LA FONTAINE MASALLARI

Ankara saldırısından kuşkusuz ve elbette AKP’nin iktidarı ve geçici hükümeti sorumludur. Devlet ve hükümet özdeş değildir ama devletin yaptığı her şeyden hükümet sorumludur.

Devlet; arabaya, kamyona, otobüse, gemiye, uçağa benzer; sürücüsüne, binicisine göre kişner. Öyle olmasaydı, kazalarda sürücü değil otomobil tutuklanırdı.

Seçimler devlet aygıtını yöneteni seçmek için yapılır. Devlet kiralık eve de benzer. Hükümet kiracıdır. Ama AKP gibi evin tapusunu hile ile üzerine geçirmek isteyen kiracılar da vardır. Bu tür kiracılar islamcılardan çıkar.

Kağnı kullanmaya bile yeteneği olmayan Medrese kafası Osmanlı devletini yıkmıştı; şimdi o kafanın devamı olan İmam-Hatip kafası Cumhuriyet’i yıkıyor.

ÖZDEMİR İNCE

12 EKİM 2015

***

MİDE BULANDIRAN  ŞEYLER

Bir çiftçinin yanında (tarlasında) ücret karşılığı çalışan tarım işçisi olan “tutma” işveren ailesine yakındır ama geleneksel olarak hepsi sömürülür. Hepsi eziktir.

Benim bu yazıda sözünü edeceğim medya ve basın tutmaları, hiçbir durumda sömürülmezler, başta patronları olmak üzere, iktidarı, halkı, güven duygusunu, ideolojileri, düşünceleri her koşulda sülük gibi emerler. Tavırları kabaran hindi gibidir, ama gerçekte şosede ezilmiş kurbağa ve yılan ölüsüne benzerler. Hangi gazetede yazarlarsa yazsınlar, hangi medya kuruluşunda çalışırlarsa çalışsınlar, hepsi tam bir dayanışma içinde, kanlı bir mafya düzeni oluştururlar. Soldan dönme (dönmüş) olmaları da en ayırt edici, en mümtaz özellikleridir.

Bunlara değişik zamanlarda değişik adlar taktım: “Ana rahmine haklı düşenler”, “Yeni Osmanlıcılar”, “Yeni Mürteciler”, “Müflis Entelektüeller”…Polemik kitaplarımın figüranlarıdır bunlar. Bazı sahnelerde şöyle bir görünürler. Ancak bu kadar!

Ortak özellikleri “başarısız (raté)” ve “dönme” olmalarıdır. Öğretim üyesi, “profesör” falan olanlarının dişe dokunacak akademik çalışmaları, yapıtları  ve, kalp oldukları için,   Meriç’in batısında bilimsel geçerlilikleri  yoktur. Tabela profesörüdürler. Parayı, ünü, iktidarı sevdikleri, bunların kulu ve kölesi oldukları için hiçbir zaman bilim adamı olamamışlardır, olamazlar.

Gazeteci olanlar, bir zamanlar devrimci idiler. Kendilerini Marx, Engels, Lenin, Castro, Che Guevara  sanıyorlardı. Devrim yapacaklar, ülkeyi yönetecekler, iktidar sahibi olup parayla oynayacaklar ve en güzel kadınlarla yatacaklardı. Kof egolarından başka sermayeleri yoktu. Yenildiler. Dayak yemiş köpekler gibi kuyruklarını kıstırıp galiplerin hizmetine girdiler.

Yaptıkları önceki işlerinde ya da asıl işlerinde tamamı başarısızlığa, bozguna uğramıştır. Gazete yazıcılığı mesleğinde evrensel etik kuralları geçerli olmadığı için, görece başarılı olmuşlar, gazete, radyo ve televizyon patronları ile iktidar sahiplerine her türlü hizmeti sunmuşlardır. “Fazla okunan”, “duayen”  ayaklarına yatarlar ama bunun gerçek bir yanı yoktur. “Aynı yerde otlayıp ota para vermezler, birbirlerini keseleyip tellağa para vermezler kabilesi”nden oldukları için birbirlerine gazoz kapağı madalya takarlar.

Özal dönemiyle birlikte, kulaktan duyma bildikleri yapısalcılık (structuralisme) ve post-modernizme sığınmışlar, yenilgilerini fatura edecek adresleri bulmuşlardı: 1923-1950 dönemi Cumhuriyeti, Kemalizm, cumhuriyet devrimleri, ulusal devlet… Henüz  TSK’ya karşı horozlanamıyorlardı. Bunun için AKP iktidarını beklediler. Bunların ilk kuşağı Özal döneminde ortaya çıktı. Kurnaz  Özal bunların ezikliklerinden yararlanmayı bildi.

İşte bu arada özel tarihlerinin en önemli keşfini yaptılar ve “dinozor” sözcük-kavramını buldular. Kendileri gibi “vesikalı” olmayan cumhuriyetçilere, cumhuriyet devrimcilerine, “Endişeli Kemalistler”e, sola sadık kalanlara, İdris Küçükömer gibi solu sağda, sağı solda aramayanlara, “dinozor” demeye ve onları aşağılamak için, “siz hâlâ bizim bıraktığımız yerde otluyorsunuz” cümlesini kullanmaya başladılar.

“Dinozor”un ardından,  CIA ajanlarının tavsiyesiyle, “Tarihle yüzleşme”, “İrtica ve Bölünme Paranoyası” geldi.

“Tarihle Yüzleşmek”, İttihat ve Terakki ile tek parti dönemine küfretmek, Ermeni Soykırımı iddialarını kabul etmek ve Cumhuriyet’e karşı ayaklanmış, mürteci ve ayrılıkçı Kürt liderleri aklamaktan ibaretti.

Gönüllü gibi görünseler de hemen hemen hepsi çeşitli çıkar ilişkileri ile AKP hizmetine girdiler. Onlara göre AKP, Türkiye’yi en kısa zamanda Avrupa Birliği’ne sokacak ve bu sayede ülke çok kısa zamanda demokrasiye kavuşacaktı.

Kalın kafalı megaloman oldukları için AKP’yi koşulsuz desteklediler ve koşulsuz Cumhuriyet düşmanlığı yaptılar.

Şimdi ihanete uğradıklarını, sıkılıp bir posa gibi çöplüğe atıldıklarını, atılacaklarını artık anlayama başladılar. AKP’nin Türkiye’yi asla Avrupa Birliği’ne sokmayacağını, bindiği “demokrasi treni”nden,  sırası geldiğinde, bir İslamcı rejim durağında ineceğini hissediyorlar.

Şimdi ne yapacaklar? Onurlarını çoktan yitirmişler, AKP’ye muhalefet edecekleri saygın bir ideolojiden yoksun bulunuyorlar. AKP’ye açıkça muhalefet etseler gazetelerdeki, televizyonlardaki işleri kaybedecekler, işsiz kalacaklar. Tamamının bankalarda, yatırımlarda kendilerine onlarca yıl yetecek birikimleri vardır, ama ortada yamanacak, yanaşacak bir iktidar alternatifi bulunmadığı için AKP’ye hizmete devam edecekler. Aslına bakarsanız, AKP ve daha doğrusu R.T.Erdoğan bunlara posa muamelesi yapmasaydı, dünya umurlarında bile değildi.

Aslında, artık  bunlara “Müflis Entelektüel” demek de mümkün değil. Hepsi büyük esnaf, işadamı! Endişeli Kemalistler’i budala dinozor olmakla suçluyorlar, kaygılarını ise “İrtica ve Bölünme Paranoyası” diye utanmazca aşağılıyorlardı.

Devlet kadrolarındaki İslamcı istilanın sözünü bile etmiyorum. Eğitim sistemindeki 4+4+4 rejimi, laik okulların imam-hatipleştirilmesi irtica saltanatının dünyaya ilanından başka bir şey midir? İrticanın öteki gösterilerini önümüzdeki günlerde izleyecekler ve utanmadan irticanın hizmetine gelecekler.

Bölünme Paranoyası’na gelince: Kürtçüler için tek çözüm “bölünme”dir. Böyle olmasaydı, “Anadilin özgürce öğrenilmesi hakkı”nı kullanıp, bölünme anlamına gelen “Anadilde öğretim hakkı” istemezlerdi.  Bu esnaf öylesine budaladır  ki  “demokrasi”nin Kürtçüler için bir “elmalı şeker” olduğunu anlamaları mümkün değildir.

(AYDINLIK, 25 EYLÜL 2012)

***

“DIŞKI VE SİNEKLER” E DAİR

Umberto Eco’nun “Sıcak Savaşlar ve Medyatik Popülizm” alt başlıklı “Yengeç Adımlarıyla” (Doğan Kitap) adlı deneme kitabı bu yakınlarda yayınlandı. Kitabın Fransızcasını 2008 yılında okumuş, bir cümlesinden esinlenerek “Dışkı ve Sinekler” adlı bir yazı yazmıştım. Bendeki kayıtlara göre 3 Ağustos 2008 günü Hürriyet gazetesinde yayınlanması gerekiyor. Hürriyet arşivine baktım. O gün bu yazım yayınlanmamış görünüyor. Bir başka gün de yayınlanmamış. Bu kargaşada gazete yönetiminin hiçbir sorumluğu yok. Biliyorum.

Peki ne oldu? Bu yazı yayınlandı mı, yayınlanmadı mı? Bu açıklamayı, Hürriyet gazetesinde yayınlanmış bir yazıyı Aydınlık gazetesinde okurlara haber vermeden yayınlamış olmamak için yapıyorum. Yayınlanmışsa özür dilerim, yayınlanmamışsa taze bir yazı gibi okuyalım:

“DIŞKI VE SİNEKLER” (Hürriyet, 03.08.2008)

[“Umberto Eco, Fransızcası  “A Recoulons, comme une écrevisse” adıyla yayınlanan “A paso di gambero” adlı kitabında yer alan “Kurt ile Kuzu” başlıklı konferans metninde çarpıcı bir cümle vardır:

“Çoğunluğun her zaman haklı olduğu düşüncesine ironiyle karşı çıkan ‘aklınız varsa bok yersiniz, milyonlarca sinek yanılıyor olamaz’ diyen hayali reklamı belki de hepiniz biliyorsunuzdur.”

Bu cümleyi, demokrasi düşmanı olduğumu kanıtlamak için tanık gösterecekler çıkabileceği gibi, AKP’ye oy veren yüzde 46,7 seçmeni sineklere benzettiğimi ileri sürecekler de çıkacaktır. Yanlış !

Çoğunluk yanılmaz diye bas bas bağırılırsa, elin oğlunun ağzı torba değil ki kapatasın, “milyonlarca sinek beğenerek üzerine üşüştüğüne göre, bok leziz bir nesne olmalı !” der. Demez mi ?

Madem ki  çoğunluğun kararları kutsal, halkın yüzde 98’inin olumlu oyuyla yürürlüğe giren bir Anayasa’ya (ki 1982 Anayasası’dır) neden karşı çıkıyorsunuz ?  O yüzde 98’in arasında sizler de (yani sizler değil onlar!) yok muydunuz ? Ben yoktum !

Benim 1982 Anayasa’sını beğenmeyenlerle herhangi bir derdim yok (ben de beğenmiyorum), benim derdim çoğunluğun her zaman haklı olduğunu, çoğunluğun kararının kutsal olduğunu ileri sürenler ile.

Çoğunluğun kararlarının her zaman demokratik olmadığını, demokrasiyi boğazlayabileceğini neden düşünmeyelim? Bırakın düşünelim ! Çoğunluk haklı ise sinekler de haklı !

Ama insanlar sinek değil ! diye karşı çıkacaklar. Sineklerin beyni ve beğenisi olmadığını nereden çıkartıyorlar? Yaradan’ın hatırına hor görmeyin sinekleri. Ben çoğunluğu hor görmüyorum. Hor görmüyorum ama ona güvenmiyorum da.

AKP, demokrasi, özgürlükler, insan hakları konularında, Kapatma ve Ergenekon davaları konularında söz olup uçan, yazı olup kalan  belagat şaheserleri (!) Umberto Eco’nun sineklerini getiriyor aklıma.

AKP demokratik ve reformcu bir parti imiş ! Newsweek’in  yazdığına ve 28.07.08 tarihli Zaman gazetesinin aktardığına göre Türkiye’de “demokrasi sanık sandalyesinde” imiş !

Ergenekon davası islamcı+liberal “Yeni Ahrar”ın galebesiyle sona ererse, memlekete 24 ayar demokrasi gelecek imiş ! Çok görmüşlüğüm var böylelerini !

Umberto Eco birkaç yaş genç benden. İlerde Umberto Eco’nun sinekleri için daha iyi yazılar yazmaya çalışacağım. Şimdilik bu kadar ! Çocukluğumdan bu yana biliyorum, tanıyorum o sinekleri ! Gönül bu, ota da konar, boka da konar !

Nota Bene : Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinden 10’u AKP’yi cezalandırdı, biri cezalandırmadı. Ve 10 üyenin değil bir tek üyenin dediği oldu, yani azınlık çoğunluğu yendi. AKP kapatılmadı. O halde,  çoğunluk aşkıyla, bu sonuca itiraz etmeli AKP !”] (Hürriyet, 03.08.2008)

“KURBAĞA İLE ÖKÜZ”

La Fontaine’in “Kurbağa ile Öküz” adlı  “fable”ından esinlenerek bir yazı yazmayı tasarlıyordum. Bir türlü denk düşüremedim. Olmadı. Yazıların da kendi zamanı vardır. Yazar istese de yazı yazılmasını engeller. Benim de başıma gelen bu. Yazıyı çaresiz erteledim ama La Fontaine’in “fable”ını bu yazıya bağlamama kimse engel olamaz. Şiir gibi okuyalım:

“Kurbağının biri bir gün otlakta / Bir öküz görmüş iri mi iri / Zavallı kurbağa, bir yumurta kadar kendisi, / Kıskanmış, kasılmış, şişmiş de şişmiş, / Öküz kadar kocaman olacak aklı sıra./ Dayanamamış, yanındaki kurbağaya sormuş: / “Kardeş, şöyle bir bak hele / Oldum mu ben şu öküz kadar?” / “Yok canım!” demiş öteki, “Ne yazık, / O bir dağ, sense küçük bir kozalak!” / Duyunca bunu hırslanan cılız hayvan, / Öylesine şişmiş ki bir balon gibi patlamış / Hiçbir şey kalmamış geriye zavallıdan. //

Dünya böyle budala insanla dolu, / Ağa gibi dolaşır çulsuz budala ortalıkta, / Aç yatar ama hava atar millete. Sorsan: Babası şehzade, dedesi padişah!”

Jean de La Fontaine (8 Temmuz 1621-13 Nisan 1695) üstadımız Türk-Osmanlı kurbağalarını tanımadığı için bu öyküyü bu biçimde anlatmış. Türk kurbağaları patlamadan öküz kadar şişebilir. Şişmiştir ve Umberto Eco’nun sineklerinin Türk akrabaları patlamadan öküz kadar şişmiş olan kurbağaya hayranlıkla inanmıştır. İnandı. İnanıyor. İnanacak mı?

İnanacak mı inanmayacak mı, bilemem. Bu Türkiye’de yaşayan insanların bileceği iş. Sinekleri değiştirmenin olanağı yok, ama belki insanlar değişebilir. Bu da bir soru ve sorun: İnsanlar değişebilir mi, değişirlerse nasıl değişirler? Değişmeyeni de vardır ama insanlar dayak yemeden değişmiyorlar. Elbette polis dayağından söz etmiyorum.

Götümser değilim ama karamsar bir adamım. İnsanın kolay kolay “adam” olamayacağına inanırım. Bununla da idare etmek mümkün. Kibarlık icabı “Sinek Meseli”ni dikkate almayalım ama bir toplumun çoğunluğu öküz olmaya özenen kurbağaya özenirse?…

(Aydınlık, 23 Kasım 2012)

***

AKP TARİKATI DİMYAT’A GİDERKEN… (4)

Mevlânâ’dan  pek hoşlanmam ama bugün işim düştü. Kendisinden “huy” izlekli iki öykü aktaracağım. Bu yaptığım işe uygun bir Mevlânâ öyküsü vardır mutlaka.

Bir gün Mevlânâ hazretlerine kötü huylu ve kötü tabiatlı kimselerden soruldu. Bunun üzerine şu ibretli olayı  anlattı: “Bir gün bir akrep bir ırmağın kenarında dolaşıyordu. Bir kaplumbağa akrebin yanına gelip ona; “Burada ne yapıyorsun?” dedi. Akrep; “Ben ırmağın öte yanına geçmek için bir çare arıyorum. Çünkü benim bütün yavrularım ırmağın öte yanındadır.” diye söyledi. Kaplumbağa da iyi yürekli ve yardımsever olduğu için onu en yakın bir akrabasıymış gibi sırtına alıp su üzerinde yüzmeye başladı. Irmağın ortasına gelince akrebin sokmak arzusu uyandı. Kaplumbağanın sırtında iğnesini dokundurdu. Kaplumbağa; “Ne yapıyorsun?” diye sordu. Akrep; “Hünerimi gösteriyorum. Sen bana iyilik edip yarama merhem oldun. Ben de sana iğnemi sokuyorum. Benim göstereceğim şefkat de ancak budur.” dedi. Bunun üzerine kaplumbağa hemen suya daldı. Akrep de boğulup gitti. ” Mevlânâ hazretleri bundan sonra şu beytleri okudu: “Câhil, yakınlık gösterse de sonunda câhilliğinden ötürü seni incitir.” Sonra da; “Ahmağın sevgisi, ayının sevgisine benzer. Onun kini sevgi, sevgisi kindir. Haydi kötü nefsi öldürün. Bu hususta ihmal göstermeyin. Onu diri bırakmayın. Çünkü o akreptir.” buyurdular.

Aynı konuda bir başka öykü vardır: Akrep ile kurbağa arasında geçer. Akrep bu kez kurbağanın sırtına biner ve onu derenin ortasında sokar. Bunun üzerine iyi yürekli kurbağa konuşur:

“Ne yaptın akrep kardeş? Hem kalleş hem döneksin. Ama sen de benimle öleceksin.”

“Ne yapayım kurbağa, kötüler hep aldatır. Hem sen işitmedin mi? Huy canın altındadır.”

Fazilet Partisi kapatılıp ardından AKP kurulunca, hemen don (renk anlamında) ve ağız değiştirdiler. “Vallabilla, biz hepten demirkırat olduk bir anda, Allah’ın hikmeti bir anda Cumhuriyet’in faziletini öğrendik, iki gözüm önüme aksın (“anam avradım olsun” anlamında) bir daha oyun bozanlık etmeyeceğiz” diye hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Memlekette pek az kaplumbağa ve bol miktarda  kurbağa olduğu için AKP akrebi kurbağanın sırtına bindi.

“Milli görüş gömleğini çıkardık, artık süzme demokratız, ah ah eşek kafamız (bunu demediler), artık tövbeler olsun!” deyu eyittiler.

Başta ben, evet başta ben (yazılarım meydanda) “Yahu Milli Görüş gömlek değil, deridir” dedikse de, şimdi namus kurtarmak için diz dövüp, nasıl tahmin edebilirdik!” diye ağlaşan budalalar ile merkez medyanın su kabağı duayiyenlerini (!) inandıramadık.

İşte o dönümde anayasanın 174.maddesinin koruması altında olan devrim yasaları üzerine, Öğrenim Birliği Yasası (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) üzerine, imam-hatip okullarının tehlikesi üzerine, toplumun İslamileştirilmesi projesi üzerine yazılar yazmaya başladım. Bildiğiniz gibi bu türden yazılarım 1980’lerin ortasına gider.

Demokrat olmak başka, demokrat görünmek başka!

Medya denen kırk haremiler çetesi, özellikle 12 Eylül’den sonra, demokrat görünmek için, cumhuriyeti, devrimlerini, kurum ve kuruluşlarını savunmak bir yana temellerini

dinamitlemiştir. Laikliğin ne anlama geldiğini anlamadığı için, birkaç laf ebesinin peşine takılıp, laik düzeni savunanlara “laikçi” demek gaflet ve alçaklığını göstermiştir.

Kuruluşundan itibaren Mısırlı Müslüman Kardeşler’in strateji ve taktiklerini uygulayan AKP tarikatının “Türban” dayatmasının demokratik vicdan özgürlüğü bağlamına girdiğini sanmış ve “demokrat  görünmek için” kolu sıvamıştır.

AKP’nin demokratik etik ve ahlaka sığmayan aynî (ekmek, un, bulgur, yağ, buzdolabı, çamaşır makinesi, vb.) yardımlarını, sosyal devletin işleri olarak göklere çıkarmış ve CHP’ye dönerek “Tembel teneke, koca kafa, AKP’yi örnek al da sınıfta çakma!” demiştir.

Basının ve müflis solcuların alçaklık ve ihanetleri saymakla bitmez.

Hürriyet gazetesini yönetenler, devrim yasalarını savunmamı Kemalist inadı ve cumhuriyetçi budalalığı sanmış; Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu savunmamı “eski öğretmenliğim”e bağlamış ve  imam-hatip okullarının tehlikesini ısrarla vurgulamamın  AKP tarafını çılgına çevirmesini, İHL mezunu “Beyefendi”yi üzmesine vermiştir.

Evet, artık, 2013 yılında takke düştü ve kel göründü. Hem AKP’nin hem medya denen “Sodom ve Gomorre”nin keli.

Gazetelerden bir haber: “Dışişleri Bakanlığı Teşkilat Kanunu’nda yapılması kabul edilen değişiklikler hakkında 8 eski Dışişleri Bakanı ve 144 emekli Büyükelçi TBMM kapanmadan çıkarılan torba yasa ile meslek memuru olmayanların bakanlıkta üst düzey yönetici olmalarına olanak sağlanmasına karşı çıktılar. Kamuoyunda ‘İmam büyükelçi dönemi başlıyor’ şeklinde yorumlanan yasa ile ilgili olarak Bakanlar ve büyükelçiler ortak bir bildiri yayınladılar. Yayınlanan bildiride, ‘Yapılması öngörülen değişiklik, Cumhuriyetin en önemli ve köklü kurumlarından birisi olan Dışişleri Bakanlığı’nın kurumsal yapısını tahrip edecek niteliktedir’ denildi.”

Geçmiş ola ağam!

Kambersiz düğün olur mu, AKP düzeninin hacivat savunucusu Baskın Oran da uykudan uyanmış, “Belli ki, bu noktaya geliş, uzun zamandır sabırla yürütülen bir master planın final aşaması. İstediği adamı, mesela bir yandaş gazeteciyi iki aylığına büyükelçi tayin eder, sonra getirip TC Dışişleri müsteşarı yapar” (Radikal, 21.07.13) buyuruyor.

Demek öyle!

İmam-Başbakan olabilir, imam-bakan,  imam-vali, imam-kaymakam, imam-emniyet müdürü, imam-öğretmen, imam-savcı, imam-yargıç, imam-anayasa mahkemesi üyesi, imam-danıştay üyesi olabilir, ama imam-büyükelçi olamaz.

Topunuzun canı cehenneme!

(Aydınlık,5 Ağustos 2013)