İSTEMEZÜK SİYASETİ

Osmanlı Devleti’nde III. Selim’den itibaren her türlü yenileşme ve çağdaşlaşma girişimlerine karşı Ulema (İlmiye) Sınıfı ile Yeniçeri tayfasının “İstemezük Siyaseti” egemen olmuştu. Bu siyaset Osmanlı devletini geriletti ve sonunda devletin yıkılmasına yolaçtı.. Ulema sınıfı geleneğin yeminli muhafızı idi. Yeniçeri tayfası ise bu sınıfın silahlı gücü. Neredeyse bütün yeniçeri ayaklanmalarının arkasında ulema vardı.Ulufe, Cülus ve sadrazam değişiklikleri dolayısıyla çıkan onlarca kanlı  yeniçeri ayaklanmasını  bir yana bırakalım ve ilgimizi ulema & yeniçeri ayaklanmalarına yöneltelim:

  1. ve 17. yüzyıllarda, Osmanlı yönetimindeki Anadolu’da Yavuz Sultan Selim döneminde başlayan ve IV. Mehmed dönemine kadar devam eden süre içinde devlete karşı, ekonomik, sosyal, askeri ve siyasi nedenlerle ortaya çıkan kanlı ayaklanmaların (Celali İsyanlarının) gerisinde topraksız köylüler ve işsiz medrese öğrencileri (suhte) vardır.

8 Ağustos 1648 : Ocak ağaları ve ulema aralarında anlaşarak Sultan İbrahim’in tahtan indirilmesini kararlaştırdılar. 7 yaşındaki IV.Mehmed tahta oturtuldu; Sultan İbrahim 10 gün sonra boğduruldu.

15 Temmuz 1703 – Müftü Vakası:  Sultan II. Mustafa’nın ikinci defa  şeyhülislâmlık görevine  getirdiği hocası Seyyid Feyzullah Efendi’nin devlet işlerine müdahale etmesi olayların ortaya çıkmasının ana sebebidir. Feyzullah Efendi devlet işlerine karışarak terfi, tayin ve azil işlerinde aldırttığı kararlar nedeniyle saray çevresi, asker ve ulemada rahatsızlık oluşturmaya başlamıştı. Ayaklanmanın sonunda II.Mustafa tahttan çekildi.

25 Mayıs 1807 – Kabakçı Mustafa : Nizam-ı Cedid yeniliğine karşı başlatılan eylemlerde, ayaklanmacıların başı Kabakçı Mustafa’nın yarattığı  terör  sonucunda III.Selim tahttan çekildi. IV.Mustafa cülus etti.

16 Kasım 1808 –  Sekban-ı Cedid adıyla modern bir ordu kurulmasına karşı çıkan ve Alemdar Mustafa Paşa’yı alaşağı etmek isteyen Yeniçeriler ayaklandı.

16 Haziran 1826 – Vaka-i Hayriye: Tüfekle talimi kabul etmeyip kazan kaldıran Yeniçerilere karşı Sancak-ı Şerif çıkarılıp, halk kutsal bayrak altına çağrıldı. Boğazlar Muhafızı Hüseyin Paşa, Topçu Karacehennem İbrahim Ağa, Yeniodalar’ı topa tuttular. Yeniçerilerin çoğu öldürüldü, kaçanlar yakalandı. II.Mahmud yeniçeriliğin kökünün kazınmasını buyurdu. Vaka-i Hayriye denen olayla Yeniçerilik son buldu. Ama ulema saltanatı devam etti. Ulemanın matbaya karşı çıkması, gerici fetva yazıcılığı ve 31 Mart ayaklanması da unutulmamalı.Ulema bir sınıf olarak muhafazakardı ve her türlü yenilikçi reforma karşıydı. Sadece yerleşik gelenekleri ve şeriatı savunuyorlardı. Bunun başlıca nedeni devlet hiyerarşisindeki önemli yerlerini, geçim kaynaklarını korumaktı. Öyle ki, tıpkı saltanat gibi, ulemalık da babadan oğula geçer olmuştu. Yazıya “Ulema” fenomeniyle (olgusuyla) başlamamın nedeninin R.T.Erdoğan’ın Osmanlı ulema sınıfına olan karasevdası olduğunu  söylemek zorundayım. Zaten. tanık olarak bir alıntı yapacağım:

“Kısa bir süre önce kamuoyu önünde cereyan eden bir tartışma Cumhuriyet’in kurulmasının üzerinden seksen yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen, hâlâ bu konuya atfedilen hassasiyeti bütün yönleriyle ortaya koymuştur. Ulema meselesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), Türk üniversitelerinde uygulanan başörtüsü yasağının hukuka uygunluğunu onaylayan kararından sonra, Kasım 2005’te manşetler  çıktı. Bu karara tepki gösteren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın hâkimlerin verdiği kararı eleştirerek, “Bu konuda söz hakkı mahkemelerin değil ulemanındır.’’ demesi bir tartışma kasırgasının fitilini ateşledi! Partisinin İslâmî köklerini ve kendisinin başörtüsü meselesi hakkında daha önce açık  bir şekilde dile getirdiği fikirleri göz önüne alınınca, Başbakan’ın mahkeme kararını şiddetle eleştireceği belki beklenen bir şeydi. Ancak, muhalifleri  asıl hiddetlendiren, “ulema”nın Başbakan tarafından alternatif ve tercih  edilebilir bir otorite olarak görülmesiydi.

Başbakan’ı eleştirenler, onu gerçek İslamcı yüzünü açığa çıkardığını  ileri sürerek suçlarken, Başbakan ve taraftarları kendisini kötüleyenleri açıkça cahil olmakla itham ettiler. Muhalefet sözcüleri ve onlara sempati besleyen yorumcular, Erdoğan’ın, ulemayı Osmanlı döneminde ve bugün Suudi Arabistan ya da İran gibi İslami rejimlerde sahip olduğu türden bir güce tekrar kavuşturmayı amaçlayan laiklik karşıtı gizli emelleri olduğunu iddia ettiler.”[i] (Amit Bein (Çev.Bülent Üçpunar), Osmanlı Uleması ve Türkiye Cumhuriyeti, Kitap Yayınevi, 2013, s.10)

Yazının sonunda, R.T.Erdoğan’ın vazgeçilmez hedefinin ne olduğunu yazacağım!

***

Cumhuriyet devrimi bu engelleyıci ve yozlaşmış  sınıfın yönetim, adliye, eğitim ve öğretim alanlarındaki egemenliğine son verdi: Medreseleri, tekke ve zaviyeleri kapattı. Bunun üzerine,  AKP’nin Osmanlıcı ve Panislamist ataları hemen Cumhuriyet düşmanı olup bir cephe kurarak bir toplumsal muhalefet oluşturdular ve bu muhalefeti siyaset alanına taşıdılar. Bunun dışında, Türkçülük ve Pantürkizm siyasetini benimsemiş olanlar da, Cumhuriyetin bu siyaset tarzını benimsemediğini görerek, “Anti” öntakısıyla simgelenen bir siyaset yolunu tercih ettiler ve hiçbir zaman gerçekten cumhuriyetçi ol(a)madılar. Önce Anti-Moskof, sonra Anti-Komünist, daha sonra da Anti-Kürt oldular. Günümüz MHP’sinin geçmişinden ve bugününden söz ediyorum.  Moskof yanlısı Türklerin sayısı birkaç yüzü, Komünist Türklerin sayısı ise birkaç bini geçmiyordu. Yılmaz Pütün’ün (Güney’in) bir dergide yayınlanan bir öyküsünü ihbar edip mahkum olmasına sebep olan, Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği’nin başkanı İlhan Darendelioğlu, yaptıkları bir kongrede, ülkenin komünizm işgali altında olduğu algısını zorla kabul ettirmek için konuşuyordu:

[“27 Mayıs hareketinin getirmek istediği hürriyeti sinsice ve gizlice istismar eden komünistler artık yeraltı faaliyetlerini aleniyete intikal ettirmiş bulunmaktadırlar. 27 Mayıs hareketinden evvel altı yıl içinde Türkiye’de komünizm propagandası yapmaktan dolayı tam 355 kişi 141. ve 142. maddeler muvacehesinde mahkûm edilmiş olmasına rağmen, ihtilalden sonra yeraltı dediğimiz gizli faaliyetlerini açıkça yapmak isteyenler maalesef bilirkişi raporları ile kanunlarımızın pençesinden dahi kurtulmak imkânını sağlamışlardır. 1965 yılının başında bir milletvekilimiz Adliye Vekilinden ‘ihtilalden sonra kaç komünist hakkında takibata geçilmiş, kaçı mahkûm edilmiştir’ şeklinde bir sual sormuştu. Adliye Vekilinin verdiği cevap aynen şöyledir: ‘28 kişi hakkında takibata geçilmiş, 27’si âdemi takip (takipsizlik)  kararı  almıştır, bir tanesinin ise muhakemesi devam etmektedir.’ Görüyorsunuz ki, Türkiye’de komünizm faaliyetleri içinde bulunduğumuz devirde daha çok azgınlaşmış olmasına rağmen maalesef adalet cihazımızı da yanlış istikamete sevk etmek isteyen bilirkişilerin yüzünden 141. ve 142. maddeler işlemez hale gelmiştir. Birçok müesseselerimizde olduğu gibi, bugün üniversite kürsülerimizi de işgal eden ve bilhassa ceza kürsümüzü işgal eden öğretim üyeleri ne yazık ki, bilerek veya bilmeyerek vatan hainlerinin lehinde kanaat serdetmek suretiyle bunların beraetlerini sağlamaktadırlar.][ii] (Ertuğrul Meşe, Komünizmle Mücadele Dernekleri, İletişim Yayınları, S.157)

19 Kasım 1979 tarihinde yayınlamakta olduğu Toprak Dergisi’nden çıkarken çapraz ateşle öldürülen Darendelioğlu,  MHP İstanbul il teşkilatında görevli parti üyesi idi. Kenan Evren döneminde devletin resmi ideolojisi olan Türk-İslam Sentezi’nin Türk payını MHP, İslam payını ise AKP’nin öncüleri olan İslamcılar temsil etmekteydi. Bu bakımdan AKP’nin 15 yıllık iktidar döneminde, MHP’nin bu parti ile yaptığı gizli ya da açık işbirliği kimseyi şaşırtmamalıdır. MHP ile AKP aynı yumurtadan olmasalar bile ikiz partilerdir. İkisi de dünyanın en mükemmel anayasalarından biri olan T.C.1961 anayasasına karşıdırlar. (1961 yılında AKP yoktu ama bu partiyi kuranlar öteki din istismarcısı iktidar partilerinin  ve derneklerin içinde yer almaktaydılar).

1961 Anayasası toplumumuz için, çağdaşlaşma yolunda, büyük bir fırsattı. Bu fırsattan yararlanan ilerlemeciler, dernekler ve partiler (Türkiye İşçi Partisi) içinde yer almaya başladılar. TİP (Türkiye İşçi Partisi) 1965 genel seçimlerinde 276 bin 101 seçmenden  (% 2.97) oy almış, Alpaslan Türkeş’in Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi  (CKMP) ise 208 bin 696  (% 2.24) oy  ile onun gerisinde kalmıştı.

1961 yılında TİP’in kurulmasından itibaren Milliyetçi-Muhafazakar militanlar daha sonra da İslamcı & Ülkücüler koalisyonu bu partiyi durmadan taciz ettiler, toplantılarına  taşlı, sopalı ve silahlı baskınlar yaptılar. Bunun üzerine devrimci olarak tanımlanan gençler de kendilerini savunmak için silahlandılar. Gerisini anlatmaya gerek yok: 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri oldu ve solun beli kırıldı ve önü kesildi. Bu operasyonda MHP’nin ülkücüleri askerin ve polisin yardımcısı olarak çalıştı. Legal TİP’in ve solun örgütlenip yaşamasına izin verilseydi darbeli  felaketlerin hiçbiri olmaz demokrasi güçlenirdi. Gerici kışkırtma ve müdahalenin amacı da zaten demokrasinin  güçlenmesine engel olmaktı.

MHP ve Ülkücüler hiçbir zaman gerçekten cumhuriyetçi olmadılar, devrimleri içtenlikle benimsemediler. Mevcut anayasanın ilk dört maddesini savunduklarına bakmayın, ikinci madde  (Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir) aslında umurunda bile değildir. Onlar  için önemli olan  3.maddedir (Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Millî marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır). Türkiye Cumhuriyeti’nin  “Demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti”  olması ve öyle kalması MHP’nin umurunda bile değildir. Bunu TBMM’de, anayasa değişiklikleri oylamalarında kanıtladı.

Demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk  devletini benimsemek ve savunmak için olumlu ve çağdaş bir ideolojiyi benimsemek, ilke olarak kabul etmek gerekir. Böyle olmadığı için, MHP  demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti paramparça edilirken AKP hükümetine arka çıktı. İdeolojisi Anti-Kürtçülükten ibaret olduğu için yaşanan yıkıcı gerçeklerin  asla bilincinde değildi. Umurunda bile değildir. Demokrasi, lâiklik ve sosyal hukuk devleti ilkeleri üzerine oturmazsa Türkiye Devleti’nin “ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü”  hangi güç savunacaktır?

Bu gerçeği anlamadığı için MHP, TBMM’de Cumhuriyet lehinde oy kullanmadı, yıkıcı AKP’nin yanında yer aldı.

Şimdi ne olacak?  MHP’nin yardımıyla Başkanlık rejimi kurulsa da Kürt sorunu devam edecektir.  İstemezük siyasetinin trajik yenilgisidir bu. MHP, pire için yorgan yakmış ama farkında değil.

Ernest Renan’ın dediği gibi “İnsan ne ırkının ne dilinin ne dininin kölesidir. Sağlıklı bir akla ve sıcak bir kalbe sahip büyük insan topluluğunu ahlaki bir bilinç yaratır, bu bilince ulus denir.”[iii] (Ernet Renan (Çev:Gökçe Yavaş), Ulus Nedir? Pinhan Yayınları 2016, s.52) Cumhuriyet, çağının çağdaşı olmayı amaçlayan devrimlerini bir parçalı bohçaya benzeyen insan yığışımını bir ULUS’a dönüştürmek için yapmıştı. Aynı ulustan olması gereken bilinçli bir insan AKP ve MHP’nin yaptıklarını kendi (?) insanlarına asla yapmaz; ULUS’u tekrar parçalı bohçaya çevirecek olan girişimlerden uzak durur.

Yazının birinci bölümünün sonunda “Yazının sonunda, R.T.Erdoğan’ın vazgeçilmez hedefinin ne olduğunu yazacağım!” demiştim: Bu anayasa değişiklik paketi TBMM ve referandumda onaylanırsa, R.T.Erdoğan yeryüzünde hiçbir monarkın sahip olmadığı çılgın yetkilerle donanmış olacak; yapılan değişiklikten yararlanarak, TBMM’ni kapatmasa bile, onun üzerinde yetkilerle donanmış, “ulema”dan oluşan bir YÜCELER KURULTAYI[iv] kuracak ve bu Kurultay tarafından BAŞYÜCE ilan edilecektir. Bunu, MHP saflarının dayatma bahanesi olan “Anayasanın ilk dört maddesi”nin  bir sandığa konulup  anahtarının  Van Gölü’ne atılması izleyecektir. Veyl o zaman Devlet Bahçeli’nin ve ona engel olamayan MHP’nin haline!

ÖZDEMİR İNCE

18 Ocak 2017 

——————————————————–

[i] Amit Bein (Çev.Bülent Üçpunar), Osmanlı Uleması ve Türkiye Cumhuriyeti, Kitap Yayınevi, 2013, s.10

[ii] Ertuğrul Meşe, Komünimle Mücadele Dernekleri, İletişim Yayınları, S.157

[iii] Ernet Renan (Çev:Gökçe Yavaş), Ulus Nedir? Pinhan Yayınları 2016, s.52

[iv] Necip Fazıl, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları s.285 ve gerisi.