcıların, genel olarak sağcıların aksine burjuva ve yüksek burjuva sınıflarından gelenlerin sayısı daha az solcular arasında. İnsanlar solcu olunca yoksa hafıza, gelenek ve görenek kaybına mı uğruyorlar ?

Solcuların büyük bir bölümü de sağcılar gibi Allah’a inanırlar, bir dinleri vardır, ahlak ve vicdan sahibidirler. Ancak solcuların en büyük özellikleri  “Cumhuriyetçi, Demokrat, Laik, Özgürlükçü ve İnsan haklarına saygılı olma”larıdır. Bir de eşitlikçi ve sömürü karşıtıdırlar.

Bir de İslami tarikatlara, cemaatlere, irticaya ve  şeriata karşıdırlar.

Sol, ulusun ve halkın değerlerine karşı ve yabancı olduğuna göre, halk solun karşı olduğu değerleri mi temsil ediyor ? Eğer böyle ise solun bu değerlere, halkın değerlerine saygılı olmaması daha doğru değil mi?  Sol, değiştirir !

(Hürriyet, 20 Ekim 2006)

 5.

HAYRETTİN  KARAMAN  HAKLIDIR

Bay Hayrettin Karaman bir “İslam Hukuku Profesörü” ve Yeni Şafak gazetesinin “itibarlı” bir yazarı. Mesleki deformasyona uğradığı için Cumhuriyet Hukuku’nu değil İslam Hukuku’nu tercih eder. İslam Hukuku’nu bir “profesör” olarak değil, sanki bir medrese hocası tavrı ile öğrettiğini sanıyorum. Bu sanıma  konferanslarda söylediklerinden, gazetede yazdıklarından varıyorum.

Hayrettin Karaman da “laiklik” ve “şeriat”tan dertli bütün İslamcı çevreler gibi. Hayrettin Karaman bir yerde “Dindarlaşmaya irtica diyorlar” (Vakit, 9.10.06) demiş. Hayrettin Karaman her zaman yaptığı gibi “İslamcı saptırma”ya başvuruyor. Türkiye’de hiçbir laik kurum ve kuruluş, hiçbir birey  bireysel dindarlaşmaya irtica demiyor. Zaten “dindar Müslüman”a da kimse “İslamcı” ya da “Mürteci” demiyor.

Laiklik ve şeriatın mutlaka tanımlanmasını isteyen Prof.Dr.Karaman da “Müslüman” ile “İslamcı”yı aynı sepete koymaktan vazgeçmeli ve bu ikilinin tanımını mutlaka yapmalıdır. Ama bu tanımı ondan önce ben yapacağım:

Müslüman : İslam dinine usulüne göre inanan kimse.

İslamcı : Toplumun ve devletin düzeninin şeriata uygun olmasını, yani İslami bir toplum ve devlet isteyen kimse.

Müslümanların Cumhuriyet ile, Cumhuriyet’in ilkeleri ile hiçbir sorunları yoktur. İslamcıların Cumhuriyet ve ilkeleri ile sorunları vardır. Laik cumhuriyeti İslamileştirmeyi istemektedirler.

Selefilik’in ne olduğunu, Mevdudi ve Seyyid Kutub’un tezlerini, Müslüman Kardeşler örgütünün yapısını bilmeyenler için “Müslüman” ile “İslamcı” arasındaki farkı anlamak son derece güç. Bir ipucu : Seyyit Kutub, birinci ve ikinci kuşaktan sonraki Müslümanlığı “Cahiliye” Müslümanlığı kabul eder ve İslami yeniden diriliş hamlesinin başlatılmasını önerir. (“Yoldaki İşaretler”, s.7) “İslami yeniden diriliş hamlesi” vara vara El Kaide’ye vardığı için başka yazıların konusu olacak.

Prof.Dr.Karaman’ın ileri sürdüğünün aksine, Cumhuriyet bireysel dindarlaşmaya bir şey demiyor. Cumhuriyet’in sorunu kendi canına kasteden “İslami yeniden diriliş hamlesi” ile…

Üzerinde ciddi çalışmalar yaptığım bu konuda yakın zamanda yazılar yayınlayacağım.

Laikliğin elbette bir evrensel tanımı var. Ancak İslamcılar ve liberaller  laiklik yerine Anglo-Sakson sekülarizmi istedikleri için laikliğin yeniden tanımlanmasını dayatmaktadırlar. Türk laikliğinin tanımı Türkiye Cumhuriyleti Anayasasında yer almaktadır ve bu tanım Anglo-Sakson (Anglo-Ameriken) sekülarizmine karşıdır. Kusura bakmasınlar.

Prof.Dr.Karaman bir başka saptırma yaparak “Şiddet kullanarak rejimi değiştirme dışında kalan  din özgürlüğüne ‘irtica’ derseniz, tutturamazsınız” diyor.

Prof.Dr.Karaman’ın istediği ve İslam Hukuku’na göre makbul olmayan irtica tanımını ben yapacağım: Bir toplumun özünü, yapı ve kurumlarını, gündelik hayatını İslamileştirmeyi istemek ve tasarlamak irticadır. Bunun için şiddet kullanmaya gerek yok. “İstemek” ve “tasarlamak” yasalarımıza göre suç değildir ama irticadır. Ve Cumhuriyet buna karşı önlem alır. Almalıdır. Yıllardır savunduğum daha somut bir tanımlama yapacağım: “Anayasanın 174. maddesi tarafından korunan devrim yasalarına karşı olmak irticadır.”

Prof.Dr.Karaman bu tanımların mihenk taşında bir deneme yaparak kendisinin bir mürteci olup-olmadığını kolayca anlayabilir.

(Hürriyet, 27 Ekim 2006)

6.

 “ŞERİAT TÜRKİYE’DE ANCAK DARBEYLE İKTİDARA GELEBİLİR”

Bu yazımın  konusu bir kez daha  Neşe Düzel’in pazartesi konuklarından birinin ilginç görüşleri. Kemal Karpat “Şeriat Türkiye’de ancak darbeyle gelebilir” (Radikal, 4.12.06) diyor. Kemal Karpat’ın yakın geçmiş ve günümüz tarihsel olay ve olgularıyla ilgili ilginç düşünceleri kuşkusuz bu cümle ile sınırları değil.

Kemal Karpat’ın başta şeriat olmak üzere Türkiye’ye ilişkin düşüncelerini 3, 7 ve 24 Ağustos 2004 tarihlerinde yayınlanan yazılarımda eleştirmiştim. Okumanızı tavsiye ederim.

Kemal Karpat elbette bir “Prof.Dr.”, ama Romanya’da imam-hatip okullarına benzer bir okulda okuyup mezun olmuş. Görüşlerinde bu okulun zihninde bıraktığı derin izler var.

Kemal Karpat, Naşibendilik, Kadirilik ve Rifailik gibi tarikatları hem dini hem de toplumu modernleştirecek oluşumlar olarak görüyor ve  “Bugün bunların  içinde en iyinin Fethullahcılar olduğunu görüyorum” diyor.

Tarikatların, devrimcilerin yanında yer alacaklarına inanan Kemal Karpat “Çünkü ben modernleşme dinden geçmezse modernleşme tamam olmaz diyorum” diye düşünüyor.

Din nasıl modernleşecek ? Bu soruyu yanıtlamaya yanaşmıyor. Müslüman ülkelerde dinsel modernleşmenin selefi görüşe dayandığını, selefi görüşün de El Kaide’yi dünya getirdiğini bilmiyor mu ?

O, dinin bireysel inancın sınırlarını aşıp bir toplumsal dönüştürücü rolü oynaması gerektiğini düşünüyor. Bu düşüncenin laik düşünce ile çeliştiğini, örneklerine bakarak görmek istemiyor. Oysa, din kurumu “din”e dönmedikçe, dünyevi ve kamusal kaldıkça modernleşemez.

Kemal Karpat, “İslamda her şey rahat bırakılsa, ortalık güllük gülistanlık olur demiyorum. Çünkü bir din kendi kendine hareket etmez. O dini harekete geçiren, şekillendiren, o din adına medeniyetler ya da korkunç düzenler yaratan toplumlardır. İslam 11.yüzyılda çok durgunlaştı ve geriledi. Görüyorsunuz, dünyanın en düşük standartlarıyla yaşayanlar Müslüman toplumlar. Niye ? Çünkü İslam adına kuvveti eline geçiren zümreler ve hanedanlar, güçlerini ve varlıklarını sürdürmek için İslam’ı gerekçe olarak kullandılar” diyor.

Böyle bir anlayış içinde bizim tarikatlar dini ve toplumu nasıl modernleştirecekler, bunun yönteminden söz etmiyor. Din mi toplumu, toplum mu dini şekillendirdi ? Bu, soruyu da sormuyor kendine.

Bu sorunun yanıtını Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranların bulmuş olduklarını da görmüyor.

Kemal Karpat, Türkiye’ye yönelik olarak “Şeriat devleti kurmak isteyenler bu ülkede kesinlikle halk oyuyla iktidara gelemezler. Dışardan ve içerden bir sürü desteklerle ve darbeyle iktidara gelebilirler” diyor.

Doğrudur ! Pek beğendiği AKP de bu gerçeği gördüğü için Fethullah Hoca’nın izinden giderek başta okullar olmak üzere devlet kurumlarını ve ekonomiyi ele geçirmeye çalışıyor. Bu operasyonda en önemli silahları da imam-hatip okulları. Bu konuda da hiçbir yorumda bulunmuyor. Çünkü imam-hatip benzeri okulların toplumun modernleşmesinde önemli bir rol oynadığına inanıyor. Kendisi de böyle bir okulda okuduğuna göre…

(Hürriyet, 22 Aralık 2006) .

7.

YENİ YÖK BAŞKANI İLE TANIŞMA

“Yasaklar kalkacak !” sloganıyla yola çıkan yeni YÖK Başkanı Prof.Dr. Yusuf Ziya Özcan bu “spot”u kendi bulduysa çok iyi bir reklamcı olabilir. Televizyon ekranında birinin çıkıp “Yeter Söz Milletindir !” der gibi “Yasaklar Kalkacak !”  diye haykırması izleyicileri coşturmaz mı ? Kuşkusuz adrenalin basar yüreklere !

Ama benim türümden insanların heyecanlanması için “Hangi yasaklar ?” sorusunun yanıtlanması gerekir. Üniversitelerde ne gibi yasaklar var ? Bu yasaklardan birkaçının adını anması gerekmez miydi yeni YÖK Başkanı’nın ?

Yeni YÖK Başkanı’nı, poker deyimi ile “sans voir” (görmeden) destekleyen Zaman (12.12.07) gazetesi, yönetmeliğe göre 25 adet yasak saptamış. Yeni YÖK Başkanı bu yasakları kaldıracak:

“İzinsiz göreve geç gelmek, erken ayrılmak, görev mahallini terk etmek yasak.” Bu yasak mı kaldırılacak ?

“Amire karşı saygısız davranmak yasak.”  Bu yasak mı kaldırılacak ?

“Borçlarını ödemeyerek hakkında yasal yollara başvurulmasına neden olmak yasak.” Bu yasak da kaldırılacak mı?

Kuşkusuz bu yasaklar ve benzerleri kaldırılamaz.  Anayasa Mahkemesi’nin kararına karşın YÖK Başkanı türban yasağını nasıl kaldırılacak ? Başkan, AKP güdümünde olmadığını kanıtlamak istiyorsa kaldırılacak yasaklar listesini mutlaka yayınlamalı.

Milliyet (12.12.07) gazetesi Prof.Dr.Yusuf Ziya Özcan’ın 1995 yılında yayınlanan bir yazısından alıntılar yapmış : “İslam ülkelerinin geri kalmışlığı bir gerçektir, ama bunu tamamıyla İslama bağlamak sorunu basitleştirmektir. / Tarih, İslami kuralların yakından izlendiği zamanlarda Müslümanların birçok alanda dünyayı yönettiğini gösterir. / Tarih, Müslümanların İslami kurallara olan bağlarının zayıflamasından dolayı geriledikleri zamanları da gösterir. / Bu yüzden suçlama, İslamdan çok Müslümanlara ve onların İslamı yorumlayışlarına yöneltilmelidir.”

Alıntısı yapılan satırlar güya bir sosyologun  kaleminden çıkmış. Ama daha çok bir Selefi İslâmcının iddialarına benziyor : “Müslümanlar İslâmın kurallarını uygularken dünyaya egemendik, dünyaya yeniden egemen olmak istiyorsak fetihler ve cihatlar döneminin inanç ve uygulamalarına geri dönmeliyiz.”

Tarih, Müslüman toplumların geleneksel yapılarını (kabile, aşiret, cemaat despotizmi) yıkıp dönüştüremedikleri için geri kaldıklarını gösteriyor. Güçlerini İslâmdan alan despot yöneticiler ve hükümdarlar bu yapıların çağdaşlaşarak yenilenmesine izin vermiyor. Suç Halife Osmancı ve İmam Gazalîci gelenekte ! Osmanlı devleti de fetih, gaza, cihat;  talan, angarya ve özel vergi sistemi üzerinde yükselmişti. Üretime dayalı olmayan bu sistem tıkanınca, devlet yıkıldı. Bu yıkılışta Osmanlı hanedanı ve Doğu tipi despotizm kadar, ulema ve âyanın, kireçlenmiş toplumsal yapının  ve bizzat dinin büyük payları vardır.

Nakşibendiliğe meraklı yeni YÖK Başkanı’nın bu konulara kafa yorması gerekiyor !

(Hürriyet, 16 Aralık 2007)

8.

DEMOKRASİNİN  MİHENK  TAŞI

Dikkat ettiniz mi, cenaze namazı kıldıran imamlar giderek despotlaşmaya başladılar. Geçenlerde gittiğim bir cenazede imam bir medrese hocasının talebelerini azarlaması gibi  okumuş cemaati azarlıyordu. İmamlar ilkin alkışa karşı çıktılar, ardından fotoğrafları ters çevirmeye başladılar. Katı kurallara bağlı olmayan ve zaman içinde çağdaşlaşması, demokratikleşmesi gereken törenler, giderek, Suudi çöllerinin Selefi-Vahabî baskısı altına girmeye başladı.

Toplumu ve bireyi bu türden baskılardan koruyamayan düzenin laik ve demokratik bir rejim olduğunu AKP bile iddia edemez.

Genel seçimlerin sonuçlarının parlamentoya, yerel seçim sonuçlarının belediye meclislerine yansımasının demokrasi olduğu sanılıyor. Tabii bir de il genel meclisi seçimleri de var.

Çarıklı mantık, seçimi kazananın dilediğini yapacağına inanıyor. Uygarlığın mantığı ise seçimi kazananın dilediğini yapamayacağını söylüyor.

Seçimi kazanan hükümet kurar,  belediyeyi ve ili yönetir. Yönetir ama anayasaya, yasalara ve hukuka göre yönetir. Anayasanın, yasaların, hukukun mantığının gözünde yüzde 46 oy alan ile yüzde 2 oy alan, dahası seçime girmediği için yüzde sıfır alan hepsi  birbirine eşittir.

Bunu “demokratik eşitlik” olarak tanımlamak gerekir !

“Demokratik eşitlik” ilkesi sadece siyasiler, yalnızca bürokratlar değil aynı zamanda bütün halk katmanları ve bireyler tarafından özümsenip sindirilecek.

Son seçimlerden bu yana yaşanan AKP baskısı, din ve din adamı baskısı, mahalle baskısı, mikro faşizmin baskısı, dikey ve yatay irtica baskısı demokratik eşitlik ilkesinin sindirilmediğini, özümsenmediğini,  içselleştirmesi gerekenlerin bile bu ilkeden habersiz olduklarını gösteriyor. 1950 ile 2007 arasındaki uygarlık ve özgürlük farkı büyüyor. İnsan dokusu giderek ilkelleşiyor.

İrtica tehlikesi sadece  İslam şeriatının iktidara gelme tehlikesiyle sınırlı değildir, fakat gündelik  baskılar bu tehlikenin en somut gösterenidir.

Ermeni cemaatinin avukatı Diran Bakar, Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra azınlıkların tedirgin olduğunu ve Türkiye’yi terk etmeye hazırlandıklarını söylüyor (Sabah,25.12.07). Avukat Diran Bakar göre, Hrant Dink cinayetinin ardından Malatya’da misyonerlerin katledilmesinin ve son günlerde birbiri ardınca rahiplere yönelik saldırıların artmasının dinsel azınlıkları iyice ürküttüğünü söylüyor.

Sadece dinsel, dilsel, etnik azınlıkların değil, başta politik azınlıklar olmak üzere her türlü azınlıkların,  insan hakları, özgürlükler, eşitlik ve vatandaşlık hakları bağlamında, kendilerini nasıl hissettikleri demokrasinin mihenk taşıdır.

2008 yılının ilk günü bunları düşündüğüm için kendini azınlıkta hissedenlere “Mutlu Yıl” dilemekte güçlük çekiyorum. Bunun sorumlusu, “demokratik eşitlik” düşüncesinden nasibini almamış olan tarikatlar iktidarıdır ! Tarikat insanlarıdır !

(Hürriyet, 1 Ocak 2008)

9.

DİNDEN DÜŞMANLIK ÇIKARMAK

“Aralarında bizimkiler de olmak üzere İslâmcılar bu işi (“dinden düşmanlık çıkarmak”  işini) çok iyi beceriyor.  Dinin emperyalisti, antiemperyalisti olmaz. Ama bizimkilerin emperyalizmin hizmetine soktuğu dini Arapların bir bölümü antiemperyalist amaçlar için kullanıyorlar”  diye bir giriş yaptıktan sonra, tezimi kanıtlamak için Selefi-Vehhabi gelenekten, siyasal İslâmdan, Hızbullah, Hamas, El-Kaide gibi silahlı eylem gruplarından söz edecektim.

Ama bir İslâmcı gazetenin “Laikçilik onun da başını yedi” manşetini görünce dikkatimi içeriye çevirdim. Laikçilik Demirel, Ecevit, Yılmaz, Cindoruk ve  Mumcu’nun başını yemiş. Laik cumhuriyete bağlılık yüzünden en son Mehmet Ağar başını kaybetmiş.

Bir İslamcı gazete yazıcısı da Said Nursi’nin başına gelenleri Müslümanlara yapılan zulmün örneği olarak gösteriyor. Sürgüne gönderilmesinin nedenini soruyor ?

İskilipli Atıf Hoca’nın neden idam edildiğini soruyor. Kuran öğretiyor diye insanların yargılandığını iddia ediyor. 1940’ların sonuna kadar hacca gitmenin yasak olduğunu söylüyor.

1930 yılında Türkiye’de İmam-Hatip okulu bulunmadığını hatırlatıyor.

İslamcı gazete yazıcısı tek parti döneminde camilerin kapatıldığı, kimi camilerin depo kimilerinin de ahır olarak kullanıldığı iftirasını tekrarlamayı unutmuş.

Said Nursi (1878-1960) dindar olduğu için mi yoksa Seyh Said İsyanı (1925) ile ilgisinden dolayı mı sürgün edildi ? Said Nursi’nin bütün yaşamını incelemeden Kürt Teâli Cemiyeti ile, Teâli-i İslâm Cemiyeti ile olan ilişkisi, Cumhuriyet ve devrim düşmanlığı incelenmeden sürgün edilmesinin, zorunlu ikamet uygulamasının ve izlenmesinin nedenleri anlaşılmaz.

Şikayet  nedenini anlamıyorum, sonuçta Nurcular ve Nurcu bir iktidar Türkiye’yi yönetmiyor mu şu anda ?

İskilipli Atıf Hoca (1876-1926) şapka devrimine karşı çıktığı için yargılanarak idam edildi, ama 31 mart irtica ayaklanmasına giden geçmişini de iyice okumak gerekir.

Kuran öğretiyor diye yargılanan insan(lar) kimdi ?  Hacca gitmenin yasaklanmasının nedeni devletin yoksulluğu, döviz yokluğu olamaz mı ?

Bu tür safsataların sonunda, din kaynaklı bir cumhuriyet ve laiklik düşmanlığı çıkıyor ortaya ve bu düşmanlık politikada kullanılıyor.

Dinden düşmanlık çıkartmanın en son örneğini Diyanetten Sorumlu Devlet Bakanı Said Yazıcıoğlu’nun ağzından dinledik (Hürriyet, 12.01.08)

“Ben cami israfı var diyorum, sonra başıma iş açılıyor. ‘O kadar kilise var, ses çıkartmıyorsunuz da cami mi gözünüze batıyor ?’ diyorlar. Şunu demek istiyorum; ihtiyaç neyse hayır ondadır. İlla cami yaptırınca hayır kazanacağım diye bir şey yok. Sağlık ocağına ihtiyaç varsa onunla hayır kazanırsın, okula ihtiyaç varsa onunla hayır kazanırsın!”

İrticanın eline düşen din siyaset batağına battıkça kendisine gerçek ve hayali düşmanlar üretir. Aslında din masumdur, düşman üreten kaynak irtica ve mürtecidir.

(Hürriyet, 16 Ocak 2008)

10.

ARAP DÜNYASI, FOTOĞRAFIN ARABI

Türban totemi ve bu toteme tapanlarla ilgili anketler konusunda hokkada mürekkep bırakmayan gazete yazıcıları, 23 Kasım tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan çok önemli bir haberi Haluk Şahin (01.12.07) dışında göremediler ya da görmezden geldiler. Kibarlığı bir yana bırakalım, haberin ana fikrini kavrayamadılar. Haber şöyle :

Birleşmiş Milletler’in “İspanyolcaya yılda 10 bin kitap çevrilirken son 1000 yıldır Arapçaya çevrilen kitap sayısı bundan az”  diyen raporundan etkilenen Birleşik Arap Emirlikleri dünyaca ünlü 100 dünya klasiğini Arapçaya çevirtme kararı almış.

Müslüman Arap dünyasının trajedisi bu haberde horul horul uyumaktadır ama konunun üzerine ciddi olarak hiç kimse gitmedi.

Abu Dabi hükümetinin girişimiyle hayata geçirilen projenin ilk aşamasında 100 kitap Arapçaya tercüme edilecek ve 20 kadar Arap ülkesinde dağıtılacakmış. Projenin fikir babası ve yöneticisi, Mısırlı işadamı Kerim Naci söz konusu projeyle ilgili olarak “Çok satanlar listesindeki kitaplardan mümkün olduğunca uzak duracağız. Arap kütüphanesinde boşluk yarattığını düşündüğümüz kitapları seçtik” demiş.

Kerim Naci’ye göre, ortaçağda İslam medeniyetinin altın çağını yaşadığı sırada Batı ile Arap dünyası arasında büyük bir bağlantı bulunmasına karşın Rönesans’ın ardından sömürgecilik yüzünden çıkan çatışmalar ve iki uygarlık arasındaki ilişkilerin bozulması Araplarda dışlanma ve yabancılaşma duygusu yaratmış. “Kelime projesi” ile bu tarihi boşluğu doldurmayı amaçlıyorlarmış.

İşadamı aklı işte ! Bin yıllık boşluğu yüz kitapla dolduracağını sanıyor ! 9 ve 11 yüzyıllar arasında Arap dünyasında ve daha çok Bağdat’ta oluşan bilginin İmam Gazali gibi ezberci barbarların karşısında Emevi İspanya’ya göç etmek zorunda kaldığını bile düşünemiyor !

Gazali düşüncesi kazandı ve İslam dünyası yitirdi ama Gazali yobazlığının yasaklattığı düşünce Endülüs üzerinden Avrupa’ya geçerek rönesansın tohumlarını attı.

Türkler Meşrutiyet’e kadar Arap dünyasının karanlığı ile aydınlandı. Cumhuriyet döneminde Hasan Ali Yücel’in önderliğinde başlayan sınırsız ve çok boyutlu çeviri  hareketinin anlamı Arapların 100 kitaplık çeviri girişimi karşısında çağdaş bir proje olarak ortaya çıkıyor.

Ancak bu devrimci kültür ve düşünce hareketi Arap karanlığı ile aydınlanma yolunu seçen demokratlar (!) tarafından 1950’lerin başında iğdiş edildi.

Arap ileri gelenleri Gazali’den sonra kendilerine hep “Biz neden geri kaldık ?” sorusunu sormuşlar ve buldukları cevap “Çünkü İslam’ın yolundan ayrıldık. Eski görkeme kavuşmak için eskinin modeline dönmeliyiz !” olmuştur. Bunun sonucu olarak Selefilik’i, Vehhabilik’i, El Kaide’yi bulmuşlardır.

Oysa Endülüs’e sürgün ettikleri Akdeniz uygarlığı düşüncesinin yerine koyacak Kuran ayetlerinden başka bir şey  bulamamışlardır. Milliyet gazetesinin yayınladığı bu küçük haberin satırları arasında Cumhuriyet’in aydınlanma bilinci vardı ama kimse görmedi !

(Hürriyet, 13 Ocak 2008)

VAKİT, 14 OCAK 2008
VAKİT, 14 OCAK 2008

 

11.

NATO KAFA NATO MERMERİ

13 Ocak Pazar günü yayınlanan “Arap Dünyası, Fotoğrafın Arabı” adlı yazımı iktibas ederek yayınlayan bir müfrit ve müfsid İslamcı gazete (Vakit) bana şöyle sesleniyor:

“5.sınıf Marksist şair Özdemir İnce, materyalistlerin çanına ot tıkayan İmam-ı Gazali için ‘ezberci barbar’ dedi. Yazdığın birkaç şiirle, ahbap çavuş ilişkisi sonucu aldığın birkaç ödülle adam olamazsın Özdemir. Gazali’nin eserleri şimdi bile sana dersini verir.” (Vakit, 14 Ocak 2008)

Al başına belâyı ! Belânın bana sesleniş tarzı, başta  Araplar olmak üzere İslâm dünyasının 900  yıldır neden adam olamadığını kanıtlıyor.

İslam tarihini iyi bilenler Gazzâli’nin (1058-1111) tutucu ve bilim düşmanı işlevini çok iyi değerlendirirler. Filozofları zındık ilan etmiş olan Gazzâli’ye göre Aristoteles küfürle doludur, onu Arapçaya çeviren Fârâbi ile İbn Sinâ’nın da bu küfürde payları bulunmak gerekir. Bundan dolayı Gazzâli, bid’at (peygamber zamanından sonra ortaya çıkmış şeyler) ehli olanların kitaplarının halk tarafından okunmasının yasaklanmasını istemiştir. Ona göre gerçek ve kesin bilgiye ilham (Tanrı’nın insan yüreğine bilgi doldurması) ve  mükâşefe (Tanrı sırlarının sezgiyle elde edilmesi) yoluyla varılabilirdi.

Bilginin yerine inancı koyan, Peygamber’den sonra üretilen bilgileri toplumsal bellekten sürgün eden Gazzâli, İslâm rönesansının sonunun başlangıcıdır. Ve, bu selefi anlayışı ile de Selefi-Wehhabi tarikatının,  El Kaide’nin ve Türbaniye Dini’nin ilham kaynağıdır.

Benim kaçıncı sınıf şair olduğuma, aldığım birkaç ödülünün hakkım olup olmadığına kuşkusuz Gazzâli’nin çömezleri karar vermeyecek. Sanat Tarihi denen bir disiplin var, benim kim olduğuma yarın bu disiplinin mensupları karar verecek; şiirim, denemelerim, eleştirel denemelerim, kuramsal çalışmalarım, çevirilerim ve son olarak gazete yazarlığım değerlendirilecek. Ancak bu adamların, din bilginlerinin, liberal malümattraşların bu “Beşinci sınıf Marksist şair” karşısında düştükleri acz durumu tam anlamıyla bir ibretlik temaşa !

“Beşinci sınıf Marksist şair” karşısında İslâmi bilgi alanında toptan aciz kaldılar.

Nûr Sûresi’nin 30 ve 31. ayetlerinin gerçek anlamını bir okurumun yardımıyla  taa 15.yüzyıldan alıp çıkardım. Kuran’ın sakınmayı ve örtmeyi zorunlu kıldığı yerlerin cinsel organlar ve makat bölgesi ile kadınların göğüsleri olduğunu “has” Türkçe, İngilizce ve Fransızca örnekleriyle gösterdim. Böylece, türban takmanın dinsel bir gereklilik ve zorunluluk olmadığını savunanlara çok önemli bir katkıda bulundum.  Tısssssssssssss !

Gazzâli’nin yasakladığı akıllarını kullanıp bari yazılarımı daha dikkatli okuyup bir şeyler öğrenseler. Örneğin  din ve kölelik, din ve demokrasi üzerine yazdıklarımı bir daha okusalar. Ufukları biraz açılır.  Biraz gayret ederlerse Muhammed bin Hamza’nın Kuran Çevirisi’ni ve sözlüğünü sahaflarda bulabilirler. Ve akılları varsa, şairliğimi işe karıştırmazlar. Çünkü bu okuduğunuz türden yazılarda kullanmadığım şair elimi kullanırsam  çarpılırlar!

(Hürriyet, 1 Şubat 2008)

12.

 “GEÇMİŞE  MAZİ, YENMİŞE KUZU”

YA DA “KENDİ ETTİ KENDİ BULDU!”

İslamcı, İslam rönesansını kendi elleriyle iğdiş etmiş, suçu başkalarında arıyor ya da aç tavuğun gördüğü rüyayı görmeye çalışıyor. Zavallı ! Zavallıdan da beter !

Kimse İslâm’ın Altın Çağı’nı inkar etmiyor ! Bilen Endülüs uygarlığının, Toledo Çeviri Okulu’nun ne anlama geldiğini çok iyi biliyor. Ne yaptınız onlara ? Yoksa Mustafa Kemal Paşa (geçmişe işler) bir yasa çıkartarak kapılarına zincir mi vurdu ?

Hesap faturasını Moğolların Bağdat istilasına çıkartıyorlar ama İmam Gazali’yi neden sorgulamaya yanaşmıyorlar ? İslâm, İmam Gazali’den kurtulmadan çağdaşlaşamaz !

Aslına bakarsanız, İslâmi tereke ile böbürlenen günümüzün züğürt İslamcılarına karşı olabildiğince acımasız olmak; arpa ambarı rüyalarından uyandırmak için dünyalarını paramparça etmek gerekiyor ! Öyle ki otoyolda ezilmiş kurbağaya dönsünler, belki o zaman dirilme olanağı bulup özeleştiri yapmak gerekliliğini duyumsarlar. Ve kendilerine “Ne oldu bize ?” sorusunu sorarlar. Gerçekten ne oldu İslâmın dünyasına ? Bu sorunun yanıtına geçmeden ilgililere üç okuma ödevi verelim: 1.Abdelwahab Meddeb, “İslamın Hastalığı”, (Metis Yayınları, 2005); 2.Erdoğan Aydın, “Öteki Tarih”, (Kırmızı Yayınları, 2008), (“Yeniçağ’ı İstanbul’un Fethi mi Başlattı ?” adlı makale); 3.Amin Maalouf, “Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri”, Telos Yayınları, 1997 ( Sadece 6 buçuk sayfalık “Sonsöz”). Ve şimdi el cevap :

İslam dünyasının müzmin geri kalmışlığının benim saptadığım üç nedeni var :

1.IX-XI. yüzyıllarda yaşanan Arap aydınlanmasının nedeni fetihlerde kazanılan ganimetlerdir.Bu fetih gelirleri sayesinde kentler ve ticaret gelişti. Grek uygarlığının birikimleri Arapçaya aktarıldı ve Arap rönesansı başladı. Ancak üretim düzeni kurulamadığı için fetihlerin durmasıyla meydana gelen tıkanma dogmatizmin oluşmasına yol açtı.

2.Gazali dogmatizminin düşünsel mücadeleyi kazanması, filizlenmeye başlayan düşünce motorunun Endülüs Emevileri aracılığıyla Avrupa’ya yayılmasını sağladı. Buna karşılık Gazali dogmatizmi İslam dünyasını çöle çevirdi ve çöl hâlâ devam etmektedir.

  1. “Peygamberin cemaati, 9.yüzyıldan itibaren kaderine egemen olmaktan uzaklaşmıştır. Yöneticilerin neredeyse tamamı yabancıydı. İki yüzyıllık Frenk işgali sırasında resmi geçit yapan çok sayıda yöneticiden kaçı Arap idi ? Vakünüvisler, kadılar, birkaç yerel küçük emir ve iktidarsız halifelerden başka ? Fakat gerçek iktidar sahipleri, dahası Frenklere karşı mücadelenin başlıca kahramanları”nın çoğu Türk, bazıları Kürt ve Ermeni idi (A.Maalouf, S.335-336)

İspanya üzerinden Avrupa’ya yayılan yeni düşüncenin Rönesans ve Reform’a katkıda bulunması Müslüman doğu için böbürlenecek bir olgu değildir. Müslümanlar kovdukları özgür ve yaratıcı düşünceye kapılarını açacaklarına hâlâ ona işkence etmeyi sürdürmektedirler. Buna karşılık, geçmişin görkemine yeniden kavuşmak için köklere dönmekten başka bir çare düşünmüyorlar. Köktendincik, Selefilik, Vehhabilik, Müslüman Kardeşler,Hamas ve Milli Görüş’ün terör saplantısı Gazali dogmatizminden kaynaklanmaktır. Ama iktidarın (basında) tehditler savuran iş takipçilerinin,  tetikçi lejyonerlerinin, “canlı bombaları”nın bunu anlaması mümkün değil !

(Hürriyet, 20 Şubat 2008)

***

EK OKUMA:

SELEFİLİK

Selefîyye ya da Selefîlik, (Arapça: السلفية) Temelleri İbn-i Teymiye tarafından atılmış olan İslâm dîni itikadî mezheplerinden biridir. Selef halefin tersidir ve tarihsel olarak önde olanlar anlamına gelir. Selefîyye, dinde selef kabul edilen kişilere hiçbir değişiklik yapmadan tâbi olmayı esas alır.

Eş’ârîlik ve Mâtûridîlik kurulana kadar Sünni Müslümanlar i’tikadî yönden Selefîyye’ye bağlı sayılıyordu. Müslümanlar arasında mezheplerin kurulmuş olduğu 8. ve 9. asırların öncesinde yaşayan sahabe ve tabiin gibi Müslümanlar “Selef-i Salihin” kabul edilir ve doğru yolda olduklarına inanılırdı. İslam tarihindeki en eski hareketlerden biri olan Selefi gelenek; Ehl-i sünnet-i hassa, Ehl-i Hadis, Ashabu’l-Hadis gibi isimlerle de anılmıştır. Selefi gelenek hadisçilerin temsil ettiği bir ekol olması, katı nakilci tavrı, aklı öncelemekten kaçınması, kıyas ve re’y gibi metodlara itîbar etmemesi ile farklılaşır. Bu noktada Kûfe’de başlayıp Irak’ta kurumsallaşan rey ekolünden farklılaşmaktadır. Hanbeliliğin de kurucusu olan imam Ahmed bin Hanbel ile ilk devresini yaşayan Selefilik, Harranlı İbn-i Teymiyye ile ikinci aşamasını geçirdi.

Günümüzde de devam eden üçüncü kuşağın öncüsü, 18. yüzyılın başında doğmuş olan Muhammed bin Abdülvahhab’dır. Selefiyye terimi günümüzde çoğu kez Hanbeli ekolünden Muhammed bin Abdülvahhab’ın öğretilerini benimseyen ve İslam Coğrafyası’nda karşıtları tarafından yaygın şekilde Vahhâbîlik olarak tanımlanan inanç sistemine mensup kişileri tanımlamak için kullanılmaktadır. Ehl-i Sünnet’in dışında olan Vahhabilik mezhebi Haricîler kollarından biri sayılır. Nitekim günümüzdeki Selefi ve Vahhabi toplumların fikirleri ve davranışları Haricilerle mutabıktır.[1] Vahabi ve Selefiler diğer itikad ve mezheb Müslümanlarını, küfür, şirk ve bidat ile itham etmektedirler.

Selefîyye itîkâdî konulara aklın karıştırılması konusunda Mu’tezile mezhebinin tam tersidir. Mu’tezile mezhebi aklı birinci sıraya koymakla beraber akıl ile naklin çeliştiği durumlarda aklı kullanarak tevile gider ve genel olarak felsefeci bir tutum benimserken, Selefiyye mezhebi ise itîkâdî konularda akla yer vermez, sadece nakil (Kur’an ve Sünnet) ile hareket eder. Müteşabihler konusunda müteşabihi olduğu gibi kabul ederek, bu ayetlerde kastedilen mânâyı insanların bilemeyeceğini, konunun mânâsını Allah’a havâle ettiklerini belirtirler.

Kuran’da geçen Allah’ın eli gibi antropomorfik ifâdeler çoğu Sünni ve Şiî tefsirci tarafından “Allah’ın kudreti” şeklinde anlaşılır. Örneğin; Fetih suresi 10. ayette (48/10) geçen Hamdi Yazır’ın Türkçe Kur’an Meâline göre ayetin meâli şöyledir:

“Her halde sana biat edenler ancak Allah’a bîat etmiş olurlar. Allah’ın eli (kudreti) onların elleri üstündedir. Onun için her kim cayarsa yalnızca kendi aleyhine caymış olur. Her kim de Allah’a verdiği sözü yerine getirirse O da ona yarın büyük bir mükâfat verecektir. ”

Elmalılı Hamdi Yazır, eli ifadesini Selefiyye gibi ele almayıp kudreti şeklinde parantez içinde açıklamada bulunmuştur. Bununla birlikte Selefîyye mezhebinde yukardaki örnekte yer alan metinde açıklandığı gibi, bu ve benzeri ifadeler daha zâhirî boyutta alınır ve aklî bir şekilde tevil edilmez. Selefîlerde bu gibi müteşabih ayetleri “Allah’ın bir eli olduğu ayette belirtilmiştir, buna göre Allah’ın bir eli vardır; fakat bu elin keyfiyeti (nasıllığı) nedir biz bilemeyiz, bunu Allah’a havâle ederiz.” şeklinde cevaplandırırlar. Hiçbir şekilde tevile gitmezler.

Selefîyye mezhebi, akıl ve nakil (Kur’an ve Sünnet) konusunda mutlak nakle inanır ve aklı sahih nakle tâbi görür. İman esasları ile ilgili konularda Kur’an ve Sünnetteki açıklamalar ile yetinip bunları aynen kabul eder. Bu kabule müteşâbihler de dâhildir, te’vîl (görünür anlam dışında bir başka anlamda kabul etme) etmemekle beraber Mücessime’nin yaptığı gibi tecsîm (yani cisimleştirme) de yapmazlar.

Genellikle Hanbelî fıkıh mezhebine bağlı olanlar i’tikatta Selefîdirler. Ancak Selefîler fıkıhta mezheb taklidini benimsemedikleri için kendilerini bir mezhebe bağlı saymazlar. Dört büyük imamı esas alırlar, hâdis’e ve hadis âlimlerine çok önem verirler, itîkâd olaraksa İbn-i Teymiye’yi Şeyhülislam olarak görürler ve dini belli bir konuda ihtilâf varsa genel görüşe yani icma’ya uyarlar. Bugün Selefilerin en yoğun olduğu bölge Suudi Arabistan’dır.

Büyük Selef âlim ve muhaddislerinin iman konusundaki görüşü genelde şöyledir:[3]

İman kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve azalarla âmeldir.

Selefiyye’ye göre âmel imanın bir parçası olduğu için, eğer âmellere gereken özen gösterilmezse, iman hem nicel hem de nitel açıdan azalır. Tam tersinde; eğer âmellere çok fazla önem verilirse ve şahıs âmeli yönden kendisini geliştirirse, imanı hem nicel hem de nitel açıdan artar. (Internet, Wikipedi)

………….***…………….

“İSLAMİ TERÖR OLAYLARI VE SELEFİLİK” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.