KRALIN KÖPEĞİ

Can Yücel’in Türkçe söylediği “Herboydan, Dünya Şiirinden Seçmeler”, Seçilmiş Hikayeler Dergisi yayınları tarafından 1957 yılında yayınlanmıştı. Hey gidi günler ! Bu kitapdaki bütün şiir söyleyişleri (çevirileri) birer Türkçe başyapıtıdır.
Yıllardır unuttuğum kitabı, şiir kitapları arasında araya araya buldum. Bulduk. İsa’dan önce 500 yıllarında söylenmiş şu halk şiiri için aramıştım : “Köpek var taş yok / Taş var köpek yok / Taş var köpek var / Ama kralın köpek / Sıkıyla at taşı.”
Hazır kitabı açmışken bir şiir daha aktarayım. Bu şiirde de binlerce mesel ve hisse gizli. Mathias Lubeck’in “Tanrıyla Milli Eğitim” şiiri :
“Çözülür demiş Faust bu kâinatın sırrı. / Ve bu yüzden çarpılmış Tanrının cezasına, / Demek ki hikmetinden sual olmayan Tanrı / Râzı değil milletin okuyup yazmasına.”
***
1950-1960 arası, demokrasi vaatleriyle iktidara gelen Demokrat Parti’nin CHP’nin tek parti yıllarını mumla arattığı bir zorbalık dönemiydi. İşte bu on yıllık dönemde bizim kuşağın şairleri, yazarları, tiyatrocuları, ressamları, sanatçıları ve gazetecileri hep birlikte Cumhuriyet Rönesansı’nı yarattılar.
O zamanki MİT’in ajanları sokaklarda, sinemalarda, meyhanelerde peşlerindeydi. Onlara komünist casus ve ajan muamelesi yapardı. Hiçbirinin iş garantisi yoktu. Bütün 1 Mayıslarda teyakkuza geçen asker ve polis bir gece önceden bazılarını gözaltına alırdı.
6-7 eylül fesat ve faciasını tezgahlayan hükümet, olayların kışkırtıcısı olarak 1940 kuşağının “mimli” (!) yazarlarını gözaltına alıp hapse tıkmıştı.
Şairlerimizin, hikayecilerimizin, romancılarımızın bir çoğu kitaplarının adları yüzünden, kitaplarındaki bir dize ya da bir cümle yüzünden göz altına alınmış ve 141-142’den mahkûm edilmişlerdi. Hiçbirinin ne devlette, ne de özel teşebbüste iş garantisi vardı. Bir gün, herhangi biri, karısı ilk çocuğunu doğurduğu gün, işyerinin kapısı önünde bulabilirdi kendini.
***
O on yıl içinde ve daha sonra “kralın köpeği”ni küçümseyip, adam yerine almadan kralı taşlamayı göze aldılar. Ve bunun bedelini ödediler. Gene ödemeye hazırlar !
Faust gibi evrenin sırrını çözmeye çalıştılar.Kendileri için ve sonraki kuşaklar için çeviriler yaptılar. 12 Mart’larda, 12 Eylül’lerde “Manifesto”yu yayınlayan Süleyman Ege misali sürüm sürüm süründüler, yayınladıkları kitaplar SEKA’da hamur haline getirildi.
O zamanlar şiir kitapları 4 bin adet basılırdı ve bunun 2 bin kadarı sadece İstanbul’da dağıtılırdı. İstanbul’un nüfusu 2-3 milyon kadardı.
Türkiye’nin en küçük il ve ilçesinde mutlaka bir “Devrimci Kitapçı” vardı. Romanların ilk baskıları 30 bin, 50 bin yapılmıyordu, şimdiki gibi 100 binler satan romancılarımız yoktu. Nobelsizdik. Ama üçüncü hamur kağıda basılan, ciltleri dağılan romanları yazan romancılar günümüz romancılarından çok daha saygı görmekteydiler.
***
O zamanlar, bizim kuşağın “Kral”ı taşladığını gören “Kralın Köpekleri” kuyruklarını kısıp sıvışırlardı. Kuyruk acıları bundandır ! Günümüzde, kralı taşlamak yerine kralın köpeğine özenen yazıcılar bile var. Demek ki geçmişten ders çıkarmamışlar : Kralın köpeği suretinde Cumhuriyet’in duvarlarına siymektense, efendisiz sokak köpeği olup taşlanmak evlâdır !