KÜRT(ÇÜLÜK) SORUNUNA BİR ÇARE NASIL BULUNUR?

Okuyacağınız yazılar bundan 10 yıl önce yayımlandı. Okuyacaksınız! 10 yıl sonra vardığım noktanın ve bulunduğum düzeyin beni getirdiği düşünceyi hemen yazacağım: Herkesin sandığı ve iddia ettiği gibi Türkiye’nin demokratikleşmesi ile Kürt ya da Kürtçülük sorununun hiçbir ilişkisi ve ortak noktası yoktur!

Kestirmeden gidip saptamamı yazacağım: Kürt(çü) taraf özerklik ve ana dilde eğitim ve öğretim hakkının tanınması koşuluyla AKP hükümetinin “İç Güvenlik Paketi”ne karşı çıkmaz ve dahası, sağlam güvence alması durumunda, bu pakete olumlu oy verir. Çünkü Türkiye Özerk Kürdistan yönetimi bu “Paket”i  kendi muhaliflerine gözünü kırpmadan uygular.

Ancak ve fekat, bendeniz bu durumu hayretler içinde izlemekteyim: Başyüce ve onun AKP hükümeti, diyelim ki Öcalan&Kandi&HDP üçlüsü (trinitesi) ile her konuda anlaştı. Bununla ilgili yasa TBMM’ne geldi ve AKP + HDP oylarıyla yasalaştı. CHP ve MHP bu yasaya olumsuz oy verdi. Ne olacak o zaman? Çözüm meşrulaşacak mı? Seçmenin en azından % 45’ini temsil eden halk ve seçmen kitlesi “yok” mu farz edilecek?

Dileyim ki bir anayasa metninde AKP ile üçlü anlaştılar ve dileyim ki bu müttefikler halkın %50’sini temsil ediyorlar (muhalif Kürtler de hesaba katılırsa bu yüzde çok düşer) ve bu anayasa halkoyuna sunuldu ve % 60 oy aldı. Bu anayasa meşru olacak mı? Halkın en azından % 90 oyunu alamayan her anayasa gayri meşrudur!

Bu nedenle, CHP ve MHP’nin onayını almayan, açılım sonuçları ve anayasa formülleri, kesinlikle meşru değildir! Bu zorlama durumu daha da kötüye götürür. Benden söylemesi: Bu sınavda geçer oy 10 üzerinden 9’dur! Gerisi tufandır! Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az!!!!!!!!!!!!!

ÖZDEMİR İNCE

1 MART 2015

***

HAL VE GİDİŞ SIFIR (1)

Bu yazı Güney-Doğu için Bask Modeli öneren Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep Borrell Fontelles’in tarihten sıfır alışını anlatmayı amaçlıyordu. Ama  İngiliz ve Fransız gazetelerine ilan vererek bazı modellerin Güney-Doğu’ya uygulanmasını isteyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Kürtler ile bazı Kürt muhibbânı da “Tarih” dersinden sıfır almıştır.

PKK’ya karşı bir araya gelip yıllarca bildiri yayınlamaktan korkan tanıdıklarımızın da aralarında bulunduğu imzacılar, önce Avrupa Birliği’ni de kullanarak ülkelerine şantaj yaptıkları, sonra bildirinin biçimi ve içeriği bağlamında birbirlerine kazık attıkları için Hal ve Gidiş dersinden sıfır alarak sınıfta kaldılar.

Ben Hal ve Gidiş açısından bakarak bir iç ve dış politika değerlendirmesi yapmayacağım. Aynı kimselerin yakınları da, haksızlığa uğradıklarını ilan ettikleri yirminci yüzyılda aynı dersten birkaç kez sıfır almışlardı. Bunu üzülerek kendilerine anımsatmak isterim.

Türkler 1071’de, Doğu Roma İmparatorluğu’nun ordularını yenerek Anadolu’ya girdiler. Ve daha sonra, 1923 yılına kadar herhangi bir Kürt devletiyle savaşıp topraklarını ele geçirmediler. Şeref Han’ın kaleme aldığı “Kürt Tarihi Şerefname”de (Ant Yayınları, 1971), siyasi tarihin kabul ettiği  devlet normlarına uygun olmayan bazı oluşumların hanedan, hükümdar, bey gibi unvanlarla donatması karşısında ses çıkarmasak da “Çemişkezek Hükümdarları” (S.188) bahsine gelince gülmemek için kendimizi zor tutabiliriz.

Tarih,  Çemişkezek hükümdarlarını  ciddiye alsaydı, her mezranın şeyh ve ağasına bir asalet unvanı vermek zorunda kalırdı. Ama onun böyle zevzeklikler yapmadığını biliyoruz.

Bildiri imzacısı Kürtler ve Kürt muhibbânı zevat, Türkiye’den,   Avrupa’nın demokratik ülkelerinde yaşayan Baskların, Katalanların, İskoçyalıların, Laponların, Güney-Trollülerin ya da Valonların sahip oldukları haklara benzer hakları kendi Kürt vatandaşlarına tanımasını  istiyorlar. Ayrıca, altını çizerek “Türkiye Kıbrıs Türkleri için istediği hakları kendi vatandaşı Kürtlere de vermelidir!” diyorlar.

Sadece işin aslını astarını bilmeyenlerin desteklemek gafletini göstereceği bu istekler, Tarih sınavında sınıfta kalır. Çünkü, imzacıların adını verdiği  ulus, halk ya da cemaatle Kürtlerin  hiçbir benzer özelliği bulunmamaktadır. Laponlar dışında, öteki oluşumların  1000-2000 yıllık  tarihsel-siyasal geçmişleri, özellikleri var. Örneğin Bask (Euskadi) ülkesindeki Navarra Krallığı’nı ele alalım. Navarra 10. yüzyılda I.Sancho Garcés’in Pamplona Kralı olmasından sonra bağımsız bir Hıristiyan krallığı oldu. Navarra 1512’de Kastilyalı II.Fernando tarafından İspanya topraklarına katıldıysa da 1800’lere kadar kendi yasalarını korudu.

İspanya’daki 17 özerk bölgenin Bask ve Navarra bölgesine benzer tarihleri var ve bu tarihsel özellikleri nedeniyle özerklik kazandılar. İskoçların ve Valonların durumu da farklı değil. İspanya, Avrupa Birliği’ne üye olmak için 17 özerk bölgeye ayrılmadı. Özerklikler Roma dönemine dayanıyor, neredeyse iki bin yaşında. Tarihin işleri kırk koyunlu köy ağasının bağımsızlık ilan etmesine benzemez!

İmzacılar, bu vesile ile, özerkliğin lotaryadan çıkmadığını, hediye edilmiş bağımsızlığın sonunun Arap devletlerinin bağımsızlığına benzeyeceğini öğrenebilirlerse, o da kâr!

(Hürriyet, 14 Aralık 2004)

***

HAL VE GİDİŞ SIFIR (2)

12 Mart döneminden hapishane arkadaşım   Ümit Fırat, imalatçılarından olduğu Kürt bildirisinin içeriğini reddeden Leyla Zana’yı fena harcıyor: “Zana’nın adıyla anılmaktan rahatsızım. Leyla, güçlü politik formasyona sahip değil. Eğitimi, buna elverişli değil. Fotoğraflarda güzel görünüyor. Nedir formasyonu, neyi hak etmiş tartışılmıyor. Leyla imzaladığı metnin içeriğini kavrayabilmiş değil.” (Hürriyet, 13.12.04)

Leyla Zana’nın ya da bir başkasının imzaladığı metnin anlamını kavrayıp kavramaması bizi ilgilendirmez. Ama, Ümit Fırat’ın, iki ayrı kategori olan Güzellik ile Politik Bilinç arasında mukayese yapması bana bir laz fıkrasını anımsattı. Adama  “Güzel mi yoksa budala mı olmak istersin?” diye sormuşmuşlar. Adam “Budala olmak isterim çünkü güzellik geçicidir!” demiş.

Ümit Fırat, Leyla Zana’yı politik bilinç kategorisinde sınıfta bırakılıyor. Fotojeni ile politik bilinci birbirine karıştırdığı için, biz de kendisine “Hal ve Gidiş”ten sıfır veriyoruz.

Kürt bildirimenleri (“Bildiri imzacıları” anlamında. Sözcüğü şu anda ben uydurdum), Türkiye’nin, İskoçların faydalandığı ve kendisinin de Kıbrıs’taki Türk azınlık için istediği hakları kendi Kürt vatandaşlarına garanti etmesini istemektedirler.

Kıbrıs Türklerinin azınlık sayılmamak için yıllardır mücadele verdikleri gerçeğini bir yana bırakalım. Avukat Eren Keskin’in, yazar Muhsin Kızılkaya’nın, şair Yılmaz Odabaşı’nın, şair Hicri Özgören’in, CHP’li sendikacı Yaşar Seyman’ın, gazeteci Ahmet Tulgar’ın, müzisyen Ferhat Tunç’un  “İskoçya” örneğinin ne anlama geldiğini bilmediklerini, kendilerinin okur-yazarlık düzeylerine yakıştıramadığımız için kabul edemeyiz.

Bildirimenlerin de çok iyi bilmeleri gerektiği gibi İskoçya krallığı M.S 841 yılında kuruldu;  Birleşik Krallık’ın (United Kingdom) kurulmasına (1707) kadar İngiltere ile savaştı. O tarihten bu yana kendi parlamentosu, kendi bayrağı, kendi ulusal marşı, kendi futbol milli takımı var. İskoçya, savunma ve dışişleri konusunda İngiliz hükümetine bağlı olmakla birlikte vergi koymada özerk bir statüye sahip. Kendi hukuk, yasama ve eğitim sistemi var, kendi parasını basabilir.  İskoçya basit bir oylama ile Birleşik Krallık’tan ayrılıp bağımsızlığını ilan edebilir. Ekonomi, sanayi, tarım ve kültür alanlarında İngiltere’nin gerisinde değil.

Demek ki, adlarını saydığım ve saymadığım bildirigenler İskoçya’yı örnek aldıklarına göre, Türkiye’nin kendilerine ait saydıkları  bir bölgesinde İskoçya gibi bir “devlet” kurmak istiyorlar. Kuşkusuz istemekte özgürdürler, ama Türkiye Cumhuriyeti “üniter” devletine karşı olmadıklarını söylemeleri zekâmıza ve insanlığımıza hakaret olur.

O zaman kendilerine şu soruyu sormak hakkımız doğar: Kimliğinizi, kültürünüzü, dilinizi koruyarak yaşamak istediğiniz “Atalarınızın toprağı”nı her bakımdan İskoçya haline getirmek için neden çalışmadınız şimdiye kadar? Ödemediğiniz vergilerle yapılan okullar, atölyeler, yollar, elektrik ve telefon şebekeleri, işyerleri PKK tarafından tahrip edilirken, masum insanlar katledilirken neden anlamlı bir bildiri yayınlamadınız?

Ad vermek istemiyorum, ama bu soruyu sorduğumda bana PKK’dan korktuğunuzu söylediniz her zaman. Demokrasi ve özgürlük aşkınızı bu korku ile nasıl bağdaştırıyorsunuz? Yoksa Avrupa Birliği sizler için bir “korku kıran” mı oluyor?

Buyurun, düşünün! Ulusal bütünlüğü parçalama pahasına imzaladığınız bildiri, sizi, tarih ve temsil ettiğinizi ileri sürdüğünüz halkın önünde mahkûm etmiştir.

(Hürriyet, 18 Aralık 2004)

***

HAL VE GİDİŞ SIFIR (3)

Gazeteler okurlarını yanlış bilgilendiriyorlar.  Özerklik herhangi bir nedenle gündeme gelince hemen bir ansiklopedi açıyorlar ya da internete giriyorlar:

“Katalanlar, 1978 yılında kabul edilen yeni anayasayla özerklik statüsü aldı. Yasaya göre, Katalonya’nın özel dili Katalanca. Parlamentoda İspanyolca ve Katalanca kullanılıyor, ancak yasaların yazımı ve tüm idari işlemler Katalanca yapılıyor. Özerk hükümet (Generalitat), tüm yayınları iki dilde yayımlıyor. Eğitimde iki dil de kullanılıyor, radyo ve televizyon yayınları sadece Katalanca.” (Milliyet,11.12.04)

10 Aralık 2004 tarihinde Le Monde gazetesinde yayınlanan Kürt  özerklik manifestosunu ve gazetenin verdiği özerklik örneğini okuyan biri,  “Katalanlar”ın yerine “Kürtler”i, “Katalanca”nın yerine “Kürtçe”yi; “İspanya”nın yerine  “Türkiye”yi, “İspanyolca”nın yerine “Türkçe”yi koyarak  “Katalonya”nın yerine hayali bir özerk Kürdistan yaratabilir.

Katalonya, birtakım Katalanlar Le Monde gazetesinde özerklik manifestosu yayınladıkları için 1978 yılında özerk olmadı. Bu özerkliğin tarihsel dayanağını bir gezi kitabından aktaracağım:

“Romalılar İber yarımadasına ilk defa Katalonya’da Costa Brava’da yer alan Empuries’ten çıktılar. Özellikle önemli eyaletleri Taraconensis’in merkezi Tarragona ve çevresinde önemli izler bıraktılar. Daha sonra Barselona Madrid’le ekonomik ve kültürel açıdan rekabet edebilecek bir başkent olarak ortaya çıktı.”

Efendim, demek ki neymiş?  Bunu yanıtını şöyle vereceğim: Katalonya MS.V.yüzyılda Vizigotlar (Gotholonia) tarafından işgal edildi. Sonra 712 yılında Arapların eline geçti. X.yüzyılda Katolonya Kontları bağımsızlıklarını kazandılar. Bir ara Aragon hanedanı tarafından yönetildi. 1931 yılında ilan edilen Katalan Cumhuriyeti (l’Esquerra republicana) özerklik kazandı.

İmzacılar tarihten habersiz oldukları için, Katanların 1978 yılında kabul edilen anayasa ile ve belki de AB sayesinde özerk olduklarını sanıyorlar. Sayın okurlar, bu zevata tarihten sıfır vermekte haksız mıyım?

İmzacılardan bazıları  “Benim imzaladığım metin bu değil, değiştirmişler!”  numarasına baş vursalar da geçerli olan altında imzaları bulunan metindir. Manifesto metninin ilk maddesinde, “Kürt halkının varlığını kabul eden, Kürt halkına, kendi dilinde bir genel öğretim sistemine ve  medyaya sahip olma hakkını garanti eden bir yeni ve demokratik anayasa”dan söz edilmekte.

Kürt halkının varlığını Anayasa tarafından kabul edilmesininin ne anlama geldiğini Anayasa hukukçularına bırakıyorum. Benim sözüm imzaladıkları metinde özerklik sözcüğünün geçmediğini ileri sürenlere. Doğrudur, bu sözcük geçmiyor. Ama imzacılar Kürtler için Kürtçe eğitim-öğretim sistemi istiyorlar. Ve böylece, dolaylı olarak da olsa, Kürtler için özerklik ve bağımsızlık isteklerini dile getiriyorlar.

Toplumsal yarar oranı ile uygulama olanağını bir yana bırakalım. Türkiye’nin bir bölgesinde Türkçe’den başka bir dilde öğretim yapılması talebi o bölgenin özerkliği  ya da bağımsızlığı anlamına gelir. Ama  Kürtler için böyle bir şey istemenin tarihsel dayanağı yok!

(Hürriyet Avrupa, 27 Aralık 2004)

HAL VE GİDİŞ SIFIR (4)

Aklı başında Kürtler kusura bakmasınlar. Mukayese çok tehlikeli ve acıdır. Bask, Katalan, İskoç ve Valon örnekleri verip bunlarla tarihsel mukayeseyi kendi temsilcileri yaptı. Ben sadece bu mukayesenin izinden gidiyorum.

“Türkiye ve  Avrupa Birliği Türkiye’nin belli bir bölümünüi masa üzerinde ve ceplerinden para harcayarak İskoçya, Katalonya, Bask Ülkesi ve Valonya haline getirsinler. Ben de uygun bir zamanda bağımsızlığımı ilan edeyim!”

Kürt bildirimenler yukarda dile getirdiğim bir hayali yaşıyorlar. Sonra bize dönüp “Vallahi de billahi de biz özerklik ya da bağımsızlık istemiyoruz” diyorlar.

Peki Kürt sorununu nasıl çözümleyeceğiz?

Çok içerikliymiş, çok nesnelmiş gibi görünen yanlış bir soru? Çünkü Kürt sorununu bağımsızlık ve özerklik yöntemi ile çözmeye kalkışırsanız ortada hiçbir sorun kalmaz.

Kürtler için özerklik ya da bağımsız devlet istemiyorsanız gene çözülmesi gereken herhangi bir sorun yoktur ortada.

Ancak Türkiye’nin belli bir bölgesinde yaşayan  Kürt kökenli vatandaşların kuşkusuz sorunları, çok önemli sorunları, özel sorunları var ve bu sorunlar Türkiye’nin genel sorunları bağlamında çözümlenebilir.

Demek ki doğru yanıt almak için sorunun doğru sorulması gerekiyor.

Soru ve cevap doğru olduğu zaman “Anadilde eğitim-öğretim!” cümlesinin tam bağımsızlık anlamına geleceğini hemen anlarız. Kim ki ilköğrenimden üniversiteye kadar, lisansüstü öğrenime kadar Kürt dilinde eğitim ve öğrenim istiyor, bu isteğin gerisinde tam bağımsızlık talebi vardır.

Çünkü  Hukuk, Siyasal Bilgiler,Ekonomi, Mühendislik, İletişi ve Bilişim, Felsefe, Sosyoloji ve Psikoloji dallarında öğrenim görüp diploma alanlar Türkiye’nin  neresinde,  hangi iş alanında çalışacaklar? Kürtçe hukuk ve adalet ne anlama gelir? Kürtçe öğrenim gören diplomasi öğrencisi Türk hariciyesinde çalışabilir mi?

Bu nedenle anadilde eğitim ve öğretim istemek ayrılıkçı, bağımsızlıkçı bir taleptir.

Peki Kürt kökenlilerin kendi ana dillerini öğrenme hakları yok mu? Olmaz olur mu, elbette bu onların yasal hakkı. Ama buna “Anadilde eğitim-öğretim” değil “Anadilin özgürce öğrenim hakkı” denir.

Türkiye Cumhuriyeti’nde Kürtlerle ilgili olarak çözülmesi gereken bir tek sorun vardır, o da Kürtçenin özgürce öğrenilmesidir. Kürtçe’nin medyada kullanılması  sanıldığı gibi aşılmayacak bir sorun değil. Cayır cayır Kürtçe yayın yapılıyor!

İmzacılar, Avrupa’nın desteğiyle, “Kürt bölgesi”nde ekonomik ilerleme için, özellikle 1990’larda tahrip edilen 3400’den fazla Kürt köyünün yeniden inşaası ve yerlerinden edilmiş 3 milyon Kürt’ün evlerine geri dönmesi için teşviki içeren geniş çaplı bir programın uygulanmasını istemektedirler.

Bu özerklik-bağımsızlık bildirisinin ardından Türkiye  Cumhuriyeti’nin vergi veren vatandaşlarının büyük bir çoğunluğunun böyle bir projeyi destekleyeceklerini sanmıyorum. Ayrılma niyeti temsilcileri (!) tarafından dile getirilmiş bir bölgenin kalkınması için kendinden kısıp yatırım yapmak ne derece akıllıca olur, diye düşünebilirler. Bu nedenle, 3400 köyün bir bölümünü bizzat tahrip eden, bir bölümünün tahrip olmasına yol açan PKK’nın elindeki hazinenin bölgenin imarına harcanmasını isteyebilirler. Meşru ya da gayrı meşru servetleriyle “Türk bölgesi”ne yatırım yapan Kürt zenginleri de “Kürt bölgesi”ne davet edilmelidir.

İddialarına göre karyokinez bölünmeyle 15-20 milyona varan Kürt nüfusun (!) etnik Kürt partilerine neden birkaç milyondan fazla oy vermediği sorusu da imzacılar tarafından yanıtlanmalıdır.

(Hürriyet Avrupa, 7 Ocak 2005)