KENDİN ETTİN KENDİN BULDUN, AFERİM!

Ülke yönetilmez bir durumda, ülkenin en yönetilmez bir bölümü yangın yeri gibi, sanki içsavaş manzaraları, sanki intifada sahneleri; iki günde 30’dan fazla ölü, yanan okullar, devlet daireleri, belediye binaları, evler, işyerleri; yağmalanan bankalar, dükkanlar; birbirlerini boğazlayan devlet ve düzen karşıtı çeteler… Sadece, ayrılıkçıların “Kuzey Kürdistan” diye andıkları Türkiye topraklarında değil, İstanbul’da, İzmir’de, Adana’da da durum farklı değil. Aynı saçma ve trajik görüntünün Kürtlerin yaşadığı Batı ve Güney Türkiye’ye yayılması da pek olası…

Ne oldu da böyle oldu?

Ava gidip av olan avcının hikâyesi!

Ülkenin güney sınırı yol gecen hanına dönmüş, ülkede iki milyona yakın (sıfatsız) Suriyeli Arap, Ezidi ve Kürt… Dilencilik, hırsızlık, fuhuş, ikinci-üçüncü eşler, muta nikâhları, asgari ücretin altında çalıştırılan “konuklar-misafirler”  ve bu konuk-misafirler ile yerli nüfus arasında giderek artan gerilim… Gelip sınıra dayanmış İslâmcı, cihadçı haydutluk…

“Ayranı yok içmeye tahtırevanla gider memişhaneye” tarzında hayali bir ekonomi… Hükümetin sıcak para, özelleştirme yağması ve imar rantına dayanan büyüme politikası hepten çökmüş… Nüfusun %20’si kara yoksul, %60’ı gideri gelirini boğmuş kart borçlusu… Küçük bir kriz fiskesiyle darma-duman olacak aileler… “Ekmek elden su gölden çimelim avrat çimelim!” hayallerinin dibi tutmuş ki ne tutmuş!.

Bir çorap gibi tersine çevrilen Cumhuriyet… Yıkılan eğitim-öğretim düzeni, hoyratca bozulmuş bir adalet sistemi, yok olan adalete güven… İktidar yoldaşlarında “Devletin malı deniz yemeyen domuz”un  gözü kara açgözlülüğü; yağma, talan ve ganimet düzeni… Hiçbir arlanma ve utanma kalmamış… Halkın dinsel ve kutsal inançları sonuna kadar fahişeleştirilmiş…

Sodom ve Gomorre… Bizans’ın son günleri…İşgal altında İstanbul… Ehliyetsiz kapkaçcı veletleri…

2003 yılında, PKK dayatmalarıyla birlikte, IMF’ye rağmen, Avrupa Birliği’nin kaprislerine karşın saygın ve onurlu bir Türkiye vardı. Çünkü, tel cambazının elinde geleneksel Cumhuriyet Terazisi vardı. Cumhuriyet 1950’den itibaren yaralanmıştı, ama bu yara şimdiki gibi sakatlayıcı, öldürücü yara değildi. Usta bir doktorun bakımıyla bir-iki gün içinde ayağa kalkabilirdi. Ülke şu anda kanserli, ebola virüslü ve komada…

Ülkeyi bu hale AKP getirdi. Laik Cumhuriyet’i bir eldiven gibi tersine çevirdikleri zaman Osmanlı cennetini, mevcut başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “darı ambarı”nda kaleme aldığı Stratejik Derinlik kitabında adlandırdığı gibi Pax Ottomanica’yı bulacaklarını sanıyorlardı.

Tarih’te geldiğiniz yoldan tornistan geri dönemezsiniz, Cumhuriyet’i yıkıp Osmanlı düzenini; Mustafa Kemal’i yok edip Vahidettin’i, II.Abdülhamid’i bulamazsınız. Geçmişi asla restore edemezsiniz; Laik Lise’nin kökünü kazıyıp yerine Nizamiye Medresesi kuramazsınız… Bunları yaparken nesnenin DNA’sını bozarsınız, kök hücresini öldürürsünüz. Vahidettin’in yerine bir Drakuala, bir Deli İbrahim üretirsiniz!

Devlet ve toplum kışın yağan, baharın eriyen kara benzemez. Evi dinamitlerseniz geriye bir moloz yığını kalır, dinamitleme yöntemiyle ev kuramazsınız.

Ama bunlar “yapabileceklerini” sandılar ve yüzlerine gözlerine bulaştırdılar!

Kim kimin kanına girdi? R.T.Erdoğan mı Ahmet Davutoğlu’nu baştan çıkardı, yoksa Davutoğlu mu Erdoğan’ın gözünü boyadı? Bu ikili devletin frenini bozarken Abdullah Gül ve partinin ileri gelenleri seslerini çıkartamadılar. Şimdi artık devletin dümeni, direksiyonu da yok.

Hayalci desem hayalci de değildir, ütopik desem ütopik de değiller. Olamazlar zaten çaplarını aşar. Çünkü her hayalde, her ütopya da küçük de olsa bir gerçeklik payı da vardır. Bunlarınki olsa olsa sanrı, paranoya…

————————————————————————————–

TANIM: Delüzyon, sanrı veya hezeyan, belli bir toplum ve çağ içinde gerçeğe uymayan düşünceyi tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Psikiyatride ise daha net bir biçimde bir inancın patolojik olduğunu vurgulayan bir terimdir.

Delüzyonlar genel olarak nörolojik veya zihinsel hastalık durumunda ortaya çıksalar da belirli bir hastalıkla ilişkilendirilememiştirler. Gerek fiziksel gerek zihinsel birçok patolojik durumda ortaya çıkabildikleri bilinmektedir. Bununla birlikte, psikotik bozukluklarda, özellikle de şizofrenide, teşhis açısından çok önemlidirler.

————————————————————————————-

Bu İslamcıların malumatlı kesiminin, Hasan el Benna’nın kurduğu, Seyyid Kutub’un geliştirdiği Müslüman Kardeşler (Arapça: جماعة الإخوان المسلمين, İhvanü’l-Müslimin) ideolojisinden etkilendiğini, Pakistanlı Ebû’l-A’la Mevdûdî’yi ezberlediğini biliyoruz. Bunlar Marx’ı, Lenin’i okuyup memleketlerinde devrim yapmaya kalkışan acilcilerden farksızdır. Hasan el Benna ile Seyyid Kutub’un Mısır’ı ve Mevdudi’nin Pakistan’ı sömürge idi; Osmanlı’nın son yüzyılında yaşadığı (yarım yamalak da olsa) Aydınlanma geleneğinden yoksundular; karşılarında elli yıllık bir Laik Cumhuriyet gelenek ve yapısı bulunmuyordu. Ama bu gerçeği fark etmeyecek kadar şaşkındılar.

İmam-hatip kültürünün üzerine ciddi bir çağdaş kültür koyamamış, Mevdudi ve Seyyid Kutub ile başı dönmüş, Necip Fazıl’ın Baş Yüce’si ile efsunlanıp baştan çıkmış bir R.T.Erdoğan belki mazur görülebilir, ama Boğaziçi’nde okumuş bir  insan (Ahmet Davutoğlu) Pax Ottomanica gibi bir paranoyaya nasıl esir olabilir? Kim ki Pax Romana’nın, kim ki (benim şimdi uydurduğum)  Pax İskenderico’nun peşinden gitmiştir, sonu mutlaka hüsran olmuştur.

Yahu gardaşım ideoloji senin yarattığın bir nane değil, belli ölçüde uygulanabilmiş Müslüman Kardeşlik yoluna sen taç çizgisinden girmişsin, yola hiçbir entelektüel ve pratik katkıda bulunmamışsın ama sadece Türklerin, Kürtlerin, Lazların, Boşnakların, Gürcülerin, Abazaların, Çerkeslerin, Çeçenlerin, Romanların, Komanların, Bomanların, Momanların, Nomanların “Baş Yücesi” olmakla yetinmeyip Arabo-Müselman âlemin da “Reis ül-Ekber”i olmak istiyorsun. Bu ne açgözlülük? Sanki millet (yani ABD ve hempaları) sen  Arap  âlemine Reis ül-Ekber olasın diye bu tezgâhı kurdu?

Uzatmayalım, Mısır’dan Fas’a bu hesap tutmadı, Irak’ta zaten tutmamıştı. Müslüman Kardeşler hiçbir yerde dikiş tutturamadılar, ABD & hempaları ve Kasımpaşa sultanı zat-ı devletleri azot gibi açıkta kaldılar.

İnsan biraz ders alır:  Mısır’dan Fas’a Müslüman Kardeşler’in pabucu dama atılmış, sen bunları Suriye’de iktidara getirmek için Esad’ı devirmeyi kafana takacaksın! Vay babam vay, sen Suriye tarihini biliyor musun? Elbette bilmiyorsun, ama Ahmet Bey’in gazına geliyorsun, peki onun gazı nereden geliyor? Onunki “autogaze”, kendi bedeni üretiyor…

İnsan, Tunus’un Gannuşi’sine telefon açıp “An-Nahda neden iktidarda tutunamadı? diye tercüman aracılığıyla sorar.An-Nahda, Müslüman Kardeşler’in Tunuslusunun adıdır. Siyasal partidir…

Ne gereği var canım, ikili Arapların hal ve gidişini  Arap dünyasından, Arap entellijansiyasından çok daha iyi tanımaktadır (!). Onlar için okuyup üflemek yeterlidir, omuzlarında bilgi hamaylısı asılıdır! Daha ne?

Esad’ı postalama parodisine Rusya’dan anında ters tepki geldi: Rus NTV televizyonunun haberine göre, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Suriye’ye kara harekâtına Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın devrilmesi şartıyla katılınabileceği açıklamalarına Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’dan karşılık  vermiş. Lavrov, “Terörle mücadeleyi paravan olarak kullanarak Suriye’de rejimi değiştirme niyetleri Rusya açısından kabul edilemez. Bu yöndeki açıklamaları esefle karşılıyoruz” demiş.

Rusya’nın terör örgütü IŞİD’le mücadele konusunda politikasını defalarca dile getirdiğini hatırlatan Sergey Lavrov, “IŞİD ya da diğer terör örgütlerine yönelik atılacak adımların uluslararası hukuka dayanması gerekiyor. Terör örgütlerinin bulunduğu ülkelerin meşru yönetimleri ile uyum içinde olmak öncelikli. Terörle mücadele sloganı kullanarak mevcut rejimi değiştirmek kabul edilemez. Ümit ediyorum kimse bunu konuşmuyordur” uyarısında bulunmuş.

Uluslararası terörle mücadele konusunda ortak bir cephe oluşturulması için Rusya’nın yıllardır çağrı yaptığını kaydeden Lavrov şöyle konuşmuş:

“Bu çizgide adımların atılması gerekiyor. Burada çifte standart olmamalı. Batılı ortaklarımız dünya toplumunu bir rejimi değiştirmek için kurban etmenin yanlışlığını kavradı. Bu pozitif bir işaret” ifadelerini kullanmış (Aydınlık, 10.10.2014).

Ardından, televizyonlarda yankılanan haberlere göre, şu Esad’ı devirme ham hayaline karşı İran da dişlerini göstermiş…

Haydi bakalım, Esad’ı deviriver gari!

Bu konuda her yazdığı doğru çıkmış bir Cumhuriyletçi olarak ve ülkemin çıkarlarını düşünerek ikisine de bir tavsiyede bulunacağım. Ham hayalcilik artık yeter. Esad’ın yerinde kalması hem Türkiye’nin hem de dünyanın yararına, bunu artık herkes görüyor ama zihinleri körleşmiş ikili göremiyor.  Diyelim ki Esad’ı gönderdiniz, Suriye’nin durumu Irak’tan bin beter olur. Esad’ın gidişinin yaratacağı tufan Türkiye’yi boğamaz ama topunuzu telef eder.

Şu Kürt sorunu denenen PKK gailesine gelince: Adamlara ne istediklerini sorun, ne verebileceğinizi kendilerine bildirin ve durumun vaziyetini TC vatandaşlarına saptırmadan aktarın.

Devlet sizin çiftliğiniz, millet de marabanız değildir, üstelik çiftlik yönetmeyi de bilmiyorsunuz. Ülkenin içinde bulunduğu kaos sizin marifetinizdir. Bu yaşanan üç gün Türkiye tarihinde önemli bir dönemeçtir, uçurumdur. Hiçbir şey artık eskisi gibi ol(a)mayacak. Malum ikiliye gelince: Üzerinde yürüdükleri sacın altında cehennem ateşi yanmaya başladı.

Özdemir İnce

10 Ekim 2014

EK OKUMA:

YÜZ YILLIK PARANTEZ!

AKP hükümetinin mevcut Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 1959 yılında Taşkent’te doğduğuna bakıp yanılgıya kapılabilir insan. Taşkent, Özbekistan’ın Taşkent’i değil, Konya’nın Taşkent’i. Aslına bakarsanız, Ahmet Davutoğlu’nun hal ve gidişine, izlediği “irredantist” politikaya bakıp doğum yeri Taşkent’i Özbekistan’a götürmek de mümkün.

Ancak onun “irredantist”liği Türkî değil İslâmî, Osmanî.

1990 yılında, Malezya İslam Üniversitesi’nde yardımcı doçent olarak başladığı akademik hayatı da, siyasal alandaki yükselişi de bana inandırıcı gelmiyor. Sanki bir yerlerden kayırılıyormuş, bir yerlerde dayısı, bir torpili varmış duygusu uyanıyor bende.

Ayrıca, hayallerle dolu, 2009 yılında 40. basımı yapılan “Stratejik Derinlik” (Küre Yayınları) adlı  kitabının  eski CIA ajanları ve strateji uzmanları tarafından kutsal kitap haline getirilmesi de son derece ilginç bir durum.

Ayrıca, bir başka ilginç durumu saptamak ve kabul etmek zorundayız: Ahmet Davutoğlu, cumhuriyetin geleneksel dış politikasını elinin tersiyle itip “Stratejik Derinlik” adlı kitabında dile getirdiği kendi dış politika stratejisini uygulayan ilk dış işleri bakanı.

Bunun son örneğine, AKP Genel Merkez Teşkilat Başkanlığı tarafından düzenlenen bir toplantıda yaptığı konuşmada tanık oluyoruz. Davutoğlu, Balkan Savaşı’nda kaybedilen Avrupa topraklarından, I.Dünya Savaşı’nda elden çıkan topraklardan masalsı bir dille söz ediyor:

“Biz bu toprakları terk etmedik. Geçen yüzyıl 1911’i Trablusgarp için alın 2011, 1912’yi Bulgar, Balkan muhacereti alın 2012, 1917’yi Kudüs’ten ayrılışımızı esas alın 2017 veya Orta Doğu’dan ayrılışımızı esas alın 2018’e, yüzyıl sonra bu parantezi kapatıyoruz. Geçen yüzyıl bizim için bir parantezdi. Bu parantezi kapatacağız… Hiç kimseyle savaşmadan, hiç kimseyi düşman ilan etmeden, hiçbir sınıra saygısızlık yapmadan, tekrar Saraybosna’yı Şam’a, Bingazi’yi Erzurum’a, Batum’a bağlayacağız. Bizim gücümüzün kaynağı bu. Şimdi apayrı ülkeler gibi gelebilir ama 110 yıl önce Yemen ile Üsküp aynı ülkenin parçalarıydılar. Ya da Erzurum ile Bingazi. Bunu dediğimizde, bize ‘Yeni Osmanlıcı’ diyorlar. Bütün Avrupa’yı birleştirenler, yeni Romacı olmuyor, Ortadoğu coğrafyasını birleştirenler Yeni Osmanlıcı oluyor. Osmanlı’yla, Selçuklu’yla, Artuklu’yla, Eyyubi ile anılmak şereftir, ama bizim hiçbir zaman hareketle hiçbir ülkenin toprağında gözümüz olmadı, olmayacak.”  (Sol, Yurt, 04.03.13)

Konuşmanın konusundan habersiz bir dinleyici Dışişleri Bakanı’nın THY’nin yeni açılan uçuş hatlarından söz ettiğini sanabilir. THY bile ilgili tarafların iznini almadan, Yemen ile Makedonya (Üsküp) arasında bir uçuş hattı açacağını dünyaya ilan edemez. Ama Davutoğlu, Osmanlı’nın geçen yüzyılda terk ettiği, terk etmek zorunda kaldığı topraklara Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yıl sonra geri döneceğini söylüyor. Sanki bir film festivalinde “Kara Murat’ın Dönüşü” filminin tanıtımını yapıyor. Ve tarih bilincinin gerekliliğinden söz eden Davutoğlu, bu bilinçten ne denli yoksun olduğunu kanıtlamış oluyor.

Konuşmasının ortasında, Avrupa Birliği’ni kuranlar neden Romacı olmuyor da “biz” Yeni Osmanlıcı oluyoruz diye kınamayla soruyor.

Ne yazık ki tam anlamıyla çocukça bir soru. Avrupa Birliği’nin temelleri, yanlış anımsamıyorsam, Fransa, İngiltere ve Almanya’nın katılımıyla Roma’da atıldı. Sonra evrile evrile günümüze geldi. Yani tarafların ortak iradesiyle.

Peki, Ahmet Davutoğlu’nun (dolayısıyla AKP hükümetinin) Saraybosna’yı Şam’a bağlama niyetinden bu ülkelerin hükümetlerinin haberi var mı?

Davutoğlu’nun adını andığı ülkeler, isterlerse, AKP hükümetini emperyalist hevesleri olmakla suçlayıp protesto edebilirler; bu açıklamayı bir din ya da ırk dayanışması sayıp Türkiye Cumhuriyeti’ni “irredantist” olmakla suçlayabilirler. Ki bu da yayılmacılıktır.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun sözünü ettiği ülke ve kentleri bilenler, ileri sürdüğü düşüncelerin ne denli içi boş olduğunu söyleyecektir. Sıkıysa Sofya’da, Tiran’da, Belgrat’ta 400-500 yıllık ortak tarihten söz et bakalım. Aynı şey Şam, Bağdat, Kahire, Sana (Yemen), Mekke ve Medine için de söz konusu. Adını yazdığım kent ve ülkelerde Osmanlı bir emperyalist işgalci ve sömürgecidir.

En kibarından, Araplar gibi, Osmanlı egemenliğin uygarlıklarına en büyük darbeyi vurduğunu, gelişmelerine engel olduğunu söyleyeceklerdir.

Örneğin, “Romalılar ayak bastıkları yeri imar etmişlerdir, yollar, köprüler, limanlar inşa etmişlerdir. Oysa Türkler, yönettikleri yerlerden sadece vergi toplamışlar, fakat buna karşın, bu yerlerin refahını ve kaynaklarını geliştirici hiçbir şey yapmamış, her şeyi ihmal etmiş, aldıklarına karşılık hiçbir şey vermemiştir”  diye yazacaklardır. (İlhan Arsel, “Arap Milliyetçiliği ve Türkler”. İnkilap Kitabevi, s.187)

Vâni Mehmet Efendi ile Danişmend’in belirttikleri gibi, Arapların Hadislerde Türklerle ilgili zarif düşünceleri  vardır:

“Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyin, çünkü sizi severlerse yerler, sevmezlerse öldürürler.”  (Age. s.58)

Ama Araplar da Türkler’in “Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü” dediklerini biliyorlar.

Stephen Kinzer türünden ABD dış politikasının temsilciliğini yapan şakşakçı yazıcılar,

“Ezber Bozmak” (İletişim Yayınları) gibi sıradan ama iddialı kitaplarında, Davutoğlu’nun stratejik derinlik uygulamalarını, komşularla sıfır problem politikalarını 2010 yılında göklere çıkarırlar (s.217)  ama üç yıl sonra bu stratejik derinlik kavramının fos çıktığına tanık olmuşlardır. İşin kötü yanı Davutoğlu’nun bu gerçeği görmemiş olmasıdır.

(Özdemir İnceAydınlık, (27 Mart  2013)

————————————————————————————-

TANIM: İrredantizm (ya da Yayılmacı Milliyetçilik), İtalyanca kökenli bir sözcük olup dil, din, soy ve kültür birlikteliği olduğu halde herhangi bir devletin sınırları dışında yer alan halk ile söz konusu devletin birleşmesi fikridir. Ancak köken itibariyle negatif bir anlam boyutu vardır. Etimoloji sözlüğünde bu kavram, “yabancı ülke topraklarındaki soydaşları gerekçe ederek yayılma siyaseti” olarak belirtilmektedir. Genelde de siyasal alanda bu anlamda kullanılmaktadır. Bir devletin, kendi sınırına yakın yaşayan soydaşlarının oturduğu bölgeleri ilhak etme politikası olarak anlaşılması sözkonusudur.

—————————————————————————————-