İSLAMIN PARAYLA İĞVASI (2)

Arapça ve İslami bilgi bin yıldır bir işe yarasaydı Araplar karada, denizde, havada dünyaların lideri olur, kum çölleri cennete dönerdi. Oysa hâlâ tamamı Hıristiyan dünyasının sömürgesi halinde. Bizim hacıfışfışlar da, sanki Hıritiyan dünyasının beşinci koluymuşcasına kundakdaki çocuklarımıza zorla Arapça öğretmeye kalkışıyorlar, laik  ve çağdaş okullarımızı medreseye (İmam-hatip okullarına) dönüştüyorlar. Hem de Anayasa’yı ve Devrim Yasaları’nı ayaklarının altına alarak.

Arap-Müslüman dünyasının 1000 yıllık sefaletinin nedeni sadece yobaz din adamları değil! Bilimle çelişen din bilgisinin, dinsel bilginin ve bizzat dinin de rolü çok büyük!

Cumhuriyet, bu gerçeği çok iyi bilmesine karşın, yanlış anlaşılmamak için, ona ciddi eleştiri yöneltmedi; hedefine din adamları sınıfı “ulema”yı aldı. O günden bu yana, tarikat mensubu ulema Cumhuriyet’in baş düşmanıdır.

Başbakan Yardımcısı İmam-Hatip mektebi mezunu Numan Kurtulmuş, FETÖ’ye karşı medrese istemiş (Cumhuriyet, 2 Ekim 2016). İlahi Kurtulmuş Hoca, FETÖ zaten bizzat Medrese değil mi? “Sizler” bizzat FETÖ Medreseli değil misiniz? Bu eda ile kuyruğuyla güreşen Sarman’a benzemiyor musunuz? İmam-Hatip okullarının tamamı medrese değil mi?  FETÖ hareketinin içinde ne kadar İmam-Hatip Medresesi Mezunu var?

[«Kurtulmuş, Kocatepe Cami’nde düzenlenen Camiler Haftası’nın açılış töreninde, din görevlilerine ve katılımcılara seslendi. Kurtulmuş “Eğer camilerimiz tam manasıyla bütün milleti, bütün cemaati toplama yeri olsaydı, insanları çeken bir yer olsaydı, birtakım insanları toplamak için FETÖ benzeri sahte örgütlere ihtiyaç kalmayacaktı” dedi. Kurtulmuş’un, cemaatle mücadelenin yolunu “kapısı herkese açık olan camileri, medreseleri, dergahları yeniden inşa etmek” olarak açıklaması dikkat çekti.

Kurtulmuş, bu konuların yeniden ele alınması gerektiğini belirterek, “Camiyi yeniden arınma, toplanma, toplumun merkezi, toplumsal sorunların çözüm merkezi haline getirmek zorundayız. Bunu yaparsak FETÖ benzeri sahte örgütlenmelere hiçbir şekilde meydanı boş bırakmayacağız” ifadelerini kullandı.

Kurtulmuş, camilerin yeniden toplumun merkezi haline gelmesinin herkesin önceliklerinden biri olduğunu aktararak sözlerini şöyle sürdürdü: “Cami sadece belli zamanlarda gelip günahtan arınılacak bir yer değildir. Bizim için hayat, her zaman sınavlarla günah ve sevaplarla doludur. Camiye girmeden önce de aptes alırken sadece fiziki olarak arınmayı değil aynı zaman da manevi olarak da arınmaya işaret eder. İkincisi cami, cem yeridir. Sınıfına, eğitimine, ırkına, mezhebine, meşrebine bakmaksızın bütün milleti, bütün ümmeti toplama yeridir. Ümmetin dertlerini konuştuğu, sevinçlerini paylaştığı yerdir. Caminin üçüncü temel meselesi ise bütün büyük medeniyetlerimizin merkezinde cami vardır. Selçuklu, Osmanlı, Endülüs şehirlerinde merkezde cami vardır” dedi. ANKARA/Cumhuriyet, 2 Ekim 2016»]

Hoca Bakan’ın şikayet vaazını okuduktan sonra internete bakıp bazı kurumların sayısını buldum ki Allah gözlerini doyursun!

Türkiye’de 85.000’den fazla cami var!

Türkiye’de kaç okul var? 67. 000

Kaç hastane var? 1. 220

Kaç sağlık ocağı var? 6.300

Her 60 bin kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor.

Türkiye’de 77.000 doktor var!

Kaç din görevlisi var? 90.000’den fazla.

Kaç tane cami yaptırma derneği? var? 35. 000

Kaç Kuran Kursu var? 3.852

Türkiye’de kaç kütüphane var? 1.435

Kurtulmuş Hoca Bey’in vaazından ortaya çıkan gerçekler:

1- Camiler insanların toplanma yeri değilmiş. Neden? Türkiye’de camiye gitmek yasak mı?

2- Türkiye’de 22 adet tarikat ve tarikat şeyhi var. Alt kollar ve cemaatlerle birlikte tefrika (ayrılık, bölünme) sayısı 100’ü geçer. Her tarikat ve cemaatin kendi gettosu, kendi holdingi, kendi camisi, kendi kahvesi vardır. Dolayısıyla camiler toplanma yeri değildir, ayrışma yeridir. Daha önce de yazdım her cami bir derebeyliktir.

3- Bu gerçeğe karşın, Bakan Hoca’ya göre: “Cami, cem yeridir. Sınıfına, eğitimine, ırkına, mezhebine, meşrebine bakmaksızın bütün milleti, bütün ümmeti toplama yeridir. Ümmetin dertlerini konuştuğu, sevinçlerini paylaştığı yerdir” imiş! Palavra!

  1. “Caminin üçüncü temel meselesi ise bütün büyük medeniyetlerimizin merkezinde cami vardır. Selçuklu, Osmanlı, Endülüs şehirlerinde merkezde cami vardır” imiş!

Evet görkemli cami bina olarak var ama toplum olarak yok. Her konuda nal topluyor!

Ne yazık ki bu ülkenin İslamcılarının en akıllısı değirmene yoğurt öğütmeye gidiyor. Camileri,medreseleri, dergâhları yeniden inşa edemezsiniz Kurtulmuş Hoca! Geçti Bor’un pazarı. Yeniden inşa edip ne yapacaksınız? Tarihin ve uygarlığın hep gerisinde kalmadı mı bunlar? Cami, medrese ve dergâh üçlüsü Osmanlı devletini batırmadı mı, Osmanlı’nın Müslüman toplumunu dünya dışında bırakmadı mı? Türkiye de dahil olmak üzere dinbaz, dindar müslüman tipi nasıl biri, neyi temsil ediyor?

Taha Akyol’dan (Hürriyet) aktarıyorum: “İslami kesimden çok saygı duyduğum yazarlardan Ayşe Böhürler’dir.Malezya İslam Üniversitesi’nde düzenlenen “Müslüman kadınlar Zirvesi’ne katılmış, izlenimlerini yazdı. (Yeni Şafak, 24 Eylül)

Şöyle diyor:

“İlk gözlemim İslam ülkelerinde kadın haklarına ilişkin bakışta bir değişim olmaması.”

Ayşe Böhürler, Türkiye’de yasada neredeyse tam, uygulamada belli ölçüde kadın haklarına sahip olduğu için böyle bir gözlemde bulunabiliyor. Bunun için de “Geleneksel İslam’ın kadına bakışını, klasik fıkıhı korumak mümkün görünmüyor” diyor. Görünmüyor, çünkü buzul çağına sıkışmış fil yavrusuna benziyor.

İslamî düşüncenin hüküm sürdüğü toplumlar bilim, bilimsel bilgi, eğitim, ekonomi, sanayi, insani gelişme, insan ve kadın hakları, demokrasi indekslerinde en alt sıralarda yer alıyorlar. Neden? İndekslerin ön sıralarında İslamî düşüncenin hüküm sürmediği toplumlar yer alıyor. İktidarını sürdürmek isteyen AKP’nin medrese kafası ülkeyi ve toplumu  Cumhuriyetsiz bırakmak istiyor. Sanki zırdeli!

Anayasa’nın 174 maddesi Devrim Yasaları’nı koruyor. Bu nedenle medrese, tekke, zaviye ve dergâhları yeniden ve resmen açamazsınız. Açsanız bile sapkın dini bilgiden başka ne vereceksiniz?

Bu nedenle, Türkiye’yi ve toplumunu adam etmeyi bir yana bırakın, önce kendiniz çağa yaraşır “adam” olun!

 ÖZDEMİR İNCE

6 Ekim 2016

***

PARANIN  DİNİ  VE  İMANI…

Kalvenizm tartışmasını en iyi İslamcı yazarlar değerlendirdiler. Bizzat Fethullah Gülen “Kanaatim o ki bugün, yenilenmesi gereken din değil, dindarlığımız olmalıdır” dedi. Fethullah Gülen’in reform bağlamında tutucu olduğu görülüyor.

Ali Bulaç ise  yapılan benzetme ve yakıştırmaları “uygunsuz bir analoji” olarak nitelendirmektedir. (Milliyet,  28.1.2006)

Üçüncü yazısı (5.2.2006) epeyce Osmanlıcı olsa da, bu konuda en  kapsamlı yazıyı Yeni Şafak’ta (22, 29 Ocak 2006) Mustafa Özel yazdı.

Ama hiçbir yazı ve yorum “Paranın dini, imanı yoktur” deyimi kadar gerçek ve doğru olamaz.

Feodalizm ve kapitalizm örneklerinde görüldüğü gibi toplumsal ve ekonomik gelişmenin dinamik ve motorları toplum sınıflarının doğasındadır. Din, bir toplumsal  kategoridir ama kesinlikle ekonomik oluşturucu (kompozan) değildir.

Ama Avrupa İstikrar Girişimi hazırladığı rapor ile dini hem politikaya hem de ekonomiye alet ediyor. Nakşibendilik, Nurculuk ve AKP İktidarı hesabına tarihsel ve ekonomik gerçekleri tersyüz ediyor. Bu nedenle AİG’den ve onun ulusal ve uluslararası ilişkilerinden derin bir kuşku duyuyorum. AİG (ESİ) raporu, Pagan, Hıristiyan, Musevi ve Müslüman “Kayserili”nin  2 bin yılda oluşmuş niteliğini, Nakşibendi ve Nurcu yorumu ile zorla modernite kaftanı giydirerek İslam’a yüklüyor. Sanki moderniteye yatkın Kayserili’yi nurculuk, nakşibendilik yaratmış gibi. Kimbilir, belki de İslam Kalvenizmi olarak piyasaya sürülen nurculuk ve nakşibendilik etkisi olmamış olsaydı Kayserili çok daha hızlı kapitalist ve modern olabilirdi.

AİG (ESİ) klasik Kayserili’nin boyama taktiğini İslam Kalvenizmi gözbağıcılığıyla günümüz Kayserilisine yutturmaya kalkıyor. Kayserili girişimcinin alın terine ve cesaretine sahip çıkıyor.

Kayseri’nin Anadolu Kaplanları’nın dinsel inancına hem kendi adıma, hem de yasalar adına saygı duyarım. Kuşkusuz siyaset ve ekonomide İslamı referans yapmadıkları, Cumhuriyet  ilke ve düzenine bağlı ve saygılı oldukları sürece.

Kayserili paranın dini ve imanı olmadığını, vicdan ve ahlakın sadece Müslümanlara özgü nitelikler olmadığını bilecek kadar Kayserili’dir. Çünkü dedelerinden Tahtakale Yahudi esnafının ahlaki nitelikleri övdüğünü çok sık duymuştur.

AİG (ESİ) raportörlerine bir uyarım var: Kayseri dokuma fabrikası ile Şeker Fabrikasını kuran Cumhuriyet’e lütfen saygı duyun. Kayserili ilk kapitalist birikimini, eserleri günümüzde haraç-mezat satılan planlı devlet ekonomisi, kamu sanayii sayesinde yapmıştır.

Cumhuriyet kuruluşundan bu yana dini siyasete alet edenlerle mücadele etmek zorunda kaldı. Şimdi de dini ekonomiye alet edenlerle uğraşacak artık. Dini dine alet etmesi gerekenler ortalıkta görünmüyor. Din dinden başka bir şeye alet edilmediği zaman hem din, hem  Türkiye, hem de dünya kurtulacak.

(HÜRRİYET, 11 ŞUBAT 2006)

 ***

SOFU KAPİTALİZM

Ciddi iktisatçılar kapitalizm ile Hıristiyanlık ve İslam dinleri arasında ilişki kurma çabalarını ciddiye almıyorlar, ama alsalar iyi olur.

Kapitalizm ile Kalvenciliği (başkaları “Kalvincilik” diyorlar ama ben doğrusunu yazıp “Kalvencilik” diyorum) ilişkilendiren Avrupa İstikrar Girişimi’nin amacı başka (yarınki yazımın konusu), Max Weber ve ülkemizdeki müritlerinin amaçları başka. Ama iki taraf birbirinden yararlanıyor.

Bu yazı dizisinin sonunda Tevrat ve İncil kaynaklarına giderek, Hıristiyanlığın aslında kapitalizmin savunucusu olmadığını kanıtlayacağım. Daha sonra sıra Max Weber’e gelecek.

Max Weber kapitalist birikimi Protestan kuramına bağlar, W. Sombart ise sanayi kapitalizmini etkileyen unsurun  Katolik düşüncesi olduğunu ileri sürer. İkisi de hayal kurar. Walt Whitman Rostow ise sanayileşmenin “ulusal utanma duygusu”na bir tepki olduğunu  söyler. (Joan Robinson, İktisadi Felsefe, V Yayınları 1986, S.113)

Japonya’da 1867’de ortaya çıkan Meiji Restorasyonu W.W.Rostow’un görüşüne örnek gösterilebilir. Ama Çin’in tepki için neden 1949 yılına kadar beklediğini açıklamaz.

Fakat  bir Türk atasözü her şeyi açıklar: Her yiğidin kendi yoğurt yiyişi vardır!

Ancak, reformcu Müslümanlarımızdan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Kayserili yiğidin kendine özgü bir yoğurt yiyişi olduğuna inanmıyor olmalı ki :

“Son dönemde Kalvinistler diye ilginç bir tartışma yaşanıyor. Bir taraftan muhafazakarlar, bir taraftan manevi değerlere önem verenler, bir taraftan dindar ama aynı zamanda modernliği gerçekleştiren atılgan ve kalkınmayı yürütenler, din sosyolojisiyle ilgilenenler bunu çok iyi bilirler. Bunun adı Hıristiyanlıkta Kalvinizm olur. Başka dinlerde başka isimler alır. Kayseri’deki sosyolojik olayı da aynı şekilde buna benzetiyorlar. Böyle izah ediyorlar. Bu çok doğru.” (Hürriyet, 30.1.2006)

Bakan Abdullah Gül’e ve Kayseri’nin kalvenistliğini savunanlara kocaman bir sıfır veriyorum!

Postmodern sosyoloğlar ile postmodern iktisatçılar Karl Marx’ın tahtalı köyü boyladığına inandıkları için, onun, kapitalist ilk birikimin, ticari ve sınai kapitalizminin gelişmesinin kaynağında gezginci ve lanetli Yahudi’nin bulunduğunu söylediğini unuturlar.

Kapitalizmi dine, dolayısıyla Tanrı’ya bağlamak çok tehlikeli bir düşüncedir. Böyle düşünenler hem dini hem de  Tanrı’yı tartışma konusu yaparlar.

Kapitalizmin ilk sermaye birikimi ve daha sonra şahlanışı döneminde, sadece erkek işçilerin değil özellikle kadın ve çocuk işçilerin gördüğü muamele   hiçbir dinsel ilkeyle bağdaşmadığı gibi Tanrı adaleti kavramını da yaralar. Tanrı’yı itibarsızlaştırır. Çünkü hiçbir din ve Tanrı bu kadar gaddar ve adaletsiz olamaz.

Bırakın, kapitalizm dinden ve Tanrı’dan yoksun kalsın; dini ve Tanrı’yı kapitalizmin emrine vermeyin, onunla özdeşleştirmeyin. Yoksulu, başka bir din ve Tanrı aramak zorunda bırakmayın!

(HÜRRİYET, 14 ŞUBAT 2006)

***

DİNİN EKONOMİYE ALET EDİLMESİ

Gazetelerin köşe yazarlarına, politikacılara ve milletvekillerine tavsiyem: Avrupa İstikrar Girişimi tarafından hazırlanan  Kayseri’nin Protestanları konulu raporu www.esiweb.org  sitesinden bulup okusunlar. Ama isterseniz, önce biz birlikte okuyalım.

 “Tekstil şirketi sahibi ve Müstakil Sanayiciler ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Kayseri şubesinin müdürü olan Celal Hasnalcacı şu açıklamayı yapıyor: ‘Anadolu kapitalistlerinin yükselişi, sahip oldukları Protestan iş etiği sayesinde oldu. Müsriflik yok, spekülasyon yok, kârlar yeniden yatırıma aktarılıyor’.” diyor.

Kayserililer yukardan aşağıya, hepsi, dini ekonomiye alet etmekte uzman. Yarın, Hıristiyanlığın yatırım yapmak için değil dağıtmak için biriktirmeyi teşvik ettiğini açıklayacağım.

“Önde gelen Türk toplumbilimcilerinden biri olan Hakan Yavuz’a göre… İslami idealler ve 1980’lerin ilk yıllarında ortaya çıkan yeni orta sınıfın maddi çıkarları arasında giderek büyüyen bir ilişki görülüyor. Anadolu’daki Sufilik akımının geleneklerine dikkat çekiyor ve Türkiye’de yazılı metinlere dayalı ve bunların yayınlanmasıyla giderek yaygınlaşan en güçlü İslami hareketin kurucusu olan Said-i Nursi, İslam’ı ilerletmek amacıyla, Müslümanları modern Batı bilimini ve teknolojisini öğrenmeye ve uygulamaya teşvik ediyor. Ayrıca ‘İslam’ı anlamak, zamana, yere ve ortama bağlı olduğundan, farklı görüşlerin seslendirilmesi’ gerektiğini savunuyor. Yavuz’a göre, ‘Nur hareketini ve toplumsal etkisini doğru düzgün anlamadan, Türkiye’deki İslami kimlik hareketinin barışcıl ve kademeli ilerleme dinamiği anlaşılamaz.” (AİG Raporusu Özeti, S.16-17)

 Bu yazı dizisini yarınki yazı ile bitirmeyi planladığım için daha fazla alıntı yapmayacağım. Raporun  tamamı ya da özeti okunduğu zaman, dininin siyasete ve ekonomiye alet edildiği görülecektir. AİG Raporu, Türkiye’nin sanayileşmesinin lokomotifi olarak Nakşibendiliği, Nurculuğu ve Fethullahçılığı göstermektedir. Buradan hareketle, raporun bu üçlü tarafından finanse edildiği de düşünülebilir.

Ama ben işin içinde ABD’nin Ilımlı İslam politikası olduğunu düşünüyorum. Zaten AİG raporunda kullanılan terminoloji daha önce değişik zamanlarda ABD görevlileri, uzmanları ve eski CİA mensupları tarafından kullanılmıştı.

Arşiv sahipleri, AKP politikasının ve Anadolu Kaplanları hamlesinin ABD’nin adamları tarafından “Protestan İslamlık” olarak tanımlandığını kolayca anımsarlar.

ABD ve onun izinden giden Avrupa İstikrar Girişimi, Türkiye İslamı’na Ilımlı İslam kaftanı giydirerek, bu İslamı Türkiye’ye, Avrupa ve dünyaya satmak istemektedir.

Benim bu rapordan çıkardığım işte budur.

Ancak, “Bununla birlikte, sağlanan uzlaşmada hemen ilk bakışta çok az başarılı olunduğu görülen bir alan var: Ekonomide kadının rolü. Bu, gerçekten Avrupa Birliği’ni iktisadi açıdan yakalamak isteyen Orta Anadolu’nun en zayıf noktası.” (S.19)

(HÜRRİYET, 17 ŞUBAT 2006)