KASTANİA VE HALK OZANI YANNİS RİTSOS[i]

Şiirin şiir onuruna sahip olduğu çağlarda, ozanın ilkin bir büyücü, bir haberci, daha sonra da bir toplum sözcüsü olarak sağlam ve yadsınmaz bir yeri vardı; yani şiir bir toplumsal olguydu ve toplumun, yaşama süreci içinde, çeşitli dirimsel nedenlerle şiire gereksinimi vardı: tarımsal mevsimin verimli geçmesi, kuraklığın sona ermesi, düşman zulmüne karşı direnme umudu vb. Toplumun yapısı ve değer ölçüleri, şiirle toplum, şiirle birey arasında yalıtkan bir doku hazırlamamıştı henüz ve şiirin birleştirici duyarlığı, toplum ve bireyin varoluş olanaklarından biriydi.Daha sonra, şiirin ve ozanın özel konumu, ticari ve sınai kapitalizmin gelişmesiyle birlikte, toplumu oluşturan ve yöneten güçlerin özüyle çelişti, giderek şiir toplumsal bir olgu olmak önceliğini yitirmeye başladı. Sonuç olarak, özellikle gelişmiş Batı toplumlarında adım adım gerileyen şiir, çok dar bir çevrenin içine sıkışıp kaldı, boğuldu ve küçük bir uzmanlar topluluğunun ilgi duyduğu yazınsal bir alan durumuna indirgendi ve ozan da kendisine ayrılan toplumsal payla yetinmek zorunda kaldı: böylece, geçmişte tek tük görülen ‘lanetlenmiş ozan’  tipi bir çeşit genellik kazandı.

Biraz önce, şiirin küçük bir uzmanlar topluluğunun ilgi duyduğu yazınsal bir alan durumuna indirgendiğim söylemiştim. Bir olgu için uzmanlara konu olmak kara yazgısı onun toplumsal olmak niteliğini belli bir oranda yitirdiğinin en kesin kanıtıdır. Bunun tanıtlayıcı örneklerini, özellikle son elli yıl içinde Batı şiirinde bol bol görüyoruz. Ama, bu süre içinde, kendi anavatanlarında şiiri boğan kapitalizm, ezdiği, horladığı, sömürdüğü, insan onurunu paramparça ettiği başka ülkelerde yepyeni bir şiirin doğumuna tanık oldu: Çağdaş, gerçek, ulusal-evrensel, sürekli direnmenin ve insan onurunu savunmanın şiiri, sözü şiire dönüştüren acı mayayla mayalandı ve bunun sonucu olarak da toplumsal olgu olmak niteliğini yeniden kazandı, ozan sözcülük ya da yalvaçlıkla nitelendirebileceğimiz toplumsal görevinin yükümlülüklerini zorunlu olarak yerine getirmeye başladı. Çünkü ozan, yalnız kendi adına değil, aynı zamanda halkı ve giderek bütün insanlar adına konuşma hakkını, ancak onlarla birlikte acı çekerse, onlarla birlikte omuz omuza savaşırsa, kendini onlara ve gerekirse onlara rağmen adayabilirse kazanabilir; insanlar, kendi acılarının, düşlerinin şiirsel olarak somutlanmasında olağanüstü olgular bulurlar, bir gerçeğe bağlanır gibi bağlanırlar ona, onunla özdeşleşirler.

Selanik. Üniversite tepesindeki Ahepans Hastanesi. Sevgili Lambrakis burada ölümle boğuşmaktadır. (…) Gece iner ve hastane çimenleri üzerine oturmuş Yunan gençleri yavaş yavaş Yannis Ritsos’un Kitabe‘sini yani Epitaphios‘unu, Mikis Theodorakis’in bestesiyle söylemeye başlar. Bu bir ayindir ve çağdaş Yunan tarihinde kaç kez yaşanmıştır. Bu örnekte de görüldüğü gibi, şiirin işlevini gerçekleştirmesi için, ilkel çağlarda olduğu gibi ortak bilincin ürünü ve bu bilincin iletişim aracı olması ve ona seslenmesi başlıca koşuldur: Şiir fabrika bacalarından tütecek, tozlu sokaklarda yelle savrulacak, okul sıralarına dirseğini dayayacak, ölümcül bir hastanın başucunda geceleyecek, sevi- şenlerin dudaklarında ıslanacak, devrimcinin yüreğinde mayalanıp kavgasında çoğalacak, zalime ve kötüye can düşmanı olacak, insanın varlığına karşı olan ne varsa ona başkaldıracak! İşte bu yüzden, yirminci yüzyılın son yarısında şiir Güney Amerika’da, Afrika’da, Güney¬Doğu Asya’da, Yunanistan, İspanya ve Türkiye’de altın çağını yaşamaktadır: çünkü buralarda şiirin acı, umut, başkaldırı ve devrimle, kısacası ‘insanla soylu bağlantıları vardır ve bu şiirin mayası büyü, mucize, gerçek ve devrimle karılmıştır. Bu ülkelerin ozanları halklarının gözü, kulağı ve dilidir. O, artık sadece ozan değil, ilerici-devrimci-öğretmen-ozan’dır! Yeni bir mitosun başlangıcı! Şili’de Pablo Neruda, Ispanya’da Lorca ve Alberti, Küba’da Nicolas Guillen, Türkiye’ de Nâzım Hikmet ve Yunanistan’da Yannis Ritsos; insanın yüzüne kan getiren, yüreğini ısıtan ozanlar.

Kastania[ii] önümde bir ders metni gibi açık duruyor, ondan kendi payıma ve izin verirlerse ülkemin genç ozanları adına birkaç yararlı ders çıkartmaya çalışacağım:

Yukarda, tıpkı yarın gibi, kurşuna dizdiler kırkını.

Yirmi yıl geçti. Kimse ağzına almadı adlarını.

Anlıyorsun hayatımızı. Her yıl,

böyle bir gün, titrek kavakların altında buluruz

kırık bir kiremit, iki sönmüş kömür, bir parça günnük,

bir sepet üzüm, bir balmumu

siyah fitilli. Biraz yanmış, rüzgâr hemen söndürmüş.

İşte bu yüzden, akşam vakti, eski ikonalar gibi

oturur kapı eşiklerine yaşlı kadınlar,

işte bu yüzden çabucak irileşti çocuklarımızın gözleri,

bu yüzden başka yere bakarmış gibi yapıyor köpeklerimiz

geçerken jandarmalar.

RİTSOS 2
RİTSOS, PALEO KARLOVASSİ DENİZ KIYISINDA GENÇLERIN YAPTIĞI KOLTUĞU NDA (1970/ler).

Bir simge, şiirsel, öğretici bir simge benim için Kastania, aynı zamanda ortak bilincin simgesi; insanın eli ve ruhu var bu şiirde.

Yukarıda adını andığım ülkelerde, toplumsal içerikli şiirin kendi dinamiği içinde taşıdığı büyük bir tehlike var: Gönüllü ve savgüden (engagé) şiirin başlıca  aşil topuğu bildiri ve el ilanı ile karıştırılması, özellikle genç ozanlar tarafından karıştırılması; toplumsal ve politik tutkuların bir estetik yapı içinde şiir -bu tutkulardan kaynaklanmasına karşın onlardan bağımsız- bir şiir düzeyine çıkarılamaması. Şiiri bildiri ve el ilanı düzeyinde kavrayan ozanlara Kastania‘yı ev ödevi olarak vermek isterdim. Öte yandan, şiiri bir toplumsal olgu olarak değil de, sadece sözcüklerin serüveni gibi görenlere bir sözüm yok; kendi yazgılarını yaşayabilirler.

Nedir Kastania?[1]  Ne diyor? (Bu yazı daha çok Türk okurları düşünülerek yazıldığı için bu ayrıntılara girmek gereksinimini duyuyorum.) İsterseniz, şiirde bir dil türevi, bir imgesel dil olarak metinden yansıyan öyküyü yeniden üretelim:

Ozan, “Yirmi yıl geçti” diyor. Demek ki kırk kişi yirmi yıl önce kurşuna dizilmiş, 1945-1950 yılları arasındaki bir tarihte. Bir toplumun dönüşüm sancısı çektiği bir dönemde. Bu noktadan hareket ederek ve bu bakış açısı içinde coğrafi alanımızı genişletebiliriz: İçsavaşlar, yerli ve işgalci faşizm, bu tür olayların çoğu zaman sahneye koyucusu olmuş, ilerici ve devrimciler çoğu kez sırtları duvara, yüzleri namlulara dönük durmuşlardır: İspanya’da, Şili’de, Endonezya’da, Vietnam’da, Polonya’da, Yunanistan’da. Bundan tam 58 yıl önce, on beş Türk devrimci-ilericisi, Mustafa Suphi ve arkadaşları, Türk ulusunun kapitalizm ve emperyalizme karşı yaptığı savaşa katkıda bulunmak üzere yurda dönerken Karadeniz’de boğularak, kurşunlanarak öldürülmüşlerdir. Demek ki Kastania[iii] yerel, ulusal olduğu kadar, evrensel bir simge de olabilir.

Ozan, şiiri sanki bir film gibi düşünmüş: “Yirmi yıl geçti” dedikten sonra ‘kesme’ (cutting) yapıyor, anlatıcı- betimleyici, daha doğrusu belgeselci bir ozanın belki de binlerce dizeyle çizebileceği bir sahneyi bir tek dizede özetliyor, ne tetiği çeken faşist parmağın acımasızlığı, ne o parmağın gözlerinin sadik parıltıları, ne de sırtı duvara, yüzü namlulara (belki de tersi) dönük olanların o anda yaşadıkları binlerce duygu ve düşünce tufanı. Artık adları anılmasa bile, ‘kesme’den sonra zihinsel kameramız çekecek, gönül gözümüz görecek, yüreğimiz duyacak; çünkü artık, ortak kültürün içinde yeralan bir gerçek bu. Söylenmeyen alanların yakıcı şiiri! “Yirmi yıl geçti”den başlayan kronolojik boşluk, ozanın okura olan güveninin de tanığı; söylenmeyen alanın şiirini okurun yeniden üreteceğini biliyor.

‘Her yıl’la başlayıp süren dizeler, halkın binlerce yıllık, belgeci-anlatıcı şiir anlayışının, şiirsel patlamayı sağlamak için, ortak kültürün verileriyle dayanışmasının ürünü: ‘kırık bir kiremit’, ‘iki sönmüş kömür’, ‘bir parça günnük, ‘bir sepet üzüm ’ eğer halkın duygusal ve şiirsel belleği olmasaydı, birer basit belgesel görüntü düzeyinde kalabilirdi, ama duygusal dinamizm bu basit gibi görünen gözlemleri birdenbire somut bir acıya dönüştürüyor ve gündelik dilin olanak ve öğeleri, şiirsel söylem içinde, zihinsel ve şiirsel düzeylerine erişiyor. Burada olağanüstü bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz: sanki hiçbir imgesel gücü yokmuş gibi görünen saptamalar, bin voltluk elektrik akımı gibi çarpıyor insanı; çünkü ozan, halkın görenek ve geleneklerinden yararlanarak ve hiçbir yorum yapmaksızın, duygu ve düşüncenin neredeyse son sınırına yaklaşmıştır. Çünkü kavak, kiremit, sönmüş kömür, günnük ve balmumunun okurun zihninde töresel, ritüel bir anlamı ve şiirsel gizilgücü vardır: Mucize, olağanüstü ve şiir bizzat hayatın kendisidir, gündelik yaşamın görünmeyen çağlayanındadır; mumla rüzgârın eylemlerini dile getiren yüklemlerde kullanılan, tekrar ve sürekliliği simgeleyen şimdiki zaman hikâyesi (imparfait), şiirsel gizilgüce, yaşamı simgeleyerek katkıda bulunan kullanım olarak dikkati çekmektedir. Çünkü insanı her şeye karşın ayakta tutan ve yaşamı sürdüren dirimsel, duygusal direnme güdüsünde müthiş bir şiirsel güç vardır!                                                                              T. S. Eliot, Hamlet üzerine denemesinde, nesnel bağlılaşıkla (objective correlative) ilgili olarak şunları yazıyor: “Heyecanı sanat biçiminde dile getirmenin tek yolu, ona nesnel bir karşılık (nesnel bağlılaşık) bulmaktır. Başka bir deyimle, o belirli heyecanın örneği olabilecek bir nesneler dizisi, bir konum, bir olaylar zinciri bulmaktır. Öyle ki, duygusal yaşantının içine girmeyen o dış gerçeklerin verilmesiyle heyecan hemen uyandırılmış olsun[iv]“.

Kastania’da nesnel bağlılaşım kuramının uygulanmış olması söz konusu mudur? Bir bakıma, evet. Ancak, burada bizim anladığımız, Fransız sembolistlerinin anladığı anlamda bir nesnel bağlılaşım değil; yani, şiirin doğrudan doğruya heyecanı dile getirmemesi, fakat şiir duyarlığını uyandırması. Kastania’da bu durum söz konusu değil, daha doğrusu, ‘mum, üzüm, kömür, balmumu’ birer simge değildir, sahip oldukları şiirsel gizilgücün simgeyle ilişkisi yoktur; onlar kendileri olan nesnelerdir, hayatın bir parçasıdırlar ve yaşamla somut ilişkileri vardır. Örneğin, Türkçe’de beyaz peynir ve kavun hemen ‘rakı’yı akla getirir. Bu kadar basit olmasa da, söz konusu olan, böyle bir şey; ama kesinlikle mekanik bir çağrışım değil. Çünkü, ozanın olduğu kadar okurun da -ya da tersi- yaşantısında sözlerle, eylemlerle, durumlarla yakın ilgisi vardır duyguların, daha doğrusu nesne- duyguların. Bu duygular, yaratma ve aynı zamanda anlama sırasında, temel heyecanın çevresinde toplanırlar, yürekle kafa arasındaki bağ, duyguların ilgili olduğu nesnelerin aracılığıyla sağlanır. Ozanın kafa ve yüreğinde birikmiş olan nesne-duygu ve düşüncelerinin aynı dalga uzunluğunda ses veren benzerleri okur-halk yığınında da hazırlanmışsa, şiir binlerce megatonluk bir tomurcuk gibi patlar, tıpkı Kastania-okur ilişkisinde olduğu gibi; yoksa, tek başına bir sepet üzümün, sönmüş mumun, üç dört kömürün şiirsel yükü nedir ki!

 

Falitsa & Ritsos & Eri (Elefteria)
Ritsos, karısı Falitsa ve kızı Ery (Elefteria) ile

Kastania‘nın Türkçesini okuyup dinleyenlerin en çok etkilendikleri bölüm son üç dize. Bunun nedeni bence, nesnel bağlılaşımın doruk örnekleri olmalarının yanı sıra, okurla sözcükler arasında somut bir yer değiştirmeye, bir özdeşleşmeye olanak sağlamaları. Bu üç dizenin sonunda soracağımız üç ‘niçin’ ve ‘neden’ sorusuna alacağımız yanıt, olaylar zincirini yeniden yaratarak, doğrudan doğruya anlatımın asla erişemeyeceği bir duygu ve düşünce yükü oluşturuyor. Ritsos eğer Kastania öyküsünü kronolojik ve betimleyici bir teknikle anlatsaydı, şiir başladığı yerde bitmiş olurdu, çünkü okurun şiire katılma olanağını elinden almış olurdu. Oysa Kastania metnine uyguladığı yöntemle şiir bütün yan çağrışımlarla birlikte sarmal (helezonik) bir süreç içinde nesnel bağlılaşıklarını buluyor: unutmamak, sevmek ve saygı duymak.

Kastania‘dan bir genç ozanın çıkartacağı ders şu olmalı: eğer ozan, bireyci oyalanmaların ya da el ilanlarının şiirini yazmak istemiyorsa, kendini ‘biz’ içinde silmeli, dizeleri halkın yüreğindeki anonim şiir sesinin halkasına takılmak, imgelerin ortak zihinde kesinlikle bir bağlılaşığı olmalıdır. Yani şiiri çarpıcı imge ya da yadsınmaz bilimsel doğrularla belli bir kalıbın içine sıkıştıran anlayış değil, ortak şiir hâzinesini kışkırtan, şiirin arı kovanına çomak sokan anlayış: yukarıdan bakmayan, alçakgönüllü bir şiir, bir ozan! Bizim ülkemizde, bizim gibi ülkelerde, çağdaş şiirin en önemli sıfatlarının bunlar olması gerekir.

Ritsos’un Kastania‘da ve genellikle bu tür kısa şiirerinde çok ilginç bir tutumu var: sanki Homeros destanı okuyan bir ozan; ama dinleyicilerini etkilemek için jest, mimik ve efektlerden yararlanmıyor; tek aracı sözcükler. Dinleyici ile şiir arasındaki kimya bu alanda oluşuyor. Belki yanılıyorum, ama olsun, ben hep şöyle tasarlıyorum Ritsos’u: gezginci bir halk ozanı gibi. ‘Halk ozanı’ diyorum, çünkü halk ozanı, halkların şiirsel töresinde, halkın gözü, kulağı, ortak vicdanı ve dilidir; bir yansıtıcı, bir bilinçlendirici habercidir: güncel haberleri verirken, geçmişi anarken, estetik bir bağlam içinde, dinleyicilerini toplumsal bilincinin uyanmasını sağlar. Söylediklerinin hepsi yeni, bilinmedik gerçekler olmayabilir, dinleyici bunu bilse de bir estetik esrime içinde kendini aşmak, yenilenmek, geçmişle ilişkilerini canlı tutmak gereksinimi içindedir. Halk ozanı, geçmişin iletişimcisidir, pek ender yorum yapar, halkın oluşturduğu duygu ve düşünceyi ona geri verir. İnsanların manevi önderidir ozan! Ritsos bu savı bütün yaşamı boyunca davranışlarıyla doğruladığı gibi, 1970 yılında, Başbakan Pattakos’un, “Siz bir ozansınız. Neden politikaya karışıyorsunuz?” sorusuna, “Bir ozan ülkesinin başta gelen vatandaşıdır ve salt bu nedenle ülkesinin politikasıyla ilgilenmekle yükümlüdür” karşılığını verirken, bir insanlık dersi olacak düzeyde de vurgulamıştır.

‘İşte bu yüzden’, bizim de ozanımızdır, bizim de öğretmenimizdir Yannis Ritsos. Türk okurunun onunla Türk dilinde tanışmasının 8-10 yıllık geçmişe dayanmasına, ilk kitabının 1974, ikinci kitabının 1978 yılında yayınlanmasına karşın yüreğimizdeki onurlu yeri Nâzım Hikmet’in yanındadır.

(Türkiye Yazıları Dergisi, Mayıs 1979)

 

KASTANİA VE HALK OZANI  YANNİS RİTSOS[i] 2
RİTSOS’UN MONEMVASSİDA’DAKİ (MORA) BABA EVİ

[i] [i] Bu yazı, Yannis Ritsos’un 70. doğum yıldönümünde, 1 Mayıs 1979 günü yayınlanan Armağan kitabı için, Kedros Yaymevi’nin (Atina) isteği üzerine hazırlanmıştır.                                                                                  Özdemir İnce, Şiir ve Gerçeklik, 1.Baskı: Broy Yayınları, 1985; 4.Baskı: İmge Yayınları, 2011, S.249.

 

[ii] [ii] Yannis Ritsos, Şiirler, Çevirenler: Özdemir İnce – Herkûl Millas – loanna Kuçuradi, Varlık Yayınları, 2000, s. 247.                                                                                                                                                                              Yannis Ritsos, Her Zaman En başta Özgürlük,  Çevirenler: Özdemir İnce – Herkûl Millas – loanna Kuçuradi, Kırmızı Yayınları, 2009, S.268

 

[iii] [iii] Kastania, Samos (Sisam) Adasında bir dağ köyü.

 

[iv] T. S. Eliot, Denemeler, çeviren. Akşit Göktürk, De Yayınevi, 1961, s. 54. / Önemli not: Rahmetli Akşit Göktürk bu gençlik dönemi çevirisinde, T. S. Eliot’un ileri sürdüğü, çok önemli ‘objective carrelative’  kavramını çok yanlış bir yorumla ‘nesnel karşılık’ olarak çevirmiş ve bu yanlış yorum, ülkemiz şiir çevrelerinde, şiirsel imgenin, şiirsel düşüncenin nesnel dünyada bire bir karşılığı olması gerekir gibi çok ağır bir yanılgıya yol açmıştır. Buna karşılık, aynı yazıyı çeviren Halit Çakır (T. S. Eliot, Denemeler, Remzi Kitabevi, 1988, s. 73) bu kavramı ‘nesnel bağlılaşım’ olarak çevirmiştir. Çeviri doğrudur, çünkü kavram bir karşılık’\ değil bir ilişkiyi içermektedir. (29 Ekim 1995,Ö.İnce)