KIRK HARAMİ DÜZENİ

 

Değerli Arkadaşlar! “Kırk Harami Düzeni” hakkında kafamda binlerce görüntü, on binlerce sözcük, binlerce tanıklık var, ama bu yazıyı nasıl yazacağımı bilemiyorum. Yazmaya, aklım da yeterli, becerim de yeterli, sözcükler de yeterli… Zaten yazdığım bunca yazı, bunca kitap bunun tanığı… Ama şimdi, ne yapacağımı, ne yazacağımı bilemiyorum.

Bu nedenle, bir öndeyiş yapmama izin verin. Şimdi “Ey Oğul Yazıcı Olursan” adlı bir şiir okuyacaksınız.

***

EY OĞUL YAZICI OLURSAN

Ey oğul bir gün yazıcı olursan

gözü gözünde yüreği yüreğinde eli elinde

inancın tadını söyle ülkemin çocuklarına

 

Ey oğul bir gün yazıcı olursan

kuşkunun birikmenin ve beklemenin yazıcısı

sakın masal anlatma ülkemin çocuklarına

 

Zaman akıp gitmekte dağ taş değişmektedir

demir paslanmakta temel çürümektedir

al kalemi bildiğin en gerçek sözü yaz

 

İşte ateş tuğlası işte ağaçlar ve kökleri

işte ayağımızın bukağısı sırtımızdaki hançer

işte emeğimiz alınterimiz işte ülkemiz

 

Kadınlarımız var elmanın bir yarısı

canevimizde böğrümüzde alnımızın çatında

yazılmamış şiir isimsiz kapalı kitap

 

Erkeklerimiz var elmanın bir yarısı

biraz sabır biraz öfke biraz sarmaşık

sorusu sorulmamış yanıt boynu Pir Sultan

 

Ey oğul bir gün yazıcı olursan

sesini sev sevgini çoğalt yüreğini aç

onu güzel ölüyü anlat ülkemin çocuklarına

(Aydın, 15.10.1967)

***

Tahmin edeceğiniz gibi bu şiiri oğlum Tan A.İnce için yazmıştım. Kaç yıl olmuş? İki yıl sonra 50 yıl olacak. Tanbey yazıcı olmadı, bilim adamı oldu, bilimi sevdi, yüreğini bilime ve insan sevgisine açtı: Tıp doktoru oldu: Pataloji uzmanı olup moleküler biyoloji, moleküler farmakoloji, moleküler pataloji alanlarında post-doktora yapmış bir insanoğlu ve bunlarla donanmış bir kanser araştırmacısı… Üstelik, “muallim”!  En iyisi siz adını internete yazın ve bakın… Adındaki “A”yı yazmasanız da olur… Zavallının yeni satın aldığı bir şişme botu var. Bir de sörf tahtası var. Eskimiş!.. Yenisi ben alacağım telif ücretciklerimden biriktirdiğim parayla…

“Kırk Haramiler”i yazmak için, Tanbey’den ilham almam gerekiyordu. Kırk Haramiler insansa Tanbey insan değil; Tanbey insansa onlar kesinlikle insan değil. Hepsi yaratık!

***

Şimdi size eski zamanların bir memleketinde geçen kötü bir masal anlatacağım:

“Sürmeyi gözünden çekmek” ya da “Gözünden sürmeyi çekmek” deyimlerinde geçen “göz”ün insan gözüyle, “sürme”nin de göze çekilen sürmeyle ilişkisi yok. “Çekmecenin kapağını açmak” anlamına geliyor ama deyimin yanlış anlaşılmış hali çok daha anlam yüklü. Düşünsenize: İnsanın gözünden sürmeyi çekiyorlar, haberi bile olmuyor. Masal kahramanı Bağdat Hırsızı sanki… Günümüzün gözbağıcısı Zati Sungur  ile saf insanlara Galata Kulesini satan Sülün Osman’ı yanlarında solda sıfır kalır…

Zamanın iyi insanları, oturdukları  kentten iki hafta uzaklaşıyorlar, dönüşte, çocukken çimenleri üzerinde oynadıkları parkın yerinde bir saray, bir kervansaray ya da bir cami görüyorlar. Ülkeden bir yıl uzakta kalıyorlar, dönüşte gözlerine inanamıyorlar: Altı delik yemeni ve çarıkla gezenler korsan filosu sahibi olmuşlar. Yahu bu ne iştir diye sağına soluna soruyorlar, komşuları akıl almaz şeyler anlatıyor: Güya, aralarından bazıları yalvar-yakar müderris olmuş, kendi zaviyelerinin ürünü tornadan geçmiş çocukları yanlarına almış ve onları da müderrisci  yapmışlar… Çoğunun neredeyse okuma-yazması yok! Tıpkı bir zamanlar, atalarının okuma-yazma, Arapça bilmeden medreselere hoca olmaları gibi, ulema ve kadı olup ortalığı soyup soğana çevirmeleri gibi; devlete ve dine fesat karıştırmaları gibi…

Bunlar, masalın anlattığına göre, yıllarca ağlamışlar, yıllarca şikayet etmişler, zulüm gördüklerini, horlandıklarını, özgür olmadıklarını iddia etmişler.  Oysa devletin bedava mekteplerinde  yatılı okumuşlar, eğitmenlerin merhamet ve sevgilerini sömürerek diploma sahibi olmuşlardı. Bir dönem, bizim memlekette de olduğu gibi, merdiven altı özel yüksek okullara gitmişler beleşine diploma almışlar. Aldıkları diplomalar ciddiye alınmadığı için, ayrımcılığa uğradıklarını ileri sürüp zırlamışlar. Aralarında sahte diplomalılar da az değilmiş…

Şimdi “mişli geçmiş zaman”dan “geniş zaman”a geçelim: İnançlarını, tıpkı ataları ulema ve kadılar gibi, başka insanlar üzerinde şantaj ve baskı malzemesi olarak kullanamadıkları için, inancı mala-mülke dönüştüremedikleri için mağdur olduklarını ileri sürüyorlardı. “Ulan bu ne biçim mağdurluk!” diye soranlara, “Bizi masadan ve kasadan uzak tutuyorsunuz!” diye çemkiriyorlardı. Kaderin bir cilvesi olarak, tarih ve talihin bir dalgın anında masayı ve kasayı ele geçirdiler. Yaptıkları ilk iş, kamu malı masa ve kasanın tapusunu türlü şekilde üzerlerine geçirmek oldu. “Yahu, bu ne iş?” diye soranlara, “Bizim kitapta böyle yazar, küfre girme zındık!” diye hırladılar. Atadan kalan fırınları, değirmenleri, kasap ve çerçi dükkanlarını yok pahasına sattılar, kimseye hesap vermediler. Ataların gözyaşı burun sümüğü yaptıkları köprüye, arabaya, su bendine, kayığa sahip çıkıp bunların sahibi biziz, biz yaptık diye kasılarak mahallede gezindiler. Mahallenin kimi ham hödükleri arasında bunlara inanlar oldu.

Adaletsiz adaletin hüküm sürdüğü, dediğim dedik çaldığım düdük diye dayılananların mühür sahibi olduğu mahallede, masa ve kasa için seçim zamanı geldi. Geldi gelmesine de seçim sandıkları sorunu var ortada. Seçim sandıkları haramilere karşı nasıl korunacak?  Çünkü adamlar göze sürme çekme hususunda pek mahirler… Böyle bir yerde seçim mi olurmuş diye düşünmeyin, olur be, bal gibi olur!

Bu bir masaldır, olay Binbir Gece Bağdat’ında geçmektedir ve masalın kıssasından çıkartılacak hiçbir hisse yoktur. Çünkü hisselerin tamamı haramilerin mağarasında durmaktadır. Bakalım, bir gün, “Açıl ya susam!” denince mağaranın kapısı açılacak mı? Çünkü bunlar Tanrı’nın kutsal şifrelerini bile değiştirirler…

Arkadaşlar, bababım adı Hıdır, elimden gelen budur!

Özdemir İnce

20 Mayıs 2015

 

“KIRK HARAMİ DÜZENİ” üzerine bir düşünce

  1. Geri bildirim: Anonim

Yorumlar kapalı.