KENDİ SÜTÜNÜ İÇEN İNEK (6-SON)

TÜRKİYE  ÜÇE  BÖLÜNMELİYMİŞ…                                             Lisede sınıf arkadaşımdı. Tolstoy’un “Savaş ve Barış”  romanının kahramanı Piotr Bezukhov’a benzerdi. Son sınıfta birden ortadan kayboldu.  Afrika’da bir kabile reisinin kızıyla evlenmiş olduğunu duyduk. Aradan yıllar geçti. 1966 yılı haziranında, Karadeniz vapuruyla Marsilya’dan İstanbul’a gidiyordum. Bizimkini gemide gördüm. Afrika dışında bir yığın şey konuştuk. Gemiden Napoli’de indi.Aradan yıllar geçti. 1970’lerin ortasında Milliyet Sanat dergisi aracılığıyla Frankfurt’tan bir kart gönderdi. Üzerinde adres yoktu.

Birkaç gün önce ABD’den bir e-mail göndermiş: “Lan Oğlum, Türkiye üçe bölündü senin haberin yok!” diye yazıyor. “Lan oğlum, şunu anlat hele” diye bir mesaj attım. Mesaj geri geldi.

İLK BÖLÜNME

Sen kalk, bu ülkeyi 60 yıl önce terk et, dünyanın dört bir yanında sürt, sonra da bana ülkenin üçe bölünmüş olduğunu müjdele. Acaba,başta  “Askerin Vesayeti, Dinin Vesayeti” yazılarım olmak üzere,  yazılardan mı çıkarmıştı bu sonucu?

Ben yıllardır ne diyordum?  Tanzimat’a (1839)  kadar şeriatla yönetilen Osmanlı devleti, bu tarihte şeriatın çağın gereklerine uymadığını keşfetmeye başlamıştı. 13.12.1876’da ilan edilen I.Meşrutiyet ile şeriatın otoritesi epeyce sarsıldı. Ama 18.02.1878’de II.Abdülhamid Meclis’i dağıttı ve 1908’de  II.Meşrutiyet’in ilanına kadar ülkeyi  istibdatla yönetti. Bu süre içinde, şeriat aleyhine seküler yasa girişimleri oldu. 1908, ülke toplumunun İslamcılar ile Seküler düzen yandaşları arasında fiilen ikiye bölünmesinin başlangıç tarihi olarak kabul edilebilir. Doğal olarak, gerici şeriat anlayışının II.Selim’den itibaren her türlü yenileşme girişimlerine karşı çıktığını unutmadan…

Cumhuriyet’in çıkardığı laik yasalar bu bölünmeyi iyice pekiştirdi. İslamcılar eğer bir Müslüman olarak laik düzende yaşamayı kabul etmiş olsalardı bu bölünme söz konusu olmazdı. Kabul etmediler ve eski düzeni restore etmeyi hep hayal ettiler. 1950 yılında Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle  restorasyon umutlarını yavaşca  gerçekleştirme olanağı buldular. AKP’nin 2002 yılında iktidara gelmesiyle dinsel yönetimin restorasyonuna fiilen başladılar. Şu anda bu süreç devam etmektedir. Bu sürecin sonunda ya Osmanlı’dan miras dinsel yönetim ülkeye tamamen egemen olacak, ya da cumhuriyetin çağdaş laik düzenine geri dönülecek. Bu da İslamcıların laik cumhuriyet düzenini gönül rızasıyla kabul etmelerine bağlı. O zamana kadar ülke “laik devrimci” ideal ile “karşı devrimci”  İslamcı tepki arasında ikiye bölünmüşlüğünü sürdürecek.

İKİNCİ BÖLÜNME

1806 yılında Baban Aşireti ayaklanmasıyla başlayıp PKK’ya gelen 34 Kürt ayaklanması. Bu ayaklanmaların yedisi Osmanlı döneminde olmuş. Yirmi yedisi, Cumhuriyet döneminde:

Simko (Ismail Ağa) (1919-22) ; Ali Batı  (1919);  Mahmut Berzenci  (1919); Koçgiri İsyanı (6 Mart 1921); Beytüşşebab (1924); Şeyh Said İsyanı  (3 Şubat 1925); Nehri  (1925); Reşkotan-Raman (1925); 1. Sason (1925); 1. Ağrı (1926); Hazro  (1926); Koçuşağı  (1926);  Mutki  (1927);  2. Ağrı  (1927);  Bıcar (1927);  İt Resul  (1929);  Tendürek  (1929); Savur  (1930);  Zilan  (1930); Oramar (1930);  3. Ağrı  (07.09.1930); Pülümür  (1930);   2. Mahmut Berzenci (1930);  Şeyh Ahmed Barzani  (1931);  2. Sason  (1930);   Dersim İsyanı (21 Mart 1937); 34. PKK (1984).

1919’dan 1937 yılına kadar 26 isyan. 27’ncisi PKK ayaklanması.

Bu isyan ve ayaklanmalara bakarak, bazı önemli sorular sorulabilir: Ülke 1919 yılında Kurtuluş Savaşı’na hazırlanırken Kürtler beyleri ve şeyhleri  neden isyan etmiştir? Bu isyanlar nasıl açıklanabilir? Yunan’la savaş devam ederken Yunan ve İngiliz kışkırtmasıyla 6 Mart 1921’de neden  Koçgiri İsyanı olmuştur?  Neden isyancılar bağımsız Kürt devleti kurmak istemiştir?  3 Şubat 1925 tarihinde başlayan  Şeyh Said İsyanı, irtica ve ayrılıkçılık kökenli değil midir?  Bu isyanlar arasında, İngiliz kışkırtmasıyla başlayan üç Ağrı isyanı ayrılıkçı değil midir?

GÜNÜMÜZE GELELİM

Cumhuriyet, Kürtlere demokratik haklarını vermediği için isyan etmek zorunda kaldıkları iddia ediliyor. İddia edilebilir! Peki, taa 1918’de kurulan Kürdistan (Kürt) Teali Cemiyeti’nin  önderliğinde, Kurtuluş Savaşı’nın örgütlenmesinden itibaren, 1919’da bile,  isyana kalkışan ve dış kışkırtmalarla durmadan ayaklanan  isyancılara Cumhuriyet nasıl güvenebilirdi?  6 Mart 1921 tarihli Koçgiri İsyanı’nın hesabı verilebilir mi?

Ve  en önemli soru: İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar, dünyanın neresinde Kürt tipi isyanlara, isyanların çıktığı ülkeler hoşgörülü davranılmıştır?  Anavatan dışı sömürgelerde bile bağımsızlık  1947’den itibaren verilmeye başlandı.

Kürtlere neden demokratik haklarının verilmediği ancak 1950’den sonra, 14 Mayıs 1950’de ilk demokratik seçimi kazanan Demokrat Parti iktidarından itibaren düşünülebilir.

Şimdiye kadar, “Kürt sorunun çözümlenmesi için Kürt Üçlüsü’nün (Öcalan, PKK ve BDP) ne istediğini açıkça dile getirmesi gerekmektedir” diye yazdım.  BDP artık ne istediğini yeni anayasa önerisinde açıklıyor: “Yasama yetkisi Türkiye Millet Meclisi’ne ve Bölge Meclisleri’ne aittir.”

Buna adıysa sanıyla federasyon denir.

BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel İslamcı ortaklarının koruyucu kanatları altında ve barış adına (!) Türkiye’yi tehdit ediyor:

“Türkiye ya kendi sorununu çözecek ya da kendisi çözülecek. Bu kadar net. Kürtler devrim yapıyor… Eğer gerçekten Türkiye’de demokratik özgürlükçü bir anayasa geliştiremezse tekrardan başa dönülebilir ve daha kötü şeyler yaşanabilir.” (Aydınlık, 07.04.2013)

Buna da adıyla sanıyla savaş ve bölme tehditi denir.

(AYDINLIK,  9 NİSAN 2013)

 TÜRKİYE'NİN SIRAT KÖPRÜSÜ AÇILIM MASALI