KIZ BAKMAK,NİKAH KIYMAK

Karizmatik dövlet ve halk adamı, Başbakan Binali Yıldırım hazretleri tarihe geçecek muhteşem icraatlerini takdim ederken “Hastanelerin acil servislerini öyle güzelleştirdik ki necip milletimiz oralara kız bakmaya gidiyor!” diyesiymiş… Ülker İnce’nin kertezyen aklı almamış bunu, bana “Olmaz öyle şey, bizimle dalga geçiyorlar!” diyor.Ben de soruyorum muhayyilesi kıt Ülker hanıma:

-Peki, kız baktıktan sonra nereye gidecekler?

-Ben ne bileyim  onların gıllıgışlı işlerini, diyor.

-Daha önce gitmedilerse, değirmene yoğurt öğütmene gidecekler, diyorum.

-Öyle şey mi olur?

-Neden olmasın? Başyüce’nin peygamberliği ele geçirip sünnetçilik yaptığı yani dinsel kurallar koyduğu bu memlekette.

Müslümancı dinbazlar din ve imanı hacana yapıp masa ve kasaya konunca, ele geçirdikleri ganimete bir süre inanamadılar.Yarışmalı sınavların hiçbirini kazanamayan, ancak Fethullahçı dalavereler sayesinde bir yere kapılananlar yalapşap bir fakülte bitirdikten sonra mazlum ayaklarına yatarak, hocalara yaltaklanarak “master” ve hatta “doktora” yapan kadro… Televizyon dalaşmalarında “Yardımcı Doçent”, “Doçent”, “Profesör” plakalarıyla poz veren zevat… Acil servislere kız bakmaya bunların anaları gider. Kimilerinin  eli bir kadının eline tesadüfen dokunsa anında inzal olurlar.

Görmemişin bir oğlu olmuş çekmiş büllüğünü koparmış! Görmemişliğin yoksullukla ilgisi yoktur. Görmemişin parası vardır ama görgüsü ve hayat bilgisi eksiktir. Ve bunun ilacı yoktur. Masa var, kasa var ama zevk yok. Erkekleri de kadınları da böyle. Bütün hayalleri, mümkün olsa, asrî bir kadın ya da erkekle evlenmektir. Ama Ne mümkün!

Suudi’nin bir prensi bastırmış binlerce doları bir yat kiralamış. Yanında 10 tane bikinili hatun. Milliyeti, dini belli değil. Belki aralarında Müslüman Arap kadınlar bile var. Çarşaftan çıkan çıplaklığı kim tanıyacak!? Adamın yanında kendi  babası ve oğulları. Tam anlamıyla orji hayatı. Kimseden çekindikleri yok! Basınları nasılsa kölelerine aktaramaz… Heriflerin karıları, anaları, kızları çarşafı çıkartıp Marmaris’te insan gibi giyinseler, ossaat apartıp Riyad’da kellerini vururlar. Yıllar önce bir prensesleri sevdiği erkekle Londra’ya sığınmıştı  da oradan kaçırıp erkeğin başını vurmuşlardı, kadını da recm etmişlerdi. Gazeteler “Bu ne iki yüzlülük!” diye yazdılar. “İki yüzlülük” değil, budur çağdaş müsülman ahlâkı!

14 Temmuz tarihli Cumhuriyet gazetesinde okudum:  Muğla’nın Fethiye ilçesinde ‘İslami otel’ konseptiyle hizmet veren turistik işletmenin muhafazakâr kadınlara özel havuzunda yüzüp güneşlenen tatilciler, iniş sırasında üzerinden geçen yamaç paraşütü pilotlarını röntgencilik yaptığı iddiasıyla jandarmaya şikâyet etmişler. Tepki gösteren yamaç paraşütü pilotları ise “İniş için havuzun üzerinden geçmek zorundayız. Şikâyetler komik” demişler. İnanılacak gibi değil ama inanmamak da mümkün değil. Havuzun üzerinden uçan erkek kuşların aşağı pike yaptıklarını bile ileri sürebilirler. Bre hatunlar gökyüzünde öylesine uydular var ki “gâvur” milleti Irak ve Suriye çöllerinde yol alan araçları taa Dallas’tan, Londra’dan, Moskova’dan düğmeye basarak havaya uçuruyor. Ellerinde, isteseler, basına verecek mayolu fotoğrafınız yok mu sanırsınız? Var var, ama, demek ki ilgi çekecek kadar güzel değiller.

Müslüman dünyası 21.yüzyılda müthiş bir uyumsuzluk yaşıyor geri kalan dünya ile. Soylu ve zengin sınıf erkekleri dünyanın en iyi üniversitelerinde okuyorlar ama dünya görüşlerinde hiçbir değişiklik olmuyor. Halk acımasız bir diktatoryanın zulmü altında bilinçsiz hayvan hayatı yaşamakta. Ama çok fazla uzun sürmez pek yakında zengini/yoksulu, tamamı, toptan delirecekler. Müslümanların dünyası baştan başa tımarhane olacak! Bu tsunamiden belki Türkiye kurtulabilir ama bu müthiş bunalımı yaşamaya başlayan AKP’den kurtulması koşuluyla. Bu, AKP’nin de yararına olur, kafayı toparlayıp dişi ve erkek sineklerin peşinde helak olmaktan kurtulurlar.

Ek olarak, konuyla ilgili iki armağanım var. En azından “nikâh”ın gerçek anlamını öğreneceksiniz.

ÖZDEMİR İNCE

14 TEMMUZ 2016

***

LÜBNAN’DA BİRKAÇ GÜN

Gerçek Mersinlinin ruhu biraz da Lübnanlıdır, Berutludur. Biz “Beyrut” demeyiz “Berut” deriz. Elbette, Mersinli aynı zamanda Lazkiyelidir (Lattakyalıdır). Lazkiye, Suriyededir. 1850’lerde Mersin’i kuranların önemli bir bölümü Berutlu ve Lazkiyelidir. Müslüman ve Hıristiyan. Ötekiler, Çavuşlu’dan, Yalnayak’tan, öteki Toros eteği köylerinden geldiler, indiler. Lazkiyeliler “Fellah” idi. Türkmenler, Yörükler köylü idi. Mersin’le birlikte kentli oldular. Be(y)rutlular anadan doğma tüccar idi.

Ermeniler ve Rumlar da vardı. Şimdi Mersin Asrî Mezarlığı’nda yan yana yatmaktalar.

İskenderun, Antakya, Laskiye, Beyrut, Hayfa, bu kentlerin hepsi Mersin’in devamıdır. Ya da tersi. Tersine zincir Mersin’de durur. Öteye geçmez.

Ayrıca, Mersin Yumuktepe’nin Finike ile, Finikeliler ile ilişkisini de bilen çok azdır.

Birkaç arkadaş epeydir Beyrut’ta buluşmayı düşünüyorduk. Bu nedenle, Ülker ile birlikte, yılbaşından birkaç gün önce Beyrut’a gittik. Ülker Beyrut’u ve Lübnan’ı ilk kez görecekti.

Kimler buluştu Beyrut’ta? Kimlerdi? Şimdilik sadece mesleklerini yazacağım. Çoğunluk üniversite hocasıydı: Sanat tarihçisi, tarihçi, ekonomist, siyaset bilimci.  İki şair. İki çevirmen ve çevirilimci. Bunlardan biri Ülker. Bir de ailesi Kayseri’den gitme Ermeni, ressam Tanya da var. Tanya bizim için sürpriz oldu. Ben böyle Kayserli görmedim. Müthiş duyarlı ve görkemli bir kadın. Resimlerini henüz görmedim. Ama Mersin Uluslar arası Müzik Festivali’nden bile haberi var.

Evet dediğim gibi: Aralık ayının son haftasında Beyrut’te buluştuk. Bu şenlikli seminer, semirenli şenlik 4 ocağa kadar sürdü.

Konuşma konularından biri Kuran’ın yabancı dillere yapılan çevirilerinde görülen sadakatsizlikler idi. Örneğin, D.Masson  Tahrim suresinin 12.ayetinde geçen “farj” (ferç; kadın cinsel organı) sözcüğünü  Fransızcaya “bekâret” olarak çevirmişti. Ayetin Arapça aslı şöyle. Yani Allah’ın vahiy olarak indirdiği ayetin aslı şöyle:

“Wa Mariam ibnat İmran allati ahsanat farjaha, fanufakna fihi min ruhina.”

  1. yüzyıl başlarında Muhammed Bin Hamza’nın yaptığı doğru çeviri ise şöyle:

“Dakı Meryem İmran kızı, ol kim sakladı fercini. Pes ürdük anun içine, canumuzdan.” (Hazırlayan Dr.Ahmet Topaloğlu, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1976)

Yani günümüz Türkçesi ile ayetin şöyle çevrilmesi gerekiyor:

“Ve İmran kızı Meryem, sakladı (korudu) fercini (cinsel organını) ve biz onun içine (fercine) ruhumuzu üfürdük.”

Bendeki “meal” denen çevirilerin hiçbirinde ferç (kadın cinsel organı) sözcüğü yer almıyor. Ferç yerine türlü çeşitli dolambaçlı ifadeler kullanıyorlar, sonra da “biz onun içine ruhumuzdan  üfledik” diyorlar. Hangi içine? Bu ayet Allah’ın ağzından İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğu iddiasını doğrulamıyor mu? Peki Allah’ın oğlunun dinine inananlar neden “gavur” olsun? İktidarlara borazancılık yapan Diyanet ne fetva buyurur acep?

(HÜRRİYET, 8 OCAK 2011)

***

 NİKAHIN KERAMETİ

2 Ocak 2011  günü öğleyin Lübnan’ın güneyinde, İsrail sınırına yakın Tyros (Tir,Tyre)’da yemek yiyorduk. Tyros kalıntıları iyi korunmuş bir Finike kenti. Şimdi de kullanılan Finike limanında bir lokantada. Deniz kıyısı.  Yemekte Adonis, Ülker, bendeniz, birkaç üniversite hocası, birkaç yazar, Ermeni ressam bayan ve bizi yemeğe davet eden işadamı vardı.

Yemeğe bir süre sonra Adonis’in büyük kızı Ninar ile nişanlısı katıldı.  “Nikah” sözcüğünün Arapçadan gelmiş olması gerektiğini düşündüm ve Fransızca deyimi yerine “nikah” sözcüğünü kullanarak “Nikah ne zaman?” diye sordum. Soruma tepsi kahkahayla güldü. Neden güldüklerini anlamadım. Bunun üzerine, işadamı, elle işaret ederek ve  “duhül” sözcüğünü de kullanarak, nikahın Arapça ne anlama geldiğini açıkladı: Lübnan’da resmi imzalı bir evlilik sözleşmesi yoktu. Her cemaat kendi töresine göre evleniyordu. “Medeni” sözleşmeyle evlenmek isteyenler, Türkiye’ye, Kıbrıs’a gidiyordu.

Bir süre sonra, Tunuslu şair arkadaşım Tahar Bekri, Eskişehir’de bir binanın kapısında “Nikah Dairesi” yazısını görünce gülmeye başladı. O da neden güldüğünü açıkladı.

Bunun üzerine Ferid Develioğlu’nun “Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat”ını açıp “Nikâh” maddesini bulup okudum. Şimdi sadece hukuk bağlamına girenlerini birlikte okuyalım:

Nikâh: Nikah, yasal evlenme töreni.[Asıl anlamı: Vaty. (bkz: vaty)]

Nikâh-ı bâtıl: Aranan koşullardan birinin ya da birkaçının bulunmamasından dolayı geçerli olmayan nikah. Nikâh-bi-l-kitâbe: Tanıkların içeriğini işitmeleri ya da bilgi sahibi olmaları koşuluyla, törende hazır bulunmayanın hakkında mektupla yapılan nikah. Nikâh-ı fâsid: Gerekli koşullara sahip olmayan nikah. [Tanıksız ya da tek tanıkla ya da hürmet (haramlık) sebeplerinden birinin olmasına karşın yapılan nikahlar]. Nikâh-ı fuzulî: Asıl ya da veli ya da vekil olmayan kimsenin başkası adına akdettiği nikah. Nikâh-ı gayr-i lâzım: Sahih (geçerli) olmakla birlikte feshi (bozulması) mümkün olan nikah. Nikâh-ı hezl: Hakiki ya da mecazi mana kast olunmayarak latife suretiyle yapılan nikahtır ki  gerçekten yapılan nikah gibi sahihtir. Nikâh-ı lâzım: Feshi kabil olmayan nikah. Nikâh-ı mevkuf: Başkasının icazetine (iznine) bağlı olan nikah. Nikâh-ı muallak: Şarta bağlı nikah. Nikâh-ı muvakkat: Süre belirtilerek yapılan nikah olup caiz değildir. Nikâh-ı müt’a: Müt’a veya temettü gibi intifa manasına olan bir lâfız ile icra edilen nikah.[Bu nikah batıldır]. Nikâh-ı nâfiz: Gerekli bütün koşullara sahip olup izin gerektirmeyen nikah. Nikâh-ı rakik: Köle ve cariyenin nikahı. [Geçerli olması köle ya da cariye sahibinin iznine bağlıdır]. Nikâh-ı sahîh: Gerekli bütün koşullara sahip olan nikah. Nikâh-ı tenezzühî: Sahibin cariyesini kendisine nikah etmesi.

Şimdi sıra “nikâh” sözcüğünün asıl anlamı olan “Vaty”e geldi.

Vaty: Ayak altında çiğneme, basma; çiftleşme, cimağ = insanların çiftleşmesi.

Demek ki “Nikah ne zaman?” diye sorduğumda “Çiftleşme ne zaman?” diye soruyormuşum. Tunuslu şair arkadaşım tabelayı “Çiftleşme Dairesi” diye okuyormuş.

Cumhuriyet öncesindeki (dinî) nikahın gülünç sayısına bakın. “Şarta bağlı” satış olur da “Şarta bağlı nikah” nasıl oluyor? Demek ki Osmanlı zamanında, halkın kutsal değerleri olarak, böyle ilginç evlenmeler varmış! Ey Türk kadınları, geçerli evlenme tek akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağını buyuran 17 Şubat 1926 tarihli Cumhuriyet yasası sizi özgürleştirmişti. Onurunuzu kurtaran bu yasayı her gün hatırlayın!

(HÜRRİYET, 31 AĞUSTOS 2011)