KARİZMAYI KERİZMATİKLER YARATIR

 

4 Şubat 2015 günü siteye koyduğum “Cihad Ahlakı Cihad Etiği” başlıklı yazının tanım bölümüne bu gün de gereksinim var. İnsan için bu dünya üzerinde var olmak korkutucu, dayanılmaz bir şeydir. Ama ilkel ve cahil insanın durumu çok daha beter. İnsan adı verilen varlığın ister insana evrimininden itibaren olsun, ister Tanrı tarafından dünyaya gönderildiğinden itibaren olsun, rüya gördüğünü düşünüyorum. İlkel insanın ölmüş babasını, öldürdüğü hayvanı rüyasında görmesi, rüyasında bir yaban hayvanı tarafından kovalanması ya da cinsel düşler görmesi onu korkudan çıldırtabilirdi. Nitekim çıldırtmıştır da… Bu nedenle, içinde canlı olarak yaşadığı  bu dünyadan kendini korumak istemiş, ağaca çıkmış, mağaraya sığınmış; ateşi bulmuş ve ondan yararlanmış, aletler ve silahlar yapmış…,günün birinde uzaya çıkmış, aya ayak basmış, Mars’a araç göndermiş, ama rüya baskınına karşı eli kolu bağlı kalmıştır. Şimdi neyse, ama ağaçta yaşarken, bir mağaraya sığınmışken, onun korkusunu düşünün! Korkuyu yenmek için mağara duvarına hayvan resimleri yaptı, onları büyülemek için… Dansı ve şarkıyı, dolayısıyla, henüz ne olduğunu bilemediği “tören”i keşfetti. Bu arada Tanrıları ve inançları (dini) buldu ve onlara alıştı. Bu bilimsel görüş ama Adem ile Havva’nın yeryüzüne eksiksiz bir canlı olarak gönderildiğine inananlar da var. Bu iki görüşün birbirini boğazlaması gerekmez.

Bir görüş, insanın Tanrı’nın bir tasarımı olduğuna, Tanrı’nın insanı tasarlayıp yarattığına inanıyor. İkinci görüş, insanın doğanın bir ürünü olduğuna inanıyor. Birinci görüş testinin dolu olarak geldiğini, ikinci görüş işe testinin boş olarak geldiğini sonradan dolduğunu ileri sürer. Bu durumu, bence, en iyi Varoluşculuk (existentialisme) açıklar ve “Varlık (varoluş) özden önce gelir” der. (Jean-Paul Sartre: l’existence précède l’essence”). Luc Ferry ise, dinin akla ve eleştirel düşünceye karşı olduğunu söyler. Bu öyle bir “sorunsal durum”dur ki, seçmenin yıllardır neden CHP’yi iktidara getirmediğine, AKP ve öteki sağcı dinci partilerin peşinden gittiği sorunsalına çıkar. İnsanlığın en temel sorunudur. Ancak Batı bu sorunu bir ölçüde çözmüş, çözdüğü için de gelişmiştir. Doğu (İslam), çözemediği için 1000 yıldır bir çıkmazın içinde bocalamakta ve yerinde saymaktadır.

Rüya konusunda yazdıklarımın hiçbir kaynağı yok. Benim yorumum. Vikipedi’de (Internet) bu konuda epeyce bilgi var. Dinler konusunda, Tanrı ve tanrılar konusunda da yüzlerce kitap var. Ben artık bu konularda referanslara pek az başvuruyorum. Çünkü ne dinleri ne de tanrıları kendime dert ediyorum. Ama Avrupa ve Amerikalarda, Avustralya’da, Yeni Zelenda’da insanlarının artık dert dosyasından çıkmış olan bu iki olgu, AKP saltanatında ülkenin gündeminde tahta oturmuş durumda. AKP ve İslamcı tayfası Cumhuriyet’in TBMM’nin yaptığı yasalar ile değil İslam’ın kutsal yasaları tarafından yönetilmesini istiyor. Bu nedenle, bu konuyla ilgilenmemiz gerekiyor…

Ama önce birkaç tanımlama:

TOTEM: (İlkel toplumlarda) Bir insanla ya da bir insan topluluğuyla dinsel-büyüsel ilişkisi olduğuna ve o insanı ya da topluluğu koruduğuna, kader birliği kurduğuna inanılan hayvan, bitki, cansız nesne ve doğal olay…(Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, Remzi Kitabevi)

Ama AKP’ye oy veren kitle Başyüce R.T.Erdoğan’ı totemleştirmiş durumda.

TOTEMCİLİK: İnsanlığın ilk dini. Bu din, mana (doğa üstü güç) ve tabu inançlarıyla sıkıca ilişkilidir. (Age)  Başyüce Erdoğan tapıncı kaynağını totemcilikten almaktadır.

TABU: Dokunulmaması, söylenmemesi, yapılmaması gereken yasaklar. Kimi toplumbilimciler  din kurumunun kaynağını bu yasaklarda bulurlar. Dinsel yasaklar, kutsal olana saygı ve kutsal olandan korku temeline dayanır. (Age)

Totem’in olduğu yerde Tabu da vardır. Başyüce hem Totem hem de Tabu’dur.

KARİZMA: Büyüleyicilik, etkileyicilik… [ (Eski Yunanca: Χάρισμα “Tanrı bağışı, vergisi”), olağanüstü çekiciliği olan liderlerin kendisine ve kişiliğine, yandaşlarınca yakıştırılan büyüleyici güç ve yetenek. Bu liderler siyasal ve dindışı çevrelerden çıkabileceği gibi dinsel kişiler de olabilir. “karizma” sözcüğü ile “karizmatik” sıfatı bazı otorite, iktidar ve meşruluk biçimlerinin nitelenmesinde kullanılır. (Wikipedi)]

KARİZMATİK: Büyüleyici, etkileyici, arkasından sürükleyici… İlkel toplumlarda büyücüler. Şamanlar karizmatiktir.

Totem ve totemcilik, tabu, karizma ve karizmatik olma ilkel toplumlara özgü niteliklerdir. Buradan şöyle bir çıkarsama yapabiliriz. Karizma ve karizmatiklik’e yüklenen varsayımsal özellik ve nitelikler  ancak ilkel toplumlarda, bilgi ve zekanın gelişmediği ilkellerde etkili olurlar.  Sadece “kerizmatikler” (Bu sözcüğü ben uydurdum: Keriz + Matik= Kerizmatik) karizmatik liderlerin peşinden giderler. Kerizmatikler için karizmatik önderler hem totem hemi de tabudur.  Bir siyasal kişiliği karizmatik olarak tanımlamak  aslına bakılırsa övgü olmamak gerekir, tam tersine aşağılamadır. Demokratik ve laik toplumlarda karizmatik liderler çıkmaz, çıkamaz. Çıkmamalı!… Çünkü hiçbir lider dokunulmaz, büyüsel ve büyüleyici değildir. Hiçbir lider ve önder, sahip olduğu varsayılan güçlerle insanları koruyamaz. Nitekim ne Hitler, ne Mussolini kerizmatik hayranlarını koruyabildiler. Toplumlarını felakete sürüklediler. İnsanları ilahi (?) yasalar değil insan yapımı yasalar korur.

***

Kerizmatik kişi Karizmatik’in öksesine yakalanıp, varsayımsal efsununa kapılıp onun tutsağı olur ve iradesini ona teslim eder. Ve demokrasi, böylece, sizlere ömür olur!

Karizma ve karizmatik demokrasi ile bağdaşmaz!

Kerizmatik kimse karizmayla efsunladığı için, demokratik atmosferde zehirlenir, geçirgenliğini yitirir!

Karizma, bilimsel ve eleştirel akla aykırıdır!

Karizma hurafe ve üfürükle beslenir!

Demokratik ülkelerde karizmatik lider çıkmaz!

Internet’te benimle ilgili şöyle bir metin var:

hplovecraft

#1601187 · 22.06.2007 10:30

(Özdemir İnce) gazetesindeki (Hürriyet) köşesinde kullandığı fotoğrafı ile , diğer yazarlardan bir adım önde , murat bardakçı nın bile derinden bir ”oha” dediğini tahmin ettiğim , karizmatik bir yazardır , şairdir.”

Ne demek istiyor “hplovectraf”?  Saçmalıyor!  Kerizmatikler Başyüce’nin karizmasına inanabilirler. Ama “Karizmatik” olma bana yapılacak en büyük hakarettir. Murat Bardakçı adlı kişi neden “oha” çeksin?!

***

ABD’de yaşayan bir genç arkadaşım New York Times gazetesinde (3 Şubat 2015) yayınlanan “Building Better Secularists”  (Daha İyi Sekülaristler Yaratmak) adlı bir makale gönderdi. Ürkek ve birçok tanım bakımından katılmadığım bir yazı. Ama, bana bir yorum eşiği sağladığı ve kendimi ifade etmemi kolaylaştırdığı için okumanızı rica edeceğim. Katılmadığım yerlere ekleme yapıp kendi düşüncemi yazacağım:

David Brooks

New York Times

Son birkaç yılda, ateist, agnostik veya dini eğilimleri olmayan insanların sayısında keskin bir artış olmuştur. Tüm yetişkinlerin beşte biri ve gençlerin üçte biri bu kategoriye giriyor.

İnanç eksikliği olarak  sekülarizm  daha belirgin ve kendine güvenen hale geldikçe, onun sözcüleri daha ısrarla sekülaristliğin  bir inanç eksikliği olarak görülmemesi,  olumlu bir ahlaki inanç olarak görülmesi konusunda ısrar etmekteler. Pitzer  Kolejinde bir sosyolog olan  Phil Zuckerman, kitabında “Seküler Bir Hayat Yaşamak.” adlı kitabında aynı şeyi söylüyor.

Zuckerman seküler ahlakın bireysel nedenle, bireysel tercih ve bireysel sorumluluk etrafında inşa edildiğini savunuyor. Onlara gökyüzünden bakan bir göz yoktur, neyin doğru neyin yanlış olduğunu gökyüzündeki birinin söylemesini beklemezler, seküler  insanlar kendi akıllarıyla doğru yolu bulurlar.

Ona göre, seküler insanlar  grup halinde düşünmek yerine, özerkliğe değer verirler. Öteki dünya yerine bu dünyaya odaklanırlar. Neden böyle yaptıklarını açıklamakta yetersiz kalabilirler (Özdemir İnce: Neden yetersiz kalsınlar? Doğru değil.) ama başkalarını düşünmek, onlarla empati kurmak altın kuralına bağlı kalmak için ellerinden geleni yaparlar. “Seküler ahlakın başkalarına zarar vermeme ve ihtiyacı olanlara yardım etme ilkesi dışında pek fazla dayanağı yoktur,” diye yazar Zuckerman. (Ö.İnce: Bu kadarı bile yeter!)

Ona göre  seküler insanlar metafizik önyargıları bir kenara atmış,  şimdi huzurlu ve ödüllendirici hayatlarını sürdüren,  önde gelen güler yüzlü, sade insanlardır. Ama ben şu sonuca varmadan edemiyorum: Seküler  yazarlar inançlarını  savunmaya öylesine istekliler ki o inanca göre yaşamak için gerekli mücadeleyi hafife alıyorlar. Sekülarizmi  doğru dürüst yaşamak isteyen birinin   neler yapmak zorunda olduğunu düşünün:

-Seküler  bireyler kendi ahlaki felsefelerini inşa etmek zorunda. Dindar insanlarsa yüzyıllar boyunca evrimleşmiş inançları devralırlar. Özerk  seküler  insanlar kendi bireysel kutsal inançlarını oluşturmak zorundadır. (Ö.İnce: Seküler insanın kendi kutsal inancı olamaz, çünkü sekülerlik bir din değildir. Seküler insanın bir dini olabilir ama sekülerlik bir din değildir).

-Seküler  bireyler kendi cemaatlerini kurmak zorunda. (Ö.İnce: Seküler insan sürü oluşturmaz.) Dinler, bireysel seçim ötesinde insanları birbirbirine bağlayan ritüeller, kutsal uygulamalar ile birlikte gelir. Seküler  insanlarsa kendi cemaatlerini kendileri seçmek ve onları anlamlı hale getirmek zorunda. (Ö.İnce: Seküler insan böyle bir budalalık yaparsa, “sekülarizm” din olur. Oysa her din ve inançtan seküler insan vardır.)

-Seküler  bireyler kendi Sabbathlarını (Kutsal Gün) oluşturmak zorunda. Dindar insanlara dünyevi kaygılarını bırakmaları emredilmiştir. Seküler  insanlarsa manevi konulara dalmak için frene basacakları zamanı kendilerinin saptaması gerekir. (Cuma, Müslümanların; Cumartesi Musevilerin; Pazar ise Hıristiyanların kutlas günü. Salı da sekülerlerin kutsal günü mü olsun yani? Budalalık!)

-Seküler  insanlar kendi ahlaki güdülerini kendileri biçimlemek zorunda. İyi bir insan olmayı istemek yetmez. İnsanın iyi davranması için güçlü bir güdülemeye gereksinimi vardır. Dindar insanları Tanrı sevgisi ve Tanrı’yı memnun etme isteği güdülemektedir. Seküler insanların kendilerini fedakarlık ve hizmet etmeye zorlayacak,  kendilerinin saptayacağı güçlü güdülere ihtiyaçları var. (Ö.İnce: Adalet, Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ve insanlığın temel hak ve özgürlükleri yeter de artar!)

Mesele seküler insanların dindar olması değil. İnsan Tanrı’ya inanır ya da inanmaz. Mesele dindar insanların seküler insanlardan daha iyi olduğu da değildir. Bunun sosyal bilim kanıtlarına ve genel gözlemlere aykırı olmasıdır. Mesele kitle halinde sekülerleşme  çağının milyonlarca insanın sırtına görülmemiş derede ağır ahlaki yükler yüklemesidir. Bu yükü kaldıramayacak insanlar kötülemez ama savrulur. Anlam kaybı yaşarlar, kendi hayatlarında ne olduğunu bilemedikleri bir sıkıcılık bulmaya başlarlar. (Ö.İnce: Saçma! Seküler insan “seküler” olduğu için yeterli ve güçlüdür. Her türlü yükü kaldırabilir!)

Bir başka yük: Geçmişte seküler  inanç,  insanı özerk, akılcı, erdeme giden yolu aklıyla bulabilecek bir yaratık olarak gören 18 yüzyılın aydınlanma ideolojisinin insan algısına dayanıyordu. Son yarım yüzyılda bilişsel bilim bize böyle bir yaratığın olmadığını gösterdi. Biz gerçekten akılcı hayvanlar değiliz; karar alırken duygularımız önemli bir rol oynar, düşüncelerimizin büyük çoğunluğu bilinçsiz düşüncelerdir ve aklımız önyargılarla delik deşik olmuştur. Biz gerçekten özerk değiliz; eylemlerimiz bizim farkında bile olmadığımız yöntemlerle başkaları tarafından şekillendirilir. (Ö.İnce: Sekülarizm nasıl ortaya çıktı ise, aynen devam eder.)

Bana öyle geliyor ki sekülerlik  olumlu bir inanç olacaksa, (Ö.İnce: İnanç değil, inanç olmayacak bir dünya görüşüdür) akılcı doğamızın yalnızca  rasyonel yönlerine hitap edemez. İnananlara din ne yapıyorsa inanmayanlara da sekülerliğin  onu yapması gerekir (Ö.İnce: gerekmez!)– yüksek duygular uyandırmalı, ahlaki davranma tutkusunu güçlendirmeli. Hıristiyanlık sadece empati gibi hafif bir duyguya dayanmaz; hayatın tam ortasına tutkulu ve özverili sevgiyi yerleştirir.Yahudilik, sadece cemaate değer vermez; kutsal bağlarla, yürek tellerini titreten bir seçilmişlik duygusuyla birbirine bağlı bir akid  topluluğuna değer verir. Dinler inananların sadece başkalarına saygı duymalarını istemez; her bir birey Tanrısal ışığı yansıttığı için en yüksek düzeyde saygınlığa sahiptir.

İnsanlarda ahlaksal güdülemeyi yaratacak ve insanları harekete yöneltecek  tek sekülarizm büyülü bir sekülarizmdir, duygusal ilişkileri en başa alan, özerkliği ikinci planda tutan sekülarizmdir. (Ö.İnce: David Brooks kardeşimiz galiba din ve inanç sahibi  bir vatandaş Seküler insan akılcıdır elbette ama duygusuz değildir kesinlikle. Seküler insan için özerklik önde gelmek zorundadır.)

Bence önümüzdeki yıllarda sekülerlik  yüzünü değiştirmek ve daha sıcak ve yakıcı bir hale gelecek, sadece iyilikseverlikle yetinmeyecek, hepimizde var olan manevi itkilere, temiz insan olma, aşkınlık ve kutsanma itkilere cevap verecek. (Ö.İnce: Hiç kendini zorlama David bey, sekülarizm dinselleşmeyecek!)

Sekülerlik, laiklik öyle kolay bir şey değildir. Ama dünyanın huzuru, barışlı geleceği sekülarizmin ya da laikliğin, daha doğrusu laik birez,  laik düzen, laik toplum ve laik devletin yaygınlaşmasına ve güçlenmesine bağlıdır.

***

Dünya nüfusu 7 milyarı geçti 8’e dayandı. Müslümanların sayısı 1,6 milyar yani dünya nüfusunun % 23’ü Müslüman. Demek oluyor ki dünya nüfusunun %77’si Müslüman değil. Müslümanlar, dünyada barış içinde yaşayıp mutlu olmak istiyorlarsa ilkin bu gerçeği bilmeleri ve kabul etmeleri gerekiyor. Müslümanlara göre, son din kendi dinleri, son peygamber kendi peygamberleri, son kutsal kitap kendi kutsal kitapları. Olabilir, ama dünya nüfusunun dörtte üçünden fazlası kendileri gibi düşünmüyor. Müslüman eğer huzur içinde yaşamak istiyorsa bu katı gerçeğe alışmak ve içine sindirmek durumda.

DÜNYA İNANÇ HARİTASI

[ABD’deki Pew Araştırma Merkezi’nin Din ve Kamu Yaşamı Forumu, “2010 Dünyanın En Önemli Dini Gruplarının Büyüklüğü ve Coğrafi Dağılımı” adlı raporunu yayımladı.

230 ülke ve bölgede yapılan anketler ve nüfus kaydı araştırmalarına göre hazırlanan rapora göre dünyada 10 kişiden 8’i bir dini grup içinde yer alıyor. Bu da 2010 yılında 6,9 milyar olan dünya nüfusunun yüzde 84’üne denk düşüyor.

Rapora göre dünyada 2,2 milyar Hıristiyan (yüzde 32), 1,6 milyar Müslüman (yüzde 23), 1 milyar Hindu (yüzde 15), 500 milyon Budist (yüzde 7) ve 14 milyon Yahudi (yüzde 0,2) yaşıyor. Bunlara ek olarak Afrika, Amerika, Asya ve Avustralya’da geleneksel dinlere inanan 400 milyon kişi (yüzde 6) var.

58 milyon kişi (yüzde 1) ise Jainizm, Sihizm, Şintoizm, Taoizm, Tenrikyo ve Zerdüştlük gibi diğer dünya dinlerine inanıyor.

Herhangi bir dini gruba ait olmayanların sayısı ise 1,1 milyar (yüzde 16) olarak belirlendi. Dinsizler, Hıristiyanlar ve Müslümanların ardından en büyük üçüncü grubu oluşturuyor. Bu grupta Tanrı’ya ya da evrensel bir ruha inanan, ancak kendisini belirli herhangi bir dini grubun üyesi olarak tanımlamayan kişiler de yer alıyor.

Dini grupların coğrafi dağılımına bakıldığında Asya-Pasifik bölgesinde toplanan Hindular ve Budistler, yüzde 99 ile başta geliyor.

Dünya nüfusunun yüzde 58,8’inin Asya-Pasifik, 11,9’unun Sahra-altı Afrika bölgesi, yüzde 10,8’inin Avrupa, yüzde 8,6’sının Latin Amerika, yüzde 5’inin Kuzey Amerika ve yüzde 4,9’unun da Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yaşadığına işaret eden rapora göre geleneksel dinlerin yüzde 90’ı ile diğer dünya dinlerinin yüzde 89’u da Asya-Pasifik bölgesinde yaşıyor.

Herhangi bir dini gruba üye olmayanların üçte biri de (yüzde 76) Asya-Pasifik bölgesinde yer alıyor. Sadece Çin’de 700 milyon dinsiz bulunuyor.

Asya-Pasifik bölgesi, Müslüman nüfusun yüzde 62’sine de ev sahipliği yapıyor. Müslümanların yüzde 20’si Ortadoğu ve Kuzey Amerika’da, yüzde 16’sı ise Sahra-altı Afrika bölgesinde yaşıyor. Avrupa’daki Müslüman nüfusu ise sadece yüzde 2.

Hıristiyanlar ve Yahudilerin dünyanın dört bir yanına dağıldığını gözler önüne seren rapora göre Hıristiyanların yüzde 26’sı Avrupa, yüzde 24’ü Latin Amerika ve Karayipler, yüzde 24’ü Sahra-altı Afrika bölgesinde yaşıyor. Kuzey Amerika’daki Hristiyan nüfusu ise yüzde 20.

Yahudilerin neredeyse yarısı (yüzde 44) Kuzey Amerika’da ikamet ederken diğer yarısı da (yüzde 41) İsrail’de yaşıyor.

Rapor, dini grupları toplum içinde azınlık olarak mı, yoksa çoğunluk olarak mı yaşadıklarına göre de sınıflıyor.

Dini grup üyelerinin yüzde 73’ünün yaşadıkları toplum içinde çoğunluğu oluşturduğuna dikkat çeken rapor, kalan yüzde 27’nin ise azınlık olarak yaşadığını gösteriyor.

Pew Araştırma Merkezi yetkilileri, bu ayrımın sadece büyük dini gruplara göre yapıldığını, rakamlara Sünni nüfusun çoğunlukta olduğu ülkelerdeki Şiiler ya da Protestanların çoğunlukta olduğu ülkelerdeki Katolikler gibi alt grupların dahil edilmediğini açıkladı.

Hinduların yüzde 97’si, Hindistan, Morityus ve Nepal’de, Hıristiyanların yüzde 87’si ise Hristiyanların çoğunlukta olduğu 157 ülkede yaşıyor.

Müslümanların yüzde 73’ü de yaşadıkları ülkelerde çoğunluğu oluşturuyor. Müslümanların çoğunlukta olduğu 49 ülkenin 19’u, Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgelerinde yer alıyor.

Herhangi bir dini gruba üye olmayanların yüzde 71’i de 6 ülkede (Çin, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Hong Kong, Japonya ve Kuzey Afrika’da) çoğunluk olarak yaşıyor.

Budizm’in yanı sıra geleneksel dinlerle diğer dünya dinlerinin üyeleri, en büyük azınlık grupları oldu. Budistlerin yüzde 72’si yaşandıkları toplumda azınlıkken yüzde 28’i, Budistlerin çoğunlukta olduğu Bhutan, Myanmar, Kamboçya, Laos, Moğolistan, Sri Lanka ve Tayland’da yaşıyor.

Yahudilerin yüzde 41’i İsrail’de mutlak çoğunluk olarak yaşarken, yüzde 59’u azınlık olarak diğer ülkelere dağılmış.]

***

Burada duralım ve şu soruyu soralım:

BÖYLE BİR DÜNYADA MÜSLÜMAN NE YAPMALI?

Laik ya da seküler bir dünyada yaşamak istemeyen Müslüman bütün dünyanın kendisine uymasını istiyor ve  laik, seküler ve çağının çağdaşı bir toplum düzeninde kendi şeriatını uygulamaktan başka bir şey düşünmüyor  ve kendi koşullarını dünyaya dayatıyor ya da bunu istiyor.

Bu bencil inat onun hâlâ  (fiilen ya da zihniyet olarak) aşiret ve ümmet düzeninde yaşıyor olmasından kaynaklanıyor. Aşiret ve ümmet, özgür birey ve özgür düşüncenin en büyük düşmanıdır.

Çoğunlukta yaşadığı ülkelerdeki zihniyet ve davranış dünyasını bir yana bırakalım, ama azınlıkta olduğu ya da göçmen ya da konuk olarak bulunduğu ülkelerde bile kendi dinsel yasalarını uygulamak istiyor. Geçmişi taklit ediyor, geçmişe ait düşünce ve yorumları tekrarlıyor. Tam anlamıyla bir panik, red ve intikam çıkmazında yaşıyor.

Oysa yapması gereken çok basit: Bu dünyada sadece kendisinin yaşamadığını, kendisinin azınlıkta olduğunu anlaması. Bir kez daha hatırlayalım: Bu dünyada, 2010 verilerine göre, 2,2 milyar Hıristiyan (yüzde 32), 1,6 milyar Müslüman (yüzde 23), 1 milyar Hindu (yüzde 15), 500 milyon Budist (yüzde 7) ve 14 milyon Yahudi (yüzde 0,2) yaşıyor. Bunlara ek olarak Afrika, Amerika, Asya ve Avustralya’da geleneksel dinlere inanan 400 milyon kişi (yüzde 6) var.

58 milyon kişi (yüzde 1) ise Jainizm, Sihizm, Şintoizm, Taoizm, Tenrikyo ve Zerdüştlük gibi diğer dünya dinlerine inanıyor.

Herhangi bir dini gruba ait olmayanların sayısı ise 1,1 milyar (yüzde 16) olarak belirlendi. Hıristiyanlar ve Müslümanların ardından en büyük üçüncü grubu dinsizler oluşturuyor. Bu grupta Tanrı’ya ya da evrensel bir ruha inanan, ancak kendisini belirli herhangi bir dini grubun üyesi olarak tanımlamayan kişiler de yer alıyor.

Müslüman bunu iyice belledikten sonra bir adım daha atıp şunu da düşünecek: Hıristiyanların yüzde yüze yakın bölümü laik bir toplumda, toplumlarda yaşıyor.  Hindu, Budist, Şintoist, Taoist toplumların tamamı laik düzende yaşıyor. Buna sayısı 1,1 milyar (%16) olan ateist ve dinsizleri de ekleyin… Buna Müslüman olup da laik düzeni tercih eden ama bu tercihini açıklamaktan çekinen  insanları da ekleyin… Geriye %20 dolaylarında Müslüman kalır, ki bunların büyük bir çoğunluğu da, korkutulmazsa, özgür bırakılırsa, laik ve demokratik bir dünyada yaşamayı seçer. Bu bağlamda, en büyük tehlike ve baskı mahalleden, aşiretten ve ümmetten kaynaklanıyor.

Batı’nın meşruti krallıklarında (Birleşik Krallıklar, İspanya, Yunanistan, İsveç, Norveç, Holanda, Danimarka) insanlar laik ve demokratik bir toplumda yaşamakta. Demek ki bu ülkelerde, monarşilere,  hanedanlara karşın bir demokratik ve parlamenter bir rejim var. Müslümanın bunu da görmesi gerek.

Ama gelin ve görün ki Müslüman dünyanın ulema ve ilmiye sınıfını oluşturan ve felsefe bilmeyen ilahiyatçılarının herhangi bir ayetin yorumunda bile uzlaşmaları mümkün değil. Geçenlerde bunun örneğini Haber Türk televizyonunda gördüm. Güya “Prof.DR.” olanzevat neredeyse birbirlerini boğazlayacaklardı. Özgür ve bireysel düşünce söz konusu olunca, sanki, Müslüman bir başka Müslümana katlanamıyor. Bu trajik bir durum!

İslamcının gözünde “İslâmî devlet mutlak “tevhit” (Tanrı birliğine inanç), Kitap ve Sünnet’e dayanır. Demokrasi denen halk yönetiminin Islâmî devletle en küçük bir ilişkisi bile olamaz. İslamlık’ta “Emr bi’l-ma’ruf neyh ani’l-münker” ilkesine göre “müminlerin emir”ine mutlak itaat her müslümanın üzerine farzdır. Onun yetkilerini  şarta bağlamak ya da demokraside olduğu gibi tümden kaldırmak bütün İslâm şeriatını kaldırmak demektir.

İslâm devletinde bütün Müslümanlar Muhammed’in ümmeti, din kardeşi oldukları için devletin temeli “hakkaniyet-i şahsiye” (kişisel hak gözetirlik) ilkesine dayanır; kişisel olmayan bir anayasa hukukuna dayanmaz. Islâmlık’ın ilkesinde her inananın yerini Tanrı takdir etmiştir. Onların her birine bir ödev yüklemiştir. İslâm devletinde her kişinin kendine verilen makamı ve mertebeyi bilmesi farzdır. Kimse kendine takdir edilenin “hadd”ini (sınırını) aşmaya, “şart” koşmaya kalkışamaz. Üstündekilere mutlak olarak boyun eğer, onlarla yanşmaya girişmez. Ancak böyle bir rejimde, Tann’nın hikmetinin, Peygamber’in şeriatının, aklî hadislerin buyurduğu mertebeler silsilesiyle dünya nizamı kurulabilir; devlet ancak bu yoldan mutluluğa kavuşabilir. Bu düzende, bütün başkanlıklar, en üstün tek başkanın emrine bağlıdır. O, Allah’ın kullarının erişemeyeceği bir mertebedeki makamdadır. Bu makamda oturan hükümdar, şeriatın emrettiği üstünlükleri taşır. Adalet içinde hükmettiği sürece Tanrı onu o makamda korur.” (Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, s. 324-325)

Müslüman dünyada, Suudi Arabistan dışında, yukarıda betimlenen İslami devletle yönetilen bir ülke yok. Arap dünyasında bu devletin şu ya da bu oranda izleri var, yaşıyor olabilir. Ama böyle bir devletin 21.yüzyılda yaşaması mümkün değil. Değil ama kurmak isteyen çılgınlar eksik değil. Türkiye’de bile.

Türkiye’de İslamcıların nefret ettikleri 1923-1950 döneminde bile, Müslümanlar kendi özel hayatlarında İslamı yaşadılar, ancak inançlarını kamusal alana taşıyıp bu alana egemen olma güçlerinden yoksun kaldılar. Tek parti döneminde zulme uğradıklarını bu nedenle ileri sürerler. Kamusal alanda herkese kendi inancını zorla kabul ettirmek gücünden yoksun kalmayı zulüm saydılar. Laik ve demokratik bir düzende yaşamayı öğrenmeleri ve kabul etmeleri gerekiyordu.

Kamuoyu yoklamalarına göre Türkiye nüfusunun %75’i laik ve demokratik düzene gönül vermiş durumda ama seçimlerde bu oran sandıktan % 50 olarak çıkıyor. Bunda büyük bir sorun yok!

Sorun şurada:AKP ve yandaşları ne zaman laik, demokratik ve çağının çağdaşı bir görüş ve istekle karşılaşsalar İslami hassayisetlerinden ve duyarlıklarından söz ediyorlar. Sanki, kendilerinden başkalarının hassasiyet ve duyarlık bölge ve alanları yokmuş gibi. Herkesin böylesine alan ve bölgeleri var. Kimsenin bir başkasının gölgesine basmaması için kamusal alanın nötr ve steril olması, yani çağının çağdaşı, yani seküler, yani laik olması gerekir. Buna da “hayır”, “istemezük” diyorlar. Ama kamusal alanda barışın egemen olması için herkesin (Müslümanın, Hıristiyanın, Musevinin, Ateistin, vb.) kendi değerler sisteminden vazgeçmesi gerekiyor. Bu gerekliliği, bu gerekirliği İslamcıdan ve AKP’den başka herkes kabul ediyor.

Ve bu kabul onları Anayasa’ya yasalara, başkalarının özgürlük, duyarlık ve demokratik değerler sistemiyle karşı karşıya getiriyor. Bu durum, kendileri, Türkiye ve bütün dünya için son derece tehlikeli. Barış içinde birlikte yaşamaları artık mümkün değil!

Bir ricam var: Yukarıda yer alan, Niyazi Berkes’den alıntıladığım satırları bir kez daha okuyun. Başkan olmak isteyen Başyüce R.T.Erdoğan’ın başlıca amaç ve tutkusu  “Emr bi’l-ma’ruf neyh ani’l-münker” yani “müminlerin emir”i olmak değil mi?

ÖZDEMİR İNCE

9 Şubat 2015

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“KARİZMAYI KERİZMATİKLER YARATIR” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.