KENDİ SÜTÜNÜ İÇEN İNEK (2)

ABDULLAH  ÖCALAN’I  NE YAPMALI ?

İsterseniz bir tür fantezi olarak da kabul edebilirsiniz. Uzun süredir düşünüyorum : Abdullah Öcalan, İmralı’da konuk değil de Avrupa ve dünyada gezgin olsaydı daha çok zararlı olabilir miydi ? Bence olamazdı. Çünkü İmralı’yı genel karargah olarak kullanan bir baş kumandan gibi davranıyor. PKK’nın klonlanmış hali olan Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP’nin) toplantılarına mesajlar, seçim taktikleri gönderiyor.

Avukatları lepiska perçemlerinden saç örneği alıp Evropa’ya tahlile gönderiyorlar. Göndermekle kalmayıp, DTP’nin amazon eşbaşkanı “Saçının kılına halel gelirse, Türkiye’nin altını üstüne getiririz” gibilerinden  tehditler savuruyor.

KOMKAR (Kürdistan Dernekleri Birliği), “DTP Diyarbakır il başkanı Hilmi Aydoğdu’nun yanındayız. / Yurtdışında kurulmuş Kürdistanlı bir örgüt olarak, uluslararası kurum ve kuruluşlarla Batılı devletleri, Kürtlere yönelik politikaları değiştirme konusunda Türk devletine baskı yapmaya ve demokratik Kürt hareketiyle dayanışma içinde olmaya davet ediyoruz” diye bildiri yayınlıyor.

DTP yani klonlanmış PKK, demek ki demokratik mücadele yapıyormuş.

KOMJIN adlı bir başka dernek de kadınlar adına konuşuyor : “Ülkesi işgal edilmiş, Ulusal haklarından yoksun bırakılmış, Cinsel kimliği baskı altına alınmış Kürt kadınlarının sesine kulak verin. / Türkiye’de başlık, berdel, namus cinayetleri hala devam ediyor. / Türk devleti son yıllarda, çocuklarına Kürt dilini ve kültürünü aktaran Kürt kadınlarını hedefine almış bulunuyor. Kürt kızlarına okuma-yazma, kadınlara meslek öğretme bahanesiyle, geniş çaplı bir asimilasyon projesini yürürlüğe koymuş bulunuyor. Kürt nüfusun, Türk nüfusunu geçmesini engellemek için Kürt kadınlara yönelik kısırlaştırma çalışmaları sürüyor.”

İşte size Kürt milliyetçiliğinin gündelik zırvalarından iki örnek. Namus cinayetlerini sanki   Kürt ailelere taşeronluk (!) eden Türk erkekleri işliyor. Töre cinayetlerinin adını ağızlarına bile almıyorlar. Kedinin pisliğini örttüğü gibi. Vatandaşı oldukları devletin resmi dilini öğrenmemek için direniyorlar, hemcinslerinin okuma-yazma öğrenmesine karşı çıkıyorlar.

AB ülkelerinde yuvalanan Kürt milliyetçiliği fesadı giderek Ermeni  fesadına benziyor.

Rahmetli Ecevit, vefatından önce, ABD’nin Abdullah Öcalan’ı Kenya’dan alıp kendisine neden teslim ettiğini anlamadığını söylüyordu. Avrupa Birliği, Türkiye’nin,  Abdullah Öcalan baş kumandanlık görevini yaparken güvenliğine bekçilik yapmasını istiyor. Üstelik AB Türkiye’nin bekçiliğini de beğenmiyor. Bence, Türkiye af çıkarmadan, herhangi bir ihale açmadan, hükümlü Abdullah Öcalan’ı Avrupa Birliği’ne teslim etmeli. Böylece, AB’nin gözetimi altında Kürt kadınlarını “kendileştirsin”, Talabani ve  Barzani ile kozlarını paylaşsın. Türkiye onun İmralı’da olmasından çok daha rahat eder.  AB’nin Avrupa Komisyonu’na başkanlık eden üye devlet başkanlık döneminde Öcalan’ı da resmen konuk eder ve sonra yeni başkanın ülkesine devreder. Masrafları Brüksel’deki Komisyon öder.

Size fantezi gibi gelebilir. Ama, belayı  paylaştırarak savuşturmanın  en etkili yolu bu !

(Hürrıyet,10 MART 2007)

 VARSAYALIM Kİ  PKK  KAZANDI

Türkiye’nin yönetim biçimini beğenmeyip dışardan örnekler verilmesi  hem çok çocukça hem de çok tehlikeli. Örneğin tarihten habersiz oldukları için, 300 milyon nüfuslu ABD eyalet-devlet sistemini beğeniyorlar.  ABD develeti, dilimleri Japon tutkalıyla yapıştırılmış bir  karpuza benzer. ABD’yi örnek alarak, Türkiye karpuzunu dilimlere ayırıp sonra yapıştıracaklar. Saçmalık. Üstelik gerçekleri bilmiyorlar.

Şimdi ABD’nin etnik, dil ve din dökümünü yapacak değilim. Ama kısaca şöyle: Bu ülkede dünyanın bilinen bütün dinleri var, yetmiş iki milleti var, onlarca dil var. Örneğin, 16 Mart 2007 tarihli Le Monde’un başyazarına göre: 2004 yılında 26 milyon Meksikalı ve 42 milyon Hispanik… Toplam 68 milyon Latino… Zenciler, Yahudiler, İtalyanlar, Çinliler, Koreliler, Polonyalılar, İrlandalılar… Say babam say !  Ama bu ülkenin tek bir şiarı var: “One nation, One Standard” / “Tek Ulus, Tek Bayrak”. Yani tek ulus, tek bayrak ( ve tek resmi dil).

Her fırsatta çıkıp Türkiye’nin Kürt sorunu bağlamında daha da demokratikleşmesini isteyen bildiricileri eleştirdiğim yazılarda (“Fesatlar Sarmalında Türkiye, Remzi Kitabevi, S.158-173) söylediklerim tek tek ortaya çıkıyor: Federasyon ve eyalet isteği ilan edildi, Kürtçenin resmi dil olması, dolayısıyla eğitim-öğretim dili olması isteniyor.

Hak ve Özgürlükler Partisi Başkanı Sertaç Bucak konuşuyor: “Kürt kökenli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bugün bu ülkede kimliğime sahip çıkarak hangi haklara sahibim dersem, ve bir de Irak’taki yönetimde bir Kürt vatandaşı olarak hangi haklara sahip olabilirim diye düşünürsem, duygusal olarak oranın vatandaşı olmayı isterim. Seçme imkanı verilse, haklarımın şu anda orada daha iyi savunulduğu inancındayım.”/

“Kürt federe devletinde resmi dil Kürtçe olur. Türkçe zaten devletin resmi dilidir. Bu olabilir. Ayrıca diğer yerlerde mesela İstanbul’daki Kürtler isterlerse Kürtçe eğitim yapan okullarda okuyabilirler.” (Radikal, “Pazartesi Konuşmaları”, 5 Mart 2007)

Bir üniter devlette bu hayallerin gerçekleşmesi mümkün mü ? Ne gerçeklik, ne zihniyet, ne ütopya, ne de devletler hukuku bakımından mümkün. O halde ya yabancı devletler Türkiye’yi işgal edip Sevres’i kaldığı yerden uygulayacaklar ya da PKK Türkiye’yi dize getirecek. Türkiye demokratikleşme bağlamında AB standartlarının üstüne çıksa da bunun başka yolu yok. Peki o zaman ne olacak ?  Kuşkusuz o zaman öküz öldüğü için ortaklık ayrılacak. Onuru kırılmış olan Cumhuriyet vatandaşlarının Kürdistan eyaletli bir federal devlet isteyeceklerini kuşkusuz düşünemeyiz. Bağımsız Kürdistan  devleti ve bu devletin Kuzey Irak’a katılması ya da federasyon kurması kabul edildi diyelim. Peki parçalanmış ve onuru kırılmış Türkiye sınırları içinde yaşayan Kürt kökenli vatandaşlar ne olacak ? Hala İstanbul’da Kürtçe okul isteyecekler mi ? Ve bu hak onlara verilecek mi ?

İnsan bir yola çıkınca her türlü olasılık ve yol kazalarını düşünmeli. Bu sözüm PKK’ya, DTP’ye, HAK-PAR’a, Naci Kutlay’a, Sertaç Bucak’a ve bildirimen aydınlara ve de bu senaryonun gerçekleşmesi durumunda Türkiye tarafında kalacak olan Kürtlere !… Olmaz olmaz demeyin olmaz olmaz !

(Hürriyet, 23 Mart 2007)

PKK’YI  MAAŞA  BAĞLAMALI !

Adamın geçinmeye gönlü yoksa yedi dereden su getirsen de nafile ! Demokratik Kitle Partisi KADEP’in Genel Başkanı Şerafettin Elçi de şu fersudesi çıkmış mantıkla “Mutlu olmak için Türk olmak şart mı ?” diye  soruyor. Elbette şart değil, mutlu olmak için adam olmak ve mutluluğu hak etmek yeter !

Kürtçülüğün politik önderlerini, eşraf politikacılarını okudukça, dinledikçe insanın PKK’yı tercih edesi geliyor. Hiç olmazsa elde silah dağa çıkmışlar ve ayrılıkçı programlarını ilan etmişler. Kürtçü mütegalibe ile, gazetecilere tercüman tavsiye edenlerle,  beşinci kol gibi çalışan  demokrasi mütteahhitleriyle  uğraşmak çok daha zor.

Kürtçü eşrafla uğraşmanın ne ölçüde zor olduğunu anlamak için, Nagehan Alçı’nın Şerafettin Elçi ile yaptığı söyleşiyi okumak yeter (Akşam, 3.12.2007) Alçı top kaldırıyor, Elçi de yaradana sığınıp sallıyor.

[Nagehan Alçı : “Sizce ‘Ne Mutlu Türküm diyene’ şovenist milliyetçiliğinin ürünü mü ?”

Şerafettin Elçi : Müthiş ! Sen niye mutlu olmak için Türk olmak zorundasın ? İnsanın mutlu olması için illa Türk olması şart değil. Vatandaş olması yeterlidir.]

İyi de, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına ‘Türk’ denmez de ‘Eskimo’ mu denir ? Mantığa bak ! Aslına bakarsanız “Türküm diyen” mutlu olabilir, ama “Türk”ün mutlu olması olanaksız. Sorun Kürtçü mütegalibe tarafından “demek” ile “olmak” mastarları arasına  sıkıştırılırsa PKK ne silah bırakır ne de teslim olur.

[Nagehan Alçı : Yani ‘Ne mutlu Türkiyeliyim diyene’ desek problem kalkar mı ?

Şerafettin Elçi : Tabii kalkar. Mesela Suriye’ye bakalım. Bir Kürt Suriyeliyim demekten gocunmaz. Çünkü Suriyelilik Kürtlüğü inkar etmiyor, bir coğrafya ismi.]

Saçma sapan sorular sorup saçmalamaya hazır Şerafettin Elçi’yi şahlandıran  Negahan Alçı sorması gereken en saçma soruyu sormuyor:

“Kürtler Türkiyelidir desek PKK dağdan inip teslim olur mu ?”

Demokrasi müteahhitleri de “Silahlar bırakılmalı !” diyorlar. Peki kim silah bırakacak, PKK ile TSK birlikte mi silah bırakacak ? PKK’nın silahsızlanmasına ‘silah bırakmak’ denmez; “silahlarını teslim etmek” denir. Eyleme katılanlar ve katılmayanlar sınıflandırmasını bir yana bırakalım. Anlaşılan bu ayrım fala bakarak, remil atarak yapılacak.

Gelelim alınması gereken sosyal ve ekonomik önlemlere : Bu da kolay !  AKP, Osmanlı Sultanı usulü bir af çıkartır; PKK elde silah düzlüğe iner, onları temizleyip yağlar ve bir zulaya kaldırır; AKP hükümeti Vekiller Divanı’ndan PKK’lılar için yeterli kadro ile beraber bir intibak kanunu çıkartır. Buna göre,  dağda kaldıkları süre göz önünde tutularak teröristlerin kadro intibakları yapılır ve maaşa bağlanır. Tabii, ayrımcılık yapmamak için AKP belediyeleri, bu PKK’lılara da aynî yardım yapar; onları da horantadan sayıp erzak çuvalları dağıtır. “Sosyal ve ekonomik haklar” dedikleri zaman bu türden işler geliyor aklıma !

Hükümetin eşkiyayı dağdan indirme projesine gelince : PKK yönetimiyle anlaşmadan bu iş nasıl olacak ? Yönetim yerinde durursa bir nefer kadrosu  gider yerine başkası gelir. Önemli olan lider kadronun dağdan inmesi. Nasıl indirilecek ?

(Hürriyet, 28 Aralık 2007)

KÜRTÇÜLÜK SORUNUN TERSİ YÜZÜ (9)

İsteyenin bir yüzü vermeyenin iki yüzü kara: 31 Ağustos tarihli gazetelerin ekonomi sayfalarında belki görmüşsünüzdür: Sabancı Holding’in Toyota hisselerini 85 milyon dolara satın alan Ortadoğu merkezli ALJ Grup’un Avrupa Direktörü Ali Haydar Bozkurt, “Toyota’yı çok istiyorduk, fiyat pazarlığı bile yapmadık” demiş.

Bu da bir alışveriş tarzı. Bir şeyi çok isteyen pazarlık yapmaz. Dahası bu türden bir yöntemle, satışa çıkmamış bir malı bile satın almak mümkün.

Ama bu, alışverişte çok kullanılan bir genel kural değildir, çok özeldir.

Ev alacak kimse, satıcıya ilkin satış fiyatım sorar. Sonra pazarlık başlar. İki taraf da ciddi ise üç aşağı beş yukarı sonunda alışveriş tamamlanır.

Eskiden at pazarlarında “at cambazları” vardı. Bunlar atla ya da at üzerinde cambazlık yapmazlardı. Bu adamlar satış eyleminde aracılık yaparlardı. Satıcı ve alıcının ellerini birleştirir, üçlü el eşek kuyruğu gibi aşağıdan yukarıya sallanırdı. Satış tamamlanırsa, at cambazı iki taraftan bahşiş alır, bu sayede geçinip giderdi.

Kürtçülük sorunu ya da demokratik açılım dedikleri şey de o hesap. AKP iktidarı bu konuda da genel kuralın dışına çıkıyor ve kendine özgü karakuşî bir yöntem uyguluyor. Malın fiatını satıcı ile değil de ilgili-ilgisiz kimselerle tahmin üzerine bir konuşuyor. İlkin kendisine hayran gazete yazıcılarıyla görüşme yaptı. Onlardan alışveriş konusunda görüş aldı. Ancak tahmin üzerine değer ölçümü çalışması yapılamaz, yapılmamalı.

Sivil toplum örgütleri, kanaat önderleri (!) ile görüşmeler yapacak. Sonra (teşbihte hata olmaz) mal sahibine bir fiyat önerecek. Bu yöntem kesinlikle yürümez!

Kürtçülük sorunu konusunda, AKP hükümetinin karşısında üç olası muhatap var: DTP, Abdullah Öcalan ve PKK. Bu konuda Abdullah Öcalan ve PKK ile açıktan ve resmen pazarlık yapmak yakışık almaz.

Ama nitelik ve niyeti ne olursa olsun, TBMM’de temsil edilen ve şu anda yasalara göre legal bir siyasal parti olan Demokratik Toplum Partisi (DTP) ile görüşmeler yapılabilir.

DTP, Türkiye Cumhuriyetinin Kürt kökenli vatandaşlarını yüzde yüz temsil ediyor mu? Elbette hayır! Ben yapamam, DTP’nin temsil oranını matematikçiler hesap etsin. Başka çare yok.

DTP; PKK ve Abdullah Öcalan ile, bölge insanlarıyla görüşüp ortak bir görüşe erişebilir. Bu görüşleri bir dosya halinde AKP hükümetine sunabilir. Ancak öyle yapılmalı ki DTP faturayı en yüksek fiyatlar üzerinden teklif etmeli ve sonradan eklentiler yapmamalı faturaya.

Kürtçülük sorunuyla ilgili sağlıklı pazarlıklar ancak o zaman başlayabilir. Anayasa değişikliği olarak neler istiyorlar; kimlik tanımını kendileri sözcüklere döksünler; Kürtçe hakkında neler istiyorlar, Kürtçenin özgürce öğrenilmesi hakkını mı yoksa Kürtçenin Türkçe gibi eğitim öğretim dili olmasını mı?

Statükonun devamını istemedikleri belli. Ama özerklik mi, federasyon mu, konfederasyon mu istiyorlar? Önemli olan çuvalın içindekileri görmek için çuvalın boşaltılıp tersine çevrilmesi.

AKP’nin yöntemi yanlış. Yaptığı açılım bir çıkmaz sokağa çıkar!

(Hürriyet, 16 Eylül 2009)

 TÜRKİYE'NİN SIRAT KÖPRÜSÜ AÇILIM MASALI