LES GILETS DE SAUVETAGE

          CANYELEKLERI İÇİN ÖNSÖZ      

Canyelekleri Tavandadır  (Cem Yayınları, 1989) adlı şiir kitabım Fransa’da Les Gilets de Sauvetage  başlığı ile L’Harmattan yayınevinin “Regards Turcs” dizisinde  Ferda Fidan’ın çevirisi ve önsözüyle yayınlandı (Mayıs 2020) yayınlandı.

Fransa’da yayımlanan altıncı kitabıma çevirmen Ferda Fidan’ın yazdığı önsözü okumanıza sunuyorum.

Özdemir İnce

10 Haziran 2020

***

FERDA FİDAN / CANYELEKLERI İÇİN ÖNSÖZ [i]        

Özdemir İnce’nin ana eseri olarak kabul edebileceğimiz Canyelekleri Tavandadır Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’ndan beri, aynı tarzda, bu denli güçlü bir yapıt ortaya çıkarmamış olan Türk şiirinde önemli bir köşe taşı oluşturur. Bu uzun dramatik şiir bizi fırtınalı Türk tarihî içinden geçen bir anlatının çalkantılı nehrine sürükler. Bazen birbirine karışan, yer değiştirerek birbirini yansıtan sayısız seslerin oluşturduğu polifonik bir yapıda, ozan çeşitli sahneler, düşler ve anılardan oluşan bir bütünü, bu olayları bir düzene oturtma çabalarını boşa çıkaran kesintisiz bir akış içinde sunar. Düşsel bir yolculuğun çeşitli evrelerine denk gelen değişik uzunluktaki bölümler, başdöndürücü bir girdap içinde, geçmiş ve bugünün birbirine karışıp, üst üste gelmesiyle, zorbalığın farklı suretler altında bengi dönüşünü ve geçmişin bugüne kadar sarkmasını anlatır.

          Düşsel bir yolculuk fikri şiirin ilk cümlelerden itibaren belirir : artık uzaklarda kalmış olsa da, hafızaya derinden kazınmış büyülü bir çocukluğun hatırası ile sanki, doğduğu Akdeniz coğrafyasının sınırlarının ötesinde, zaman ve mekanda yapılacak bir yolculuk çocuk şairin kaderinde yazılıymış gibi : « Çoktan hazırdı / üzerine yıldız tozları yağmış tekne ». Ama bir deniz yolculuğu ilk baştan sezdirilmiş ise de, bir facia fikri de aynı anda ortaya atılmıştır, daha sonra her bölümün sonunda tekrarlanarak bir nakarat haline dönüşecek olan, tarihin pisliklerinden arınma ve yükseliş çabası salık veren bir çağrı, bir ihtar niteliğindeki tümce aracılığıyla:

«Canyelekleri tavandadır ! »

          Fransız şiirinde benzeri olmayan, fakat derin bir metinlerarasılık boyutu olan Canyelekleri daha çok Ezra Pound’un Cantos’unu ya da Neruda’nın Canto general’ini andırır. Metin, bu eserlerde olduğu gibi, bir insan freski ortaya çıkarır ki gerçek, düşsel, ya da anonim, güçlü ya da ezik, karakterleri bu alegorik yolculuğun yavaş yavaş şiirsel dille yazılmış bir romana dönüşmesine önayak olurlar. Cengiz Han ya da Hitler gibi tarihsel zorbalarla, Battal Gazi ya da Deli Dumrul gibi ortak hayal ürünü, ya da Eyub ve Nuh gibi kutsal kitaplardan devşirilmiş kahramanların yan yana geldigi yapıtta, düzyazı bölümler, serbest dizeler, mektuplar, eskort kızların çeşitli semtlerdeki tarifeleri türünden haberleri içeren gazete yazıları, peşi sıra gider, ve sonuçta, en kabasından en yazınsalına, tüm dil düzeylerinin kullanıldığı  kaleydoskopik bir bütün ortaya çıkar.

          Asırlar boyunca sürmüş olan iktidarın kıyıcı şiddeti ve yoksul kitleleri mahveden feci savaşlar karşısında, dine sığınmanın anlamsızlığını da eleştiren ozan, özellikle, 1977 yılında aşırı milliyetçiler tarafından işlenen Maraş katliamına değinirken, Tanrı’nın insanın çilesi karşısındaki dayanılmaz kayıtsızlığını sorgular. (« sormadı Rab « Kardesin Hâbil nerede ? » diye Kâbil’e/ çünkü duymadı kardeş kanının/ topraktan bağıran sesini » ).

Sosyo-ekonomik ilişkilere olan bakış açısı her ne kadar materyalist olsa da, Özdemir İnce’nin buradaki dünya görüşü kutsal kitaplardan ve Türklerin mitolojisinden alınmış, ilk yapıtlarından beri en önemli esin kaynağı olan bir tür mistisizmin de etkisinden yoksun değildir. Zira ozanın düşüncesinde, kutsal kitaplar, mistik öğeler, insanlığın ortak inanç biçimini ve ruh dünyasını yansıtmaları açısından, zengin kaynaklardır. Günümüz Türk toplumunu daha iyi çözümlemek, ve asla aşılamaz bir ötekiliğin imgeleri olarak görmediği insanların ruhuna dokunmak için, tarihsel olaylara ve mitoslara yaptığı göndermelerde, içindeki şimşeği serbest çağrışımlar yolu ile yakalamaya çalışır.

« Ben bir başkasıdır » diyen Rimbaud’nun fikrine, diyalektik bir boyut ekler : « Başkası da benim ! » : ve başkalarıyla kendisi arasında bir özdeşlik kurarak, kâh Roma lejyonlarından kaçan bir barbara, kâh bir siyasal suçlunun karısına, kâh oğlu cunta tarafından idam edilmiş ve onulmaz acılara boğulmuş bir anneye, veya bölgesel zorbaların boyunduruğu altında ezilerek cehalete gömülmüş halkın sembolü olan, sağır ve dilsiz zavallı bir köylüye dönüşür.  Böylece ozan, başkasının ağzından konuştuğu bu benli anlatı yoluyla, her zaman, her coğrafyada, baskı altında ezilen, vurulan, sürgün edilen insanın sözcüsü konumuna geçer. Ama aynı zamanda Cavafis gibi sürgün ya da,  mutlak iktidarın sansürü altında boğulsa dahi, Bağdat’da işkenceyle idam edilen Mansur al Hallaç gibi, kaderini sonuna kadar zorlamaya kararlı, zamansız ozanın sesi olmaktan da geri kalmaz : «Mansur’un her parçası sözünden dönmemişti. »

Son olarak, halka din maskesi altında saldıran zorbalığa karşı çıkarak kendi sesini de duyururken,  Özdemir İnce, açgözlü bir burjuvazinin sosyal ilişkileri saptıran ikbal avcılığını, onyıllardır uygulanan neoliberal politikalar yüzünden düzenbaz tüccarların, vurguncuların, ve her türlü üçkağıtçının hüküm sürdüğü bir evreni (« kaleler alıp / pazaryerlerini yağma etmektir / biricik işleri ») gözler önüne serer. Laiklik ilkesinin yavaş yavaş eritilmesi, ozanın gözünde, köktendincilerin emri altındaki muhafazakar bir sisteme dönüşün yolunu açar (« Döndün işte oğullarının kurban edildiği yere ») ve her türlü baskıya maruz kalan halk geleneklerin yükü altında ezilirken, – para en yüksek değer haline geldiği için – üniversiteli kızların gözünde lüks semtlerde fuhuş yapmanın cazip bir seçenek haline geldiği, her türlü yolsuzluk ve siyasi cinayetlerin göreceleştiği,  hatta sıradanlaştığı bir toplum ortaya çıkar. Sonuçta Canyelekleri 1980 darbesinden sonra Türkiye’de başlatılan gizli islamlaşma süreci ile, sinsice eritilmeye çalışılan laik cumhuriyetin özgürleştirici değerleri arasındaki acılı karşıtlığı betimleyerek, günden güne yıpranmakta olan kişisel ve toplumsal özgürlükler için tehlike çanlarının çaldığını vurgular.

          Yine de bu oldukça şiddetli hatta kanlı sahneler dizisinin geleceğe umutsuz bir bakış açısına yol açtığını söyleyemeyiz, çünkü Özdemir İnce doğanın kendi üzerindeki büyülü etkisini her fırsatta yücelterek, yaşamın her anının kutsallığını dile getirdiği gibi, insanın ölüme karşı Deli Dumrul gibi başkaldırması gerektiğini de savunur : «  Çatlayıp saçılmamalı ölümün narı / yaşam sırasını savmadı daha » Son safhada hayatın güzelliğinin de yok olabileceğinden dem vuran  ozan (« Yüzlerce nedenle yanmaya başlayabilir bir akçam ormanı »)  buna karşın, yeni bir çağın seherini de duyururken, aydınlığa giden yolda dilin kendisinin de bir devrim geçirmesinin kaçınılmaz olduğunu (« Kimi sözcükler öylesine hırpalandı ve yaralandı ki yerlerine yeni sözcükler bulmalı ») ve dünyayı baştan büyülemek için yeni bir mitoloji yaratmak gerektiğini düşünür : « Yeni bir Altın post gerek, yeni bir Argo gemisi ». Zira onun gözünde, engel teşkil etmek bir yana, insanın imgelemi sağgörülü ve kararlı eylemin olmazsa olmazıdır : « Gerçekçi ol ve düş  gör ! » diye seslenir okura, şiir ve gerçeklik arasındaki bağıntıyı vurgulamak ve bize bir umut yolu açmak ister gibi. İşte bu yüzdendir ki bu yapıtında, Özdemir İnce okur önüne, yalnızca insanın kendine yabancılaşmasına bir isyanın sembolü olarak değil, aynı zamanda, yeniden kazanılması gereken bir özgürlüğün de temsilcisi olarak çıkmaktadır.

                                                                                           Ferda Fidan


[i] Özdemir İnce’nin Canyelekleri Tavandadır  (Cem Yayınları, 1989) adlı kitabı Fransa’da Les Gilets de Sauvetage  başlığı ile L’Harmattan yayınevinin “Regards Turcs” dizisinde  Ferda Fidan’ın çevirisi ve önsözüyle yayınlandı (Mayıs 2020).