KARAMAN’IN KOYUNU OLARAK AKP

Afyon’da “Haşgeş yağı” denilen haşaş yağı ile her türlü yemek yapılır. Haşgeş yağıyla yapılan börek ve çöreklerin lezzetini anımsıyorum. Ama bu haşaştan başta eroin olmak üzere türlü çeşitli uyuşturucu üretilir.
Sözü Karl Marx’ın “Din Afyondur” özlü sözüne getireceğim. Bu Carlos Marcos gavuru (!) bu tanımlamayı Kutsal Kitaplar’ın içindeki din için yapmıyordu, Kilise’nin, Ruhban sınıfının, senyörlerin, feodallerin, egemen sınıf yöneticilerinin cenderesinden geçip posası çıkartılan ve afyona dönüştürülen “Din” kılıklı hurafeleri ve uygulamayı işaret ediyordu.
İslam da bizzat ve Kitap halinde afyon değildir, ama hocanın, ulemanın, mollanın, şeyh ve mütegallibenin, tarikatın, cemaatin kimyasal yapım ve kullanım kılavuzları sayesinde eroin ve morfine dönüştüğüne tanık olmaktayız.
***
İşçiye işçi olduğunu, emekçiye emekçi olduğunu, kadına kadın olduğunu unutturan bu “özel din” afyon değilse nedir ? Alamut şeyhi Hasan Sabbah’ın müritlerini fedaiye dönüştüren maddenin afyondan üretilen esrar olduğunu yazmayan tarih yoktur.
Jean-Paul Sartre bir işçinin, bir emekçinin, bir proleterin kendisini bir burjuva gibi hissetmesinin mümkün olamayacağını söyler: “İnsan bir ‘durum’dan ibarettir. Bir işçi, bir burjuva gibi düşünüp hissetmekte özgür değildir: ama bu durumun gerçek ve bütün bir insan olabilmesi için, yaşanması ve belli bir amaca doğru aşılması gerekir…/…Hayır işçi burjuva gibi yaşayamaz, bugünkü toplumsal düzen içinde ücretlilik durumunu sonuna kadar yaşaması, çekmesi gerekir. Bundan hiçbir kaçış yolu, başvurulacak hiçbir ‘merci’ yoktur. Fakat insan bir ağacın ya da taşın var olduğu gibi varolamaz: İşçi kendini işçi yapmalıdır.” (“Situations, II, Gallimard, ‘Presentation des Temps Modernes’,S.9)
Alıntı yaptığım yazı 2.Dünya Savaşı sonrasının temel metinlerinden biridir. Bu çok önem verdiğim yazıyı değerli dostum İsmet Birkan’a (İsmet Berkan değil) çevirtip Varlık dergisinde (Aralık 1994, sayı: 1047) yayınlanmasını sağlamıştım.
***
Anlamak için somut bir örnekten başlayalım : 2008 ve 2009 bunalımında bir işçi ile patronun ve yönetici burjuvanın hedef olduğu tehlikeler aynı mı ? Patron ve işveren vekili burjuva sıkıntıya düşse de bunalımın sonuna kadar yemek masasında yiyecek bir şeyler bulabilecek. İşini kaybeden işçi ise birkaç ay içinde ailesiyle birlikte açlığa mahkûmdur.
Sınıf bilinciyle yüklü bir işçinin böylesine bir durumda sığınabileceği tek yer sendikasıdır, sendikası olmalıdır. Ama sınıf bilincinden yoksun işçi, kayıt dışı çalıştığı ve sendikalı olmadığı için, zaten kendini işçi gibi hissetmez, kendisini işçi gibi hissetmediği için de işçi sınıfı ile dayanışma halinde değildir. Bu utanç verici durumun nedenini nedir mi ?
12 Eylül 1980’den itibaren, işçi örgütlenmesini engelleyen ve sabote eden yasalar sayesinde (yüzünden) işçiler sendikalar yerine tarikata sığındılar. Bu durumdan en çok AKP yararlandı ve çeşitli yöntemlerle, işçinin en etkin silahı olan sınıf bilincini iğdiş edip yerine kaderci tarikat taassup ve dogmalarını ikâme etti. Öyle ki iktidarın dağıttığı sadaka ve avantaları, mobilya ve beyaz eşyaları gönül ferahlığı içinde alan köylü, işçi, işsiz ve yoksul, kendine şu temel soruyu soramıyor : “Bunları ben emeğimin karşılığı olan ücretimle neden satın alamıyorum !” Konuya yarın devam edeceğim !