KÜSTAHLIĞA SUÇ DUYURUSU

13 yıllık AKP iktidarının bedeli çok ağır oldu: Ama Cumhuriyet’in yoz ulema tayfasıyla mücadelesinin ne denli haklı ve yerinde olduğu da ortaya çıktı. Ne var ki bu rezilliğin bir kez daha ortaya çıkması bunca yıkıma değer miydi?

700 yıllık Osmanlı döneminin, 13 yıllık AKP döneminden hiçbir farkı yoktur. İkisi de yoz ve sapkın ulema (din adamı) sınıfına dayanmıştır. AKP’nin  iktidarına ebediyet kazandırmak için vatan sathına imam-hatip okulu döşemesi hiç de boşuna değil!

Osmanlı döneminde her türlü kötülük ve isyanın kaynağında yoz ulema sınıfı vardır. Osmanlı saltanatının birkaç yüz yılına Suhte (Medrese öğrencileri, “softa”nın çoğulu) isyanlarından kaynaklanan Celali İsyanları damgasını vurmuş ve devletin yıkılışını hızlandırmıştır. (Günümüzde, imam-hatipler ve günümüz ulema sınıfı da aynı şeyi yapmaktadır).

Kavramların anlaşılması için, internetten aktardığım “Celali İsyanları”nı bilginize sunuyorum:

[Celali isyanları, 16. ve 17. yüzyıllarda, Osmanlı yönetimindeki Anadolu‘da Yavuz Sultan Selim döneminde başlayan ve IV. Mehmed dönemine kadar devam eden zaman zarfında devlete karşı, ekonomik, sosyal, askeri ve siyasi nedenlerle ayaklananlara verilen addır.

“Celâl’e mensup” anlamına gelen Celâlî tabiri, 16. yüzyıl başlarında (1519) isyan eden Bozoklu Şeyh Celâl’le ilgilidir. Celâlî isyanları başlangıçta, Osmanlı idaresinden memnun olmayan zümrelerin ve Şii eğilimli Türkmen gruplarının Safeviler’in de tahrikiyle devlete baş kaldırmaları şeklinde ortaya çıkmış, 16. yüzyılın sonlarından itibaren büyük bir mesele halini alarak değişik bir mahiyet kazanmıştır. Osmanlı devlet anlayışı, bu isyanları “hurûc ale’s-sultân” olarak değerlendirmiş ve kaynaklarda bu ifade sık sık kullanılmıştır.

Bu ayaklanmaların adı, bu kapsamdaki ayaklanmaların ilkinin önderi olan Şeyh Celâl’den gelir. Bozoklu (Yozgat) olan Şeyh Celâl önderliğinde; topraksız köylüler, ağır vergilerden ezilenler, toprakları elinden alınmış eski sipahiler, sekbanlar, yerel idarecilerin baskı ve adaletsiz yönetiminden şikayetçi olan kitleler 1519 yılında Osmanlı yönetimine başkaldırdı. Tokat yöresinde başlayan ayaklanma aynı yıl içerisinde kanlı bir biçimde bastırıldı. ]

Yazının sonunda, Prof.Dr.Mustafa Akdağ’ın  MEDRESELİ İSYANLARI başlıklı yazısını okuyacaksınız. Son derece önemli bir yazı. Aslına bakarsanız, Akdağ’ın kitapları okunmadan Osmanlı’yı anlamak mümkün değildir.

Gelelim bugünkü yazının ana gövdesine: Biraz sonra TÜRBAN FESATI (Hürriyet,12 Ekim 2010) ve ABRAKADABRACILIK (Hürriyet, 13 Ekim 2010) adlı iki yazımı okuyacaksınız. Bu yazılar yayınlandıktan sonra, Vakit gazetesi gene saldırıya geçti ve KÜSTAHLIĞA SUÇ DUYURUSU (Vakit Gazetesi, 22 Ekim 2010) adlı bir yazı ve beni protesto eden Adalet Platformu Üyelerinin fotoğraflarını yayınladı. Bunları da aşağıda göreceksiniz, okuyacaksınız.

Bu yazının amacı, AKP’nin Osmanlı’daki kök ve akrabalıklarını kanıtlarıyla göstermek. Bu böyle bir yazı elbette uzun olacak. Ve Ülker İnce gene bana kızacak. Yazı uzun diye!

Ülker, bence haklı değil, çünkü bu yazı bir gazete yazısı değil. Özel bir sitede yayınlanan bir didaktik yazı: Okurları tatmin için, okurlara şirin görünmek için yazılmadı. İsteyen istediği kadar okur; isteyen döne döne birkaç öğünde okur, ama sonunda bir şeyler öğrenir

Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kaldırın, imam, müezzin ve öteki din adamlarının maaşlarını kesin ve bu işleri tarikatlara, cemaatlere, mütedeyyinlere falan bırakın, gününüzü görürsünüz. Dindarlar zırnık koklatmazlar. Bütün ulema sınıfı Osmanlı Celalileri gibi dağlara çıkar billahi!

Benim gibi bu işleri bilenlerden nefret etmelerinin, onları hedef göstermelerinin nedeni budur.

Özdemir İnce

28 Mart 2015

***

TÜRBAN FESADI

Türban bir fesadın (komplo, conspiration) simgesidir. İsteyen ne yaparsa yapsın, CHP ne derse desin, bu saptamamdan bir milim geri adım atmam. İmam-hatiplerle birlikte Türkiye’yi bölen paylardan biridir. Üç bilinenli denklemin bir bilineni!

Türbancılar, kendilerine yakıştığı için taktıklarını söyleseler ağzımı açıp konuşmam. Bireysel tercihtir. Siyasal tercihin simgesi olarak sunsalar, o zaman tartışma başka boyut kazanır. Aslına bakarsanız, yakışma gerekçesini ileri sürseler de inandırıcı olmaz. Tek tip başlığın, kefen benzeri tek tip beden sargısının yakışması mı olur? Zevkler elbette tartışılmaz(!).

Ama işe dini inançlarını, Kuran’ı, inanç özgürlüğünü, insan haklarını karıştırıyorlar. Ve AKP iktidarı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nı arkalarına alıp insanı enayi yerine koyuyorlar. Türbanın Kuran’a dayalı hiçbir dayanağı bulunmadığı tarafımdan onlarca kez kanıtlanmıştır. Önümüzdeki günlerde kanıtlamaya devam edeceğim.

Kuran başlarını örtsünler demiyor; cinsel organlarını (farj, furuj) saklasınlar, göğüslerini (yakalarını, memelerini) örtsünler, diyor. Başlarını, saçlarını örtsünler demiyor. Harama bakacak gözler, boyalı dudaklar, pembeleştirilmiş yanaklar açıkta, ama saçlar kapalı. Saçlar mı cinsel, yüzler mi cinsel? İnsan aklına hakaret edilmesin lütfen?

Kuran’a göre göğüslerini ne ile örtecek dikkatsız mümine (inanan)?  Hımar (çoğulu: Humur) ile örtecek. Hımarın İslamla herhangi bir ilişkisi var mı? Yok! İslam öncesi dönemde Arapların ve Yahudilerin güneşten sakınmak için başlarını örttükleri bir giysi parçası.

Buyursunlar, imamlar, hacılar, hocalar, imam-hatipliler, ilahiyatçılar yazdıklarımın tersini kanıtlasınlar. Benim için işin dinî yönü demir kapı ile kapanmış ve mühürlenmiştir.

Buyursun siyaset bilimciler, tartışalım: Türban simgesi insan hakları, özgürlükler bağlamında tartışılabilir mi? Tartışılamaz! Bakın neden? Türban, kamusal alanda bir dinsel simge olarak Sünnî İslam anlayışının, Müslüman olmayan azınlıklar ve Sünnî olmayan Müslümanlar üzerinde bir baskı aracıdır. İnsan haklarına aykırı bir durum. Laik bir toplumda, kamusal alanın din ve inanç özgürlüğü bağlamında nötr olması gerekir. Oysa türban, bu nötr alana yapılan saldırıdır (tecavüz, ihlal, violation). Ve laiklik saldıranı değil saldırılanı korur. Laiklik, zaten bireyi ve toplumları dinlerin saldırısına karşı korumak için ortaya çıkmıştır.

Gelelim modern mahremcilerin abrakadabrasına: Onların sosyolojik saptamalarına göre, mutaassıp, muhafazakâr ailelerin kızları türban sayesinde evden dışarı çıkıp kamusal alanda boy gösterebiliyor ve üniversiteye gidebiliyormuş. Yoksa evden dışarı adım atamazlarmış! Şecaat arz ediyorlar: Hani türban kızların özgür tercihleri idi? Çoğu Cumhuriyet karşıtı ailelerin 18 yaşından büyük vatandaşlara yaptıkları baskının özgürlük ve insan hakları ile neresi örtüşmekte, tepeden tırnağa ihlal değil mi? Anayasa Mahkemesi ve Danıştay, AİHM kararlarına gönderme bile yapmadım. Buyurun sofraya!

Daha iyi anlaşılması için yazıyorum: Türban,  kahve rengi faşist gömleği gibi, gamalı haç gibi bir simgedir! Daha önce de arz etmiş idim!

(Hürriyet,12 Ekim 2010)

ABRAKADABRACILIK

1 Ekim 2010 tarihli Vakit gazetesi “Oku Kemal Oku!” diye kendinden emin bir manşet atmış, gevrek gevrek gülüyor. Serdar Arseven imzalı haber şu satırlarla devam ediyor:

“CHP lideri Kılıçdaroğlu, başörtüsü sorununun çözümü konusunda ehliyeti olmayan kişi ve kurumlardan görüş almaya çalışırken, Atatürk’ün hazırlattığı Devrim Yasası da sorunun çözüm adresi olarak Diyanet’i işaret ediyor.”

Vakit muhabiri kıs kıs gülerek, kasım kasım kasılarak 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı “Şer’iyye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye Vekâletlerinin İlgasina Dair Kanun”un 1.maddesine gönderme yapıyor. Yapıyor da kıs  kıs gülme sırası bizde: 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı yasa, çok önemlidir ama Anayasa’nın 174.maddesi tarafından korunan 8 devrim yasası (inkilap kanunları) arasında yer almaz. Ancak onlar kadar önemlidir. Bu yasayı, bir numaralı Devrim Yasası olan 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu izler. 429 sayılı yasaya sahip çıkacaksın ama 430 sayılı yasanın (ve öteki 7 yasanın) yeminli düşmanı olacaksın. İşte bu olmaz! Vakit gazetesinin söz konusu Devrim Yasaları’nı referans verdiğine ilk kez tanık olmaktayız ki haydi hayırlısı.

Günümüz Türkçesi ile 429 sayılı yasanın 1.maddesi şöyle : “Türkiye Cumhuriyetinde vatandaşların eylem ve işlemleri ile ilgili yasa koymak ve bu işlerle ilgili tasarruflarda bulunmak Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Onun kurduğu Hükümete aittir. İslam dininin itikat (inanç) ve ibadet ile ilgili bütün hükümleri, dini kuruluşların idaresi, Cumhuriyetin başkentinde yeni kurulan Diyanet İşleri Başkanlığının ilgi ve yetkisine bırakılmıştır.”

Aslında 3 Mart 1924 tarih ve 429 sayılı kanunu refarans gösteren Diyanet İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Faruk Çelik. Bu daha güzel, karşımızda bir gazeteci değil yüksek sorumluluk ve yetkisi olan bir kişi var.  Devlet Bakanı Çelik, türban fesadıyla ilgili olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın aldığı bir kararı gösteriyor. Diyanet İşleri Başkanlığı türban takma zorunluluğunu ünlü Nur Suresi’nin 31.ayetine dayandırıyor.

Değerli okurlar, 26 Aralık 2007; 22, 23, 29 Ocak 2008; 2, 8, 9, 23, 30 Şubat 2008 ve 5 Mart 2008 tarihli yazılarımda yabancı dillerden de örnekler vererek, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın örnek olarak aldığı, Nur Suresi’nin 31.ayetinin Türkçeye yanlış çevirilmiş olduğunu kanıtladım. Ayette herhangi bir şekilde “başınızı türban gibi bir örtü ile sıkı sıkı örtün” denilmemekte, ama İslam öncesinden kalan geleneksel örtünün memelerin üzerine indirilmesi buyurulmaktadır. “Wal yadhribna bi khoumourihinna âla jouyoubihinna”. Bunun Türkçe anlamı şöyle: “(Söyle inanan kadınlara:) örtülerini göğüsleri üzerine indirsinler”. Fransızcası da şöyle:  “Dis aux croyantes: de rabattre leurs voiles sur leurs poitrines.” (Le Coran II, Traduction de D.Masson, Gallimard, Folio classique, S.434). Söz konusu ayetin İngilizce, Almanca, İtalyanca çevirilerine bakın. Yukarda yazdığım gibidir!

Sonuç olarak: Diyanet İşleri Başkanlığı, yanlış bir çeviri ve yoruma dayanan geçersiz fetvasını en kısa zamanda kaldırmak zorundadır. Çünkü yıllardır görev kusuru işlemektedir!

(Hürriyet, 13 Ekim 2010)

***

VAKİT, TÜRBAN PROTESTOSU, 22.10.2010

KÜSTAHLIĞA SUÇ DUYURUSU (Vakit Gazetesi, 22 Ekim 2010)

Hürriyet gazetesi yazarı Özdemir İnce’nin kaleme aldığı ‘Türban Fesadı’ başlıklı yazıyla ilgili Adalet Platformu Başkanı Âdem Çevik dün Beyoğlu Adliyesi’ne gelerek suç duyurusunda bulundu. Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı Yunus Akdüzen, Hürriyet gazetesinin idare yerinin Bağcılar’a bağlı olduğunu belirterek suç duyurusunu Bakırköy Adliyesi’ne gönderdi.

EMRE ÇAKIR/İSTANBUL

Başörtüsü konusunda tepki çeken yazılar kaleme alan ve son olarak 12 Ekim (2010) günlü Hürriyet gazetesinde “Türban Fesadı” başlıklı bir yazısı yayınlanan yazar Özdemir İnce savcılığa şikayet edildi. Adalet Platformu Başkanı Adem Çevik dün Beyoğlu Adliyesi’ne gelerek Özdemir İnce ve söz konusu yazısının yayınlandığı Hürriyet gazetesi hakkında suç duyurusunda bulundu. Adem Çevik suç duyurusunda Hürriyet yazarı İnce’ye, “Halkı kin nefret ve düşmanlığa sevk etmek, inanca hakaret, kaos çıkarmak, aşağılama, rencide etme, kutsal değerlere alenen hakaret, bölücülük, ayrımcılık, 125. maddeyi ve 216. maddeyi İhlal” suçlamalarını yöneltti, Beyoğlu  Cumhuriyet Savcısı Yunus Akdüzen ise Hürriyet gazetesinin İdare yerinin Bağcılar’a bağlı olduğunu  belirterek suç duyurusunu Bakırköy Adliyesi’ne gönderdi.

ADEM ÇEVİK: HÜRRİYET GAZETESİ ALMAYIN

Konuyla ilgili görüşlerini  aldığımız Adalet Platformu Başkanı Adem Çevik kendisinin Müslüman kızın başörtülü ve Kur’an ı Kerim inancından dolayı Hürriyet yazan hakkında suç duyurusunda bulunduğunu söyledi. Çevik, “Özdemir İnce alenen toplumun büyük bir kesimine yönelik hakaret etti. Ben iııançlarım gereği bu yazar hakkında suç duyurusunda bulundum. Ne zaman bu ülkede bir şeyler çözüm aşamasına gelse gizli bir el devreye giriyor. Danıştay provokasyonunda bunu gördük, Bizler bu acı provokasyonları istemiyoruz. Onun için suç duyurusunda bulundum” dedi.

VAKİT, KÜSTAHLIĞA SUÇ DUYURUSU (22.10.2010)

 

 

***

EK OKUMA:

 

MEDRESELİ İSYANLARI

Prof. Dr. Mustafa Akdağ

(İstanbul Üniversitesi

İktisat Fakültesi Mecmuası.

1-4,1949. 361-387)

Hadisenin başlangıcı ve sahası:

Ne zaman başladığı henüz tespit edilemeyen Medreseli  İsyanları, yani ozamanki tabiri ile, “suhteler”in (softaların) ayaklanmaları, muhakkak ki sosyaltarihimizin en önemli hadiseleri arasındadır. Fakat bu hadiselerin çok az bilinmişolmaları yüzünden ilmi tetikten uzak kalmışlardır. Halbuki suhtelerin memleketin asayişsizliğinde oynadıkları rol ve “Celali  İsyanları” adı altında bütün bir halkın birbirlerine girmelerindeki etkileri o kadar geniş olmuştur ki, bunlar bilinmeden Türkiye’nin sosyal inkişafını noksansız olarak takip etmek mümkün değildir. Burada vereceğimiz bilgiler 1558 sıralarından 1957 ye kadar geçen başlıca Suhte ayaklanmalarının anlatılması olacaktır. Bu zamanlarda görülen duruma nazaran, medreselerinin toplu hareketinin XVI. asrın başlarından da önce başlamış olması kuvvetli bir ihtimal dahilinde olarak kabul edilebilir.

Suhte kıyamlarının en önemli tarafı şüphesiz bu hareketin sırf Türk medreselerinde ve yalnız Türk olan talebeler arasında çıkmış olmasıdır. Bu nedenle tamamen milli bir karakter taşımaktadır. Aynı mahiyette olan Celali isyanlarının da, bu seriye dahil olaylarla müşterek yardımları sayesinde, Osmanlı imparatorluğunun Türkler bakımından mana ve mahiyetini doğru olarak anlamak mümkün olacaktır.

Suhte ayaklanmaları Anadolu’da Tarsus’tan başlayarak, Toroslar’ı takiben, Sivas’tan ve Erzincan’dan Giresun’un doğusuna çekilen bir hattın batısında kalan sahalar devamlı suhte faaliyetine sahne olmuştur. Bu çizdiğimiz hattın doğusunda kalan sahalarda Erzurum, Erzincan, Sivas, Malatya, Maraş, Urfa, Diyarbakır, Halep gibi, muhakkak ki medreseleri az  olmayan büyük merkezlerin talebe kıyamından uzak kalmaları, sırf buraların geniş göçebe Türkmen unsurların yayıldıkları sahaların ortalarında, birbirine uzak ve tek başlarına bulunmalarının bir neticesi olmalıdır. Hatta Orta Anadolu’da bile, Ankara hariç olmak üzere, diğer sancaklarda ayaklanma yok denecek kadar azdır. Orta Anadolu’da ve adı geçen hattın doğusunda kalan yerlerin halkının celali isyanlarında faal rol oynadıklarını görüyoruz. Yeşil  ırmak havzası, Kastamonu, Bolu ile Üsküdar arası, Eskişehir-Akşehir-Karaman hattının batısında kalan sahaların isyanların yoğun olarak yaşandığı bölgeler olduğunu görüyoruz.  Rumeli’de, gerek suhtelerin ve gerek Celalilerin isyan ettikleri sahaların aynı bölgeler olduğunu görüyoruz. Bu bölgeler, asırlar boyunca Anadolu’dan ve Kırımdan gelerek yerleşen Türklerin sosyal ve etnik bakımdan millileştirdikleri Selanik, Vardar boyları, Üsküp, Vidin, Sofya ve buradan Tuna’ya çizilerek bir hattın doğusunda kalan bütün Bulgaristan ve Trakya gibi İstanbul’u çevreleyen yerlerdir. Edirne’den ötelerde görülen suhte isyanlarının hep şehirlerin içerisinde görüldüğü ve köylere tecavüzler olmamaktadır. Fakat Gümülcine ve Edirne’den  İstanbul’a kadar olan yerlerde ve Anadolu’da, tersine olarak, medreseli isyanlarının tecavüzleri köylerde olmuştur.

Bunlardan başka Boğazların ötesinde çıkan suhte ayaklanmaları XVI. Asrın ortalarında daha fazla iken III. Murat devrinde artık sorun olmaktan çıkmıştır. Fakat Kanuni dönemine baktığımız zaman suhte ayaklanmalarının Anadolu’nun bütün medreselerine yayıldıkları görülmüştür. Bu duruma bakarak Anadolu’da meydana gelen suhte ayaklanmalarının Rumeli’den sıçradığını farz etmek mümkün olur. Kanuni Süleyman Devrinin Suhte Kıyamları: 1550 sıralarına gelindiği zaman, gerek Anadolu’da ve gerek Rumeli’nde Türk halkı arasında geniş bir içtimai gerginlik bulunmaktaydı. Hükümetin gayri memnun unsurlarıyla boş leventler, çıkacak her siyasi buhranı büyük bir isyana çevirmek için fırsat kollayaraktan, hırsızlık, eşkiyalık, vesair  şeylerle meşgul olmakta ve memleketin inzibatı gittikçe bozulmakta idi. Fakat,  şu sıralarda, en önemli olay medrese talebesinin yirmi, otuz ve hatta bazen yüz elli kişilik gruplar halinde ayaklanmış olmalarıydı. Suhteler o dönemde hırsızlığa yada eşkiyalığa tenezzül etmiyorlardı. Bunlar doğrudan doğruya cer, kurban, nezir adı ile salgın (salma) toplamakta idiler. Hemen hepsi bekar olan bu insanlar ahlaka uymayan hareketleri ile halkı rahatsız ediyor ve medreselerin itibarını düşürüyorlar ve herkesi karşılarına alıyorlardı.

Rumeli tarafında suhte kıyımları Vardar vadilerinden ve kuzeyde Tuna’dan ötelere geçmemişlerdi. Çünkü bu hudutlar dışında kalan yerlerde Türk nüfus pek azdı. Mevcut olanlarda “topraklı sipahi”, yahut “kale erleri” gibi askerlerden ibaretti.

Ama Rumeli bölgeleri ilk fethedildikleri günden beri Türkler tarafından iskan edilmiş oldukları için, esnafı, ayanı, medreseleri, tekkeleri ve bütün beledi idareleri ile Anadolu’nun bir mıntıkası manzarasını almışlar idi. Onun için bu bölgelerde toplanmış olan kalabalık medrese talebeleri de Anadoluda’kilerle aynı zamanda kıyama başlamışlardır. Yalnız şehirlerin bu kadar Türk karakteri almış olmalarına mukabil köylerde Hristiyan  ehali hakim vaziyette kaldığından Edirne ve Gümülcine’den ötelerde suhtelerin bütün hareketlerinin hemen hemen  şehirlerin içinde cereyan ettikleri göze çarpıyor.   Anadolu tarafındaki medreselilerin kıyamları daha geç başlamış olmakla beraber etkileri  daha fazla olmuştur. 1559 Anadolu’da ve Rumeli’de tımarlı sipahilerin mühim bir kısmı ile Anadolu leventleri  şehzade Beyazid’in etrafında toplanarak isyan etmiş olduklarında medreseli isyanları da en  şiddetli devresine girmiş ama bu olaya hiçbir medreseli karışmamıştır. Öğrenciler yönetime karşı çıkan hiçbir kıyama esaslı olarak karışmamış, hatta celali isyanlarında onlarla çarpıştıklarını, leventlerin ise tersine olarak medreselileri desteklediklerini çok göreceğiz.

Bunun baslıca sebebi, her suhtede kuvvetli bir Medreselilik ruhunun bulunmasına mukabil leventlerin kendi aralarında bir birlik yaratacak olan böyle bir fikirden mahrum olmalarıdır. 1558 sonra geçen zaman içinde suhtelerin kendi aralarında kavgalar, hükümet kuvvetlerine karşı kuvvetli bölükler doğmaya başlamakta idi. Hele kendilerine karşı şiddetli bir siyasetin tabii ki, aralarında daha fazla birlik yaratmıştı. Diğer taraftan Suhteler her fırsatta hükümet mensubu herkese her fırsatta tecavüz ediyorlardı. Fakat sonraları mahkemeleri basmaları ve devlet memurlarına karşı hakaret etmeleri azalmış hatta zamanla bunların himayelerinden istifade ettikleri görülmüştü.

1559 Yılında gerek Anadolu’ya ve gerekse Rumeli’nde suhteler küçüklü, büyüklü guruplar halinde dolaşıyor. Birkaç bölüğün bir araya gelerek hükümet kuvvetlerine karşı bir araya geliyorlardı. Edirne’den  İstanbul’a kadar yaşanan ehemmiyetsizlikte bu bir araya gelen  suhteler etkiliydi. Hükümet bu durum karşısında halk arasından muhafaza kuvvetleri teşkil etmiş ve birde eski bir sancak beyi de daimi muhafız olarak, oralarda bulunmakta idi. Aynı  yıl içerisinde Trakya ve Karasi mıntıkasında suhte ayaklanmaları görülüyordu. Edremit kadısı da bölgede yaşanan sorunları  çıkaranların hakkından gelinmezse ahalinin hicret edeceklerini İstanbul’a bildirmişti.

Anadolu’da Sivas (Yeşilırmak Havzasının durumu çok karışıktı. Çorum, Merzifon, Amasya, Tokat, Samsun, gibi büyük merkezlerin suhteleri diğer kasabalardaki suhtelerle bir araya gelerek o zaman ki tabirle “ayağ üzere” kalkmışlardı. Kırkar, ellişer kişilik gruplar halinde kasaba kasaba dolaşıyorlardı . Bu hususta üst üste  şikayetler gelmekte idi. Leventlerde asilerle birleştirdiklerden il erleri ve hükümet kuvvetleri bunlara mani olamıyorlardı. Anadolu’dan gelen haberlerde suhte kıyamlarının artığından bahsediyordu. Halk bölge beylerinden de şikayetçi olduğunu hükümet Aydın, Saruhan ve bütün Anadolu kadınlarına beylerin sefere giderken yerlerinde bıraktıkları kişilerin halka zulmettiklerini, bu durumun fesatlara yol açtığını bunlarla alakadar olmalarını ihtar etmekteydi. Suhteler, beyler ve adamlarının nizamsız hareketlerinden faydalanmakta idiler. Bazen beylerin adamlarına para vererek takipten kurtuluyor bazen de yanlarında yardımcı olan leventler, çok vakit, beylerin tazyikinden kaçarak bunlara karışıyorlardı. Saruhan, Aydın ve Menteşe sancaklarından gelen haberlerde suhtelerin pazarları bastıkları, cer bahanesiyle halkın mallarını, koyunlarını ve erkek çocuklarını cebren aldıklarını, kadılara bildirmekte idiler. Zenginlerin evleri basılıyor öldürülüyorlar ve malları yağma ediliyordu. Suhte suretinde leventlerde halktan salma topluyorlardı. Hükümet; Hamit sancağında ve Menteşede gezen asilere karşı birer zaimi, il erlerinin ve şarka gitmeyen sipahilerin başına serdar tayin etti. İstanbul’a çok yakın olan Silivri’de, bir grup medreseli Hristiyan ve Yahudilerden para toplayarak kasaba dışına çıktıklarında ahali kendilerini takip ettiğinden  şiddetli çarpışmalar meydana gelmiş ve suhteler perişan edilmiştir. Bu sahalar dışında Kocaeli, Bolu, Kastamonu gibi bir çok yerlerde kıyam sahası idiler.

Toplu Kıyamlara Karşı Alınan Tedbirler:

Kastamonu beyinin Divan’a yolladığı bir mektubuna göre, Sancaklarda asayişi bey adamları korurlardı. Sefer olacağı zaman ise sancakbeyi, yerine yarar adamlarından birisini bırakır ve hisar erleri icabında kendisine bu hususta yardım ederlerdi. Tabi bu durum Anadolu’nun nisbeten normal zamanlarına aittir. Fakat Suhte kıyamlarının ve leventlerin ayaklanmaları ortaya çıktığından beri Kethüda adı ile yerlerine koydukları kimseler ve hisar erleri bu işe kafi gelmiyorlardı. Onun için her sancağın tımar erbabından bir kısmı da sefere gitmeyerek beylerin kethüdalarına yardım etmeye başlamışlardı. Fakat kendileri kıyam halinde bulunan bu kimselerin muhafazaya kalmış bulunan beye itaat etmedikleri ve hatta çok vakit isyancılara yardım ettikleri görülüyordu. 1559’da Bayezıt hadisesinde Yevmli Ordunun mühim bir kısmının topraklı sipahilerden ve kale muhafızlarından olması sancakların bunlara bırakılmayacağını  göstermiş. Bu durumu göz önüne alan hükümet sefer zamanlarında Anadolu’nun muhafazasında kullanılacak olan kuvvetleri iki yoldan  takviye etti. Birincisi, o zamana kadar  İstanbul ve civarından ayrılmayan kapı kulları içlere kadar gidip oturmalarına müsaade edildi.  İkinci tedbirde vilayetlerde ve sancaklarda beylerbeyinin ve sancak beylerinin  yerlerine koya geldikleri kethüdalarının maiyetlerini takviye etmelerine müsaade etti. Bu iki tedbirin Anadolu hadiselerini yeni bir safhaya sokmuş oldukları ileride, yani II.Selim ve III. Murat devirlerinde meydana çıkacaktır.

Gerek Kanuni devrinde ve gerek daha sonra Anadolu kıyamlarında devletin en çok kullandığı bir teşkilat daha vardır ki, suhte isyanları için olsun, Celali isyanları için olsun önemle bilinmesi lazımdır. İl erleri yahut “İl eri” adı ile geçen bu teşkilat bu günkü manası ile bir nevi milis kuvvetlerinden ibaretti. Buraya dahil olanlar doğrudan doğruya Türk Halkının gençlerinden oluşuyordu. Bazen sancak beyinin bazen de bir zaimin emrine verilirlerdi. İl erleri gönüllü olmayıp mükellef oldukları malumdur. Çünkü suhte kıyamlarında serdarın davetine rağmen  gelmeyenlerin küreğe yollanmak gibi  şiddetli bir cezaya çarptırılmaları bunu gösteriyor. İl erleri teşkilatı Türk halkının kendi aralarında görülen geçimsizliklere karşı kullanılan kuvvet olduğundan Rumeli’de ve Anadolu’da Türk olan sahalarda mevcuttu. III. Murat devrinde il erlerinde başlarında bulunan serdarları ile birlikte isyan ettikleri suhte ve asi leventlere karıştıkları görülmüştü.

Kanuni’nin Son Yıllarında İsyanın Büyümesi:

Yukarıda 1560 yılına kadar olan suhte hadiselerini kaydetmiştik. Bu tarihten 1565’e kadar olan senelerin mühime  Defterleri elde mevcut olmadığından bu sıralarda geçen olayları tespit edemedik. Bununla beraber, 1565 senesinde mevcut vaziyet önceki yıllarda da mühim vak’aların geçmiş olduğu gösteriyor. 1564 eylülünde Küre kadısının Divan’a yazdığı bir mektupta verdiği malumata göre Samsun taraflarında 1560’tan beri suhte kıyamları daha çok artmıştı. Aynı zamanda harekete birçok levent, gurbet vesair birçok kimseler karışmış bulunuyordu. Devlet suhte ayaklanmalarına karşı 26 kişilik bir sipahi gurubu kurulmuş daha sonra 150 kişilik ikinci yardım kolu eklenmiş fakat bir türlü ayaklanmalarınönüne geçilememişti. Rum beylerbeyi bu kuvvetlerle engeleyememiş ve hareket genişlemeye devam etmiştir. Suhteler halka zulüm etmeye devam etmiş (halkıayaklarından asmışlardır.) Devlet iki suhtenin bile silahlı olarak bir arada gezmelerini yasaklamıştır. Rumeli bölgesinde suhte kıyamları şehirlerin içinde cereyan etmekte olup Anadolu’ya nazaran hafif nisbette ve gittikçe azalarak devam ediyordu. Bu sıralarda suhtelerin artık hükümet memurlarına karşı cephe almaya başladıklarını görüyoruz. Çünkü kendilerine karşı hükümetin giriştiği mücadele gittikçe kanlı olmaya başlamıştı. Diğer taraftan, asayiş memurlarının suhte teftişini kazanç vasıtası haline getirmiş olmaları birçok medreselilere ve suhte velilerine haksız muamele edilmesine sebep olduğundan, suçsuzlarda kendiliğinden bölüklere itmekte idiler. Bu suretle asi bölüklerin miktarları hem artmakta ve hem de kıyam daimileşmekte idi. Bu yıllarda Bolu- Kastamonu-Sinop kıyamları önemli olmuştur. Halka salgın salarak zulmedilmiş. Suhteler silahlı olarak köy köy dolaşmış evler basılmış, kızlar ve kadınlar, erkek çocuklar alıkonulmuş ayrıca zaimlerin evleri basılarak, malları yağma ediliyordu. Hükümet ele geçen suhteleri tamamen katlediyordu. Ama dağılan her bölük yerine daha kalabalık olan bir yenisi toplanıyordu. Yakalanmalarına neden olanlardan intikam alıyorlardı. Medrese merkezlerinin birbirine yakınlıkları derecesine göre bütün Rumeli ve Anadolu suhtelerinin aralarında az çok münasabetler vardı. Öte geçede suhte merkezleri olan şehirlerin birbirlerinden hayli uzakta olmaları, bilhassa garb tarafından medreselilerin devamlı faaliyetlerine birinci engel idi. Anadolu’da medrese merkezlerinin fazla olması birbirlerine yakın olmaları aralarındaki iletişimi kolaylaştırıyordu. Bütün suhte kıyam mıntıkaları İstanbul, Bursa, Edirne ile münasebettelerdi. Çünkü buralarda okuyan binlerce medreseli hep gene bu mıntıkalardan toplanmış kimselerden ibaret bulunuyorlardı. Şiddetli takibe uğrayan suhte reisleri ekseriya Edirne’ye kaçarak orada hemşerilerinin arasına gizlenirlerdi.

Suhte isyanlarının genişlemesinde ve  şiddetlenmesinde başka bir sebep Devlet memurlarının arasında görülen ihtilaflardı. Örneğin Kadılar, Müderrisler, naipler ile ümera öteden beri geçinemiyorlardı. Kadılar ve beyler arasında nüfuz rekabeti vardı. Bu durum kadınların yavaş yavaş suhtelere meyletmelerine sebep olacaktı. Köylerde bulunan dirlik erbabı da, ne beylerle ne de kadılarla geçinemiyorlardı.  Şehirlerde ileri gelen aileler-ki şehir ayanı adı ile söyleniyorlardaha çok kadılarla birleşiyorlardı. İşte vilayetlerde bulunan Hükümet mensuplarının ve âyânın bu durumları suhte kıyamlarını, nihayet herkesin içine girdiği, daha umumi bir ihtilaf haline getirmekte idi. Kanuni son seferi için hazırlıklar emrettiği zaman gerek ümera ve gerek halk, askerin gitmesiyle asayişin evvellerine nazaran daha fazla bozulacağını hissettiler.  Bilhassa ahali ve şehir ayanı sancaklarda muhafızlar bırakılmasını ve ayrıca il erlerinin başlarına serdarlar tayin olunmasını istiyorlardı. Halbuki eskiden beri adet olan, beylerin kendileri sefere giderken yerlerine kethüdalarını bırakmaları idi. Fakat beylerin adamlarından da suhteler kadar zulüm görülüyorlardı. Bu nedenle yeni tedbirlerin alınması isteniyordu. Hükümet devlet memurlarının birbirlerine yardım etmelerini istemiş bırakılan asker sayısı artırılmıştır.  Fakat ne yapılırsa suhte ayaklanmaları hiç kesilmeden devam ediyordu. Kocaeli, İznik havalisinde bile bölük bölük suhteler dolaşmakta idi. 1566 baharında isyan mıntıkalarının suhteleri bölükler halinde her tarafta salgın salmaya başladılar  Rumeli bölgesinde Gümülcine de suhtelerin aşırı tecavüzleri dolayısıyla halk ve hükümet kuvvetleri arasında çarpışmalar oldu. Medreseliler mağlup oldu. Ve çoğu İstanbul, Edirne, Selanik, Filibe v.s. taraflarına kaçarak kurtuldular. Fakat kaçanların daha büyük bir isyan tertip edip Gümülcine’nin basılacağı söylenmekteydi. Hükümet bölge kadılarına hüküm yazılarak suhtelerin yakalanıp halka teslim edilmesi istemiyordu. Bu tür sorunlar isyan çıkan bölgelerde genelde yaşanıyordu. Canik (Samsun) bölgesinde suhteler ve leventler “Gurbet ve çingene taifesi” ile birlikte dolaşıyor. Ellerindeki cariyeleri kullanıp genç bekar erkekleri etrafına toplayıp bir çok hadiselere karışıyorlardı.  Kanuni’nin zor zamanlarında suhte kıyamları devamlılık kazanmış ve herkesin de bu davaya karışmasını hazırlamış bulunmakta idi.

İkinci Selim Devrinde Büyük Bölge Ayaklanmaları :

Kanuniden sonra tahta geçen oğlu II. Selim döneminde de suhte kıyamları artarak devam etmiş, hükümetinde ceza tertibi şiddetlenmiştir. 1567’de neler olduğubilinmemekle beraber 1568 yılında suhte hareketleri birer mıntıka isyanları karakterini kazanmış, halkında işin içine girdiğini görüyoruz.                    II.Selim devrinde suhte kıyamlarında Bolu ve Kastamonu çevreleri başta geliyordu. Ordunun Ejderhan seferine hazırlandığı  sırada, kuzey Anadoluda’ki medreselilerde harekete hazırlanmakta idiler. Dönemin veziri Mustafa Paşa suhtelerin toplantılar düzenlediklerini, sancağı bunlara karşı muhafaza edilebilmek için 200 kadar sancak sipahisini silahlandırıp seferden alı koymak zorunda olduğunu İstanbul’a bildirilmişti. Aynı sorunlar Kastamonu, Sinop civarlarında da yaşanıyor. Bölge kadıları suhtelerin köyleri bastıklarını hükümet memurlarıyla aralarında çarpışmalar yaşandığı bildiriyordu.

1568 yılında kefeden İstanbul’a yağ, kürk getiren gemilerin karaya oturması  ve malların halk tarafından yağmalanması üzerine hükümet teftiş heyetleri oluşturup yağmalanan mallar toplamaya girişti. Tutuklamalar başladı, Sinop çevresinde bulunan suhte bölükleri hapsedilenleri kurtardı. Devlet memurlarına hakarette bulundular, şehir haklıda suhteleri destekler vaziyette görünüyorlardı. Suhteler isyan hareketlerinden sonra sarp dağlara kaçıyorlardı. Dağlarda medrese adı altında yirmişer, otuzar talebe toplayıp baharda il üzerine geliyorlardı. Bunlara baskınlar yapılmaya çalışılmış ancak halktan bazıları önceden suhtelere haber vermiş ve baskınlar boşa gitmişti. Ele geçen suhteleri de kadılar himaye edip, sicil etmiyorlar ve serbest bırakıyorlardı. Müderrislerde aynı suretle suhteleri muhafaza ediyorlardı. Anadolu vilayetinde Manavgat, Alaiye, Menteşe, Hamit sancaklarının suhteleri cemiyet halinde bulunuyorlardı. Hatta Hamit suhteleri Teke suhtelerini kendi yanlarına çağırıp cenge davet ediyorlar gelmedikleri taktirde Teke sancağını tahrip edileceğini bildiriyorlardı. Hükümette halkın suhtelere yardım etmemesini tekrar edip duruyordu.

1570 yılı Medreseli Kıyamlarının yeni bir safha almalarına bir başlangıç olarak görünüyor. Kıbrıs seferi için hazırlıkların başlaması emredilmişti. Ancak Aydın Menteşe Trabzon beyleri suhtelerin sefer sırasında kıyamlara başlayacağının haber alındığı, illerin muhafazası için bırakılan asker sayısının yetmeyeceği hatta Trabzon beyi suhtelerin köyleri bastıklarını, yakında  şehre geleceklerinin haber alındığını merkeze bildiriyordu. Hükümet merkezinin, ne beylerin suhtelere karşı aşırı  işkencelerine ve ne de suhtelerin gittikçe kabaran kıyamlarına fazla önem vermediğine bakılırsa denebilir ki, henüz bu  meseleden ciddi bir endişe duyulmamakta idi.

Beklendiği gibi 1570 baharından itibaren Anadolu’nun kıyam mıntıkalarının her tarafından bölükler harekete geçmişlerdi. Rumeli’nde de fesatçılık devam ediyordu. Fakat bu sefer Anadolu’da vaziyet kanlı bir şekil almaya başlamıştı. Yalvaç’ta, Turgut ve  Şemseddin adlı suhteler adamlarıyla ayaklanmaya başlamış bölge yöneticilerini tehdit etmeye evleri basmaya başlamışlardı. Akşehir, Kütahya, Ankara, Kocaeli sancaklarında ve buraların bütün kazalarında suhteler ayaklanmıştı. Bu bölgelerde bulunan suhteler leventlerle de ittifak ediyorlardı. Alaiye ve Manavgat’ta suhtelerin harekete geçtikleri Karahisar sancağında Karatay adlı bir köyü bastıkları, halkı katlettikleri ve bir kısmını da alıp gittikleri merkeze bildiriliyordu. Bölge Naibleri bu yaşananların halkı korkuttuğunu ve halkın dağlara sığındıklarını belirtip daha sonra takip sonucu suhtelerle muharebe edildiği, birçok insanın öldüğü ama kaçırılan masumların kurtarıldığı merkeze bildirilmişti. Daha sonra karışıklıklar Manavgat ve Alaiye de yaşandığı halkın çocuklarının kaçırıldığı köylerin basıldığı, halka zulmedildiği pazarların basıldığı olmuştu. Hükümette bölge kadılarına hüküm göndererek il erleri ve sipahileri ile birlikte “ehli fesadın üzerlerine varmaları”nı emretmekten başka bir  şey yapmadı; yakalananların küreğe konmak için İstanbul’a yollanmaları isteniyordu. Aynı dönemde Anadolu’nun en kalabalık medrese merkezi olan Bursa’da medreseliler ve Danişmend talebelerle askerler arasında çarpışmalar olup, arada bir yeniçeri ölmesi üzerine, dava büyümüş ve naip suhteleri himaye ettiğinden hemen hepsi ayaklanmıştı. Böylece bütün bu hadiselerin aynı zamana rastlaması yüzünden Bursa, Germiyan, Karasi, Biga sancakları kâmilen ihtilal içinde kaldı; Bilhassa Kaz dağı taraflarında halkın dahi suhteler gibi ayaklanmaları yüzünden idare diye bir şey kalmamıştı. Teke, Kastamonu, Ankara ve bütün Yeşilırmak havzasında da kıyamlar hiç azalmadan devam ediyordu. Tokat mahkemesi naibi suhtelerin bir çocuk kaçırdığını ve çocuğun kurtarıldığını gece suhtelerin yeniçeri adalarını bastıklarını, ve çocuğu tekrar aldıklarını bildiriyordu. Hamiteli’nde ve Menteşede leventlerde suhte suretinde ayaklanmış bulunuyorlardı. Bu şekilde fesat daha çok artmıştı.  Çocuk kaçırma ve ailelerinden para istenmesi ve bunun kazanç haline getirilmesi bütün suhte kıyamlarında görülmüştür.

1572’de  İzmir’de, 80 kadar levent ve suhtelerin, birbirleri ile birleşerek piyade ve Müsellem Mültezimi Mehmeti, Dere Köyünü bastıkları malların yağma edildiği İstanbul’a bildirildi. Rumeli tarafında Silistre, Aydos, Ahyolu, Sofya, Selanik ve Siraz’da, Üsküp’te, daha çok şehirlerin içerisinde medreselilerin silahla dolaştıkları ve birçok tecavüzlerde bulundukları şikayet olunup durmakta idi. Nihayet, Üsküp’te ve bir sürü fesatçılar haraç tahsildarını basmışlardı ve tecavüzde bulunanların yanlarına daha bir çok kalabalık toplanıyordu. Bu durumu merkeze bildiren kadı bu şehirde “müteaddit- me’keller”de hayli medrese talebesi toplanmış bulunmakta olduğundan her gün bunlar tarafından birçok fesatlar işlenmekteydi. Gece yollarda imamlar soyuluyor,çocuklar kaçırılıyor ve suhteler silahlı dolaşıyordu. Bu nedenle “şehrin darülharp olması” muhakkak olduğu istenmişti. Üsküp’te tımarlı sipahi ve leventlerden ibaret bir gurubun haraççıyı basmaları ve büyük bir fesat çıkarmaya hazırlanmaları, suhtelerin  şehirdeki ayaklanmaları, buna karşı bütün Üsküp Sancağı ahalisinin haramilere karşı silahlanmalarına müsaade olunmaması, hatta  şehir halkının bile suhte kıyamlarını bastırmakta kullanılmalarına izin verilmemesi Hükümetin bütün XVI. Asır sonuna kadar Anadolu’da ve Rumeli’de karşılaştığı zorlukların derecesine ve Türk Reeya arasında mevcut içtimai gerginlik karşısında nasıl bir siyaset takip ettiğinin görünmesine en iyi bir misal olarak alınabilir.Kıbrıs seferi nedeniyle Anadolu’da asker sayısının azalması suhte ve leventlere kolayca hareket imkanı vermiştir. Venedik ile barış yapılması ve askerlerin geri dönmesi olayları bitirmemiş artık olaylar içinden çıkılmaz bir hal almıştı kıyam zamanlarında devletin dayanağı olan kale erleri ve sipahilerde kanuninin son zamanlarında, ne muhafaza görevlerini yapıyor. Ne de kale vazifelerini yapıyorlardı. Beylere ve adamlarına itaat etmiyorlar hatta isyancılara yardım ve bizzat isyan ettikleri tecrübelerle sabit olmuştu.  Şu halde ulufeli askerlerin Anadolu’nun her tarafına yayılışları öyle nizamlarının bozuluşu neticesinde olmayıp doğrudan doğruya yukarıdan beri anlatılan iç düzensizliklerin neticesi olarak devletin bir siyasetinin ifadesi diye anlaşılmak icap eder.

Suhte isyanlarının halk ile ümera arasındaki anlaşmazlığa tesirleri:

Medreselilerin ve leventlerin sancaklarda hakiki bir nizam buhran yarattıklarını ve Hükümet Merkezinin bu meseleye bir önem vermemekte olduğunu örneklerle gördük. Hatta Kıbrıs seferinin hazırlıkları  sırasında Anadolu’nun durumunun karışık olduğu merkeze bildirilmiş ama gerekli tedbirler alınmamıştı. Leventlerin ve Suhtelerle ittifakları veya Suhte suretinde ayaklanmaları Reaya’nında gittikçe mücadeleye girmekte olduğunu gösteriyor. Hükümet bu olaylar karşısında aciz kalmakta hakta iyi geçinmenin yolunu seçmişti hatta aranan suhteler bazen halk tarafından gizleniyor,  suhtelere yardımlarda bulunuluyordu. Bazen suhteler lehine şehadet edenler buluyordu.

Bütün bu ve buna benzer tecrübelerden dolayı, 1573’de Anadoluvilayetlerinin askerleri ve ümerası toptan donanma seferine çağrıldıkları zaman, Sancaklarda eskisine nazaran daha çok ümera muhafazaya bırakıldı. Ama geç kalınmıştı. Ümera ve adamları kanunsuz vergi almaktan halk ile geçimsizlikler yaşıyordu. Hükümetin en çok dayandığı il erleri ile, kadı ve naiplerin ümeraya ve adamlarına karşı alenen suhteleri tuttukları kaydı vardı. En ufak olayı bahane ederek, cürüm ve cinayet resmi adı altında halkı soymayı adet edinen asayiş memurları, bu hususta suhte hadiselerini daha çok vesile sayıyorlardı. Suhtelerde memurları halka karşı uygunsuz hareketlerini istismar ederek kullanıyorlardı. 1558’den 1566’ya kadar olan zamanlarda  Şehzade Selimin Kütahya’da ve oğlu Murat’ın Manisa’daki valilikleri hem halk için, hem de divan için zorluklar çıkarıyordu. Ahaliye yapılan haksızlıklar merkeze bildirilemiyordu, şehzade bazen hükümdar gibi davranıyordu.  Şehzadelerin lalaları da kapu halkını  sırf cürüm ve cinayet resmi alma adı ile soygunculukta kullanıyorlardı.

Kıbrıs seferi açıldığı zaman Anadolu vilayetinin muhafazasına memur edilen Cafer Lala askerler aracılığıyla zulmetmeye başlamış, cinayetler işlenmiş cürüm ve cinayet resmi toplamak için elde en iyi vasıta suhte kıyamları bulunuyordu. Merkez lalanın halka fazla zulmetmemesi şartı ile lalayı yeniden Anadolu vilayeti dahilinde asayişin teminine memur oldu. Bunun sebebi olarak da artan suhte kıyamları gösterilmekteydi.

Şu izahlar Anadolu’nun nasıl bir karışıklık içinde olduğunu gösteriyor. Bu vaziyet dahilinde, bir çok sancak beylerinin sırf suhte korkusu ile seferden kalmaları hiçbir medresede kefilsiz talebenin okutulması müderrisleri ve muallimleri sıkı sıkı tenbih olunduğu halde onlar da riayet etmiyorlardı.

Alaiye, Isparta, Teke, Samsun ve Kocaeli tarafında suhte cemiyetlerine ait birçok haberler gelmekte idi yakalanan isyancılardan biri çok aramasına rağmen ele geçirilmeyen  Şemsettin adlı isyancı liderinin yakalanmamasının sebebini  şöyle açıklamıştır. Akşehir, Beyşehir, Karahisar ve Hamit’te nüfuzlu bir takım zenginler ve hükümet adamlar kendisi yataklık ediyorlardı.  Şehzade Murat’ın  Şahinci başısının babası da bunlar arasında idi.  Bazı müderrislerde öğrencileri ile birlikte isyan ediyorlardı. Tire Kazasının Işıklı müderrisi bazı çocukları kaçırmış, halkın parasını ve koyunlarını da almışlardı. Böyle talebeleri ile hareket eden müderrislere oldukça çok rastlanıyordu.

Suhteler kendilerini ele verenlere karşı intikam almak için harekete geçmişlerdi. Geyve’de dahi suhtelerin mahkemeyi basarak bazı kimseleri katletmeleri üzerine, il erleri ile arasında çarpışma oluşmuştu. il eri olarak kendilerine karşı  çıkmış olanlardan intikam almak üzere 100 kadar suhte toplandıktan sonra katledeceklerinin listesini yaptılar. Gerede suhteleri zekat topluyordu. Ve daha bir  çok bölükler ortaya çıkmıştı. Halk hükümetten bu yapılanlara karşı tebrikler almasını istedi. Ya da reaya’nın silahlandırılmasının iznini istediler. Buna hiçbir zaman  izin vermeyen hükümet yine işi sipahi yeniçeri ve il erlerine havale etmeyi tercih etti. Diğer taraftan gene bu sıralarda Amasya ve Canik tarafları adete suhtelerle leventlerin ellerinde kalmış bulunuyordu.

II.Selim’in son yılları suhte kıyamların arttığı dönem olmuştur. Osmanlı askerleri meşhur Tunus seferine yollanınca suhteler ne kadar kıyam mıntıkası varsa hep birlikte harekete geçmişlerdi. Olayları önlemekle görevli memurlar gelişi güzel olarak asileri öldürmelerine karşı onlarda misli ile mukabeleden hiç çekinmemekte idiler. Üçer beşer şurada burada öldürdükleri ya hükümet memurları yada onlarla birlikte hareket etmiş olanlardı.    1574 yılında donanmanın Tunus seferine çıkacağı  kıştan haber verilmişti. Hükümet memurları da suhte kıyamlarının artmasında endişe ettiklerini ve ne gibi tedbirlerin alınacağını merkezden soruyorlardı. Sefere gitmeyecek asker sayısı artırıldı. Bursa, Eskişehir, Ankara, Niğde, Kırşehir de 100’er küçük tımarlı kalması kabul olunuyordu.

Kadılarla halkın suhtelere yardım ettiği suhtelere baskın yapılacağı zaman önceden haberin suhtelere ulaştırıldığı merkeze bildiriyordu. Sunsada dahi il erleri ve sipahilerin suhtelere yardım etmeleri yüzünden kıyamlar çok şiddetlenmişti. Beyler beyi bunlarla alakadar olmadığı için Divan tarafından muahaze olunuyordu.

Giresun, Samsun, Bafra, Merzifon, Tokat gibi merkezlerde suhtelerin harekete geçmeye başlayacağı anlaşılıyordu. Donanmaya katılacakların Çanakkale Boğaz’ına hareket etmeleri üzerine her tarafta büyük suhte kıyamlarının kabardığı görüldü. Alâiye suhtelerinin 200 ve 300 kadarı bir arada gezerek salgın salmayabaşlamışlardı. Elli altmış çocuğu beraberlerinde gezdirdikleri yazılıyordu. Kastamonu çevrelerinde suhte kıyamları çok  şiddetli oldu. Beylerbeyi durumun böyle olacağını tahmin ettiğinden çok ihtiyatlı olunmasını merkezden istemişti. Hükümet bırakılacak asker sayısını artırmaktan başka bir  şey yapmadı. Sinop’tan sefere katılacak hisar erleri de Sinop’taki yaşanan asayişsizlik nedeniyle hemen geri gönderildiler. Suhte kıyamların Anadolu nizamını alt üst edeceklerini pek iyi anlamış bulunan Hükümet Ümeranın şikayetlerinden ziyade kadıların arzlarına inanmış idi. Çünkü beyler, hisar erlerinin ve sipahilerin emin dinlemediklerini, Reayadan birçoklarının asilere yardım ettiklerini bu yüzden vaziyeti düzeltemediklerini iddia etmelerine mukabil, daha ziyade halkın fikirlerini yazdıklarını söyleyen kadılar suhte kıyamlarının bu kadar karışmasına sebep beylerin rüşvet almaları ve türlü bahanelerle halkı soymaları olduğunu ileri sürmekte idiler. Ayrıca bu konuda şikayetçilerin İstanbul’a kadar gelmeleri de bunu anlatıyordu. Nihayet, Anadolu, Karaman, Rum ve Maraş beylerbeyliklerine ve ayrıca bu beyliklerinde bulunan Lazkiye, Amasya Karahisarı Şarki, Menteşe, Aydın, Hamit, Kastamonu gibi başlıca suhte kıyam mıntıkası olan sancakların beylerine ve kadınlarına umumi bir hüküm yollanarak beylerin rüşvet aldıklarının malûm olduğu, eğer bu hareketlerinde devam ederlerse ceza görecekleri, beylerbeyinin bunlara mani olmaları, sekiz on suhtenin bir araya gelmelerine müsaade olunmaması, asilere karşı gitmekte emre itaat etmeyen il eri ve hisar erlerinin cezalandırılmaları yazılıyordu. Bu sırada Saruhan, Menteşe, Aydın sahalarında merkezden acele yardım isteniyordu. Hamit ve Karaman suhteleri de cenge hazırlanmakta olduklarından toplanmış bulunuyorlardı. Menteşe bölgesinde karışıklar tüm hızıyla sürüyor halk suhtelere yardım ediyor, suhteler bölgedeki göçebe Türkmen aşiretleriyle birleşiyordu. Bu haber  İstanbul’a ulaşınca bölge kadılarına  şiddetli birer hüküm yollandı. Türkmenlerin suhteleri tutmasının devam etmesi halinde umumen katliam olacaklarını veya Kıbrıs’a sürülecekleri ve kıyamı bastırmaya gitmeyen il ellerinin cezalandırılacakları yazılı idi. Alaiye’de de suhte kıyamları halka sirayet etmiş ve sancakbeyi ile reaya’nın arası tamamen açılmıştı. Bey halkın suhtelere yardım ettiğini halk ise beyin suhtelerden rüşvet aldıklarını belirtiyordu. Suhteler beylerle birlikte kendilerine karşı hareket eden halkı çoluk çocuk katlediyordu.

Bütün bu izahlar gösteriyor ki, suhte isyanları Devleti tehdit eder bir durum göstermemekte, fakat yıldan yıla halkı da içine alan içtimai bir buhrana doğru yürümekte idi. Anadolu’da bu kadar kanlı hadiseler olurken, Merkezin buna karşı bu kadar hareketsiz kalmasına bu sebep olarak gösterilebilir.

II.Selim öldüğü zaman suhte kıyamları Bütün Anadolu Medreselerini içine alan umumi bir ayaklanma manzarası almış bulunuyordu.

————————————————————————————–

 

“KÜSTAHLIĞA SUÇ DUYURUSU” üzerine bir düşünce

Yorumlar kapalı.