MAHMUT ESAT BOZKURT VE TÜRKÇE İBADET

Şu günler bütün gücümü “Din, İman, Masa ve Kasa” (Tekin Yayınları) kitabımın hazırlıklarına verdiğim için yeni bir yazı yazamıyorum. Yazsam ne olacak?  AKP iktidarını, başbakanını ve Başyüce’yi eleştireceğim. Bizzat Cumhuriyet, onun varlığı, ilkeleri, beğenilmeyen anayasası AKP’nin, başbakanın, hükümetin, Başyüce’nin ve mevcut egemen ideolojinin kıyasıya eleştirisi değil midir?

Bir süre önce, Mahmut Esat Bozkurt’un “Toplu Eserler”inin (Kaynak Yayınları) IV’cü cildinin yayınlandığını haber vermiştim. Aşağıda, 20 Mart 1933 günü Anadolu gazetesinde yayımlanan bir yazısını okuyacaksınız. 20 Mart 1933’ün yerine 3 Ocak 2016 yazın isterseniz. Hiçbir şey değişmemiş, tam tersine ortam, durum ve koşullar çok daha ağırlaşmıştır.

Yazıyla ilgili bir uyarıda bulunmak istiyorum: Mahmut Esat Bozkurt’un kullandığı “ÖZ” sözcüğü “samimi” ve “içten” anlamındadır. “Katıksız”, “saf” ve “yüzde yüz” anlamında değildir. Örneğin sık sık kullandığı “Öz Türk” deyişi, “Katıksız”, “saf” ve “yüzde yüz” Türk anlamında değildir. Türkiye Cumhuriyeti ilkelerine yürekten bağlı “vatandaş” anlamındadır.

Özdemir İnce

3 Ocak 2016

***

TÜRKÇE  İBADET[i]

“Türk’çe ezan”dan sonra “Türk’çe sala” verilmeye başlandı. Bu, çok yerinde

bir iş, çok isabetli bir görüş, bir karardır.

Fakat ne yazık ki henüz pürüzsüz bir Türk’çe ibadete şahit olamıyoruz. Pürüzsüz bir Türk’çe ibadetin manevi zevklerini henüz tatmış değiliz. Bununla beraber, günün uzak olmadığına inanıyoruz.

★★ ★

Türk milleti İslamiyeti kabulü günlerinden bu ana kadar 13 asırdır kendi öz anadiliyle Allah’ına anlayarak bilerek içini açamadı. Onunla doğrudan doğruya temasa gelemedi. Bütün dualarını, bütün ibadetlerini kendine yabancı bir dille, anlamadığı, bilmediği Arap diliyle yaptı.

Neden?

Çünkü sarıklı yobazlarla birtakım yalancı dindarların engellemeleriyle karşılaştı.

Neden?

Çünkü “din“in “dal”ım[ii] bilmeyen    bu cahil yalancılar Türk milletini din namına istismar etmek, onu soymak isterler de ondan!..

Nasıl?

Bakınız nasıl?! Türk milleti yabancı bir dille, yani Arap’çayla kendisine din telkin edildikçe, şüphe yok ki onu anlamayacaktır. Kendisine ne biçim söylenir­se, ne tarzda anlatılırsa öyle kabul edecek ve anlatanlara ekseriya layık olma­dıkları payeleri vererek onları besleyecektir. Bu gibiler patlayasıca kursaklarını doldurmak için Türk milletinin dinini anlamamasını bir geçim vasıtası olarak candan isterler. Milletin, dinini anlamak teşebbüslerinin önüne “gâvurluktur, kâfirliktir” gibi yaygaralarla geçmekten, bu yolda çalışan idealistlerle elleri bı­çaklı katiller halinde uğraşmaktan çekinmezler. Esasen Kur’an’ı ve dini kendi­leri de anlamazlar; cahildirler. Bütün bir Türk yenilik tarihi bu cahil yobazlarla sahte dindarların eşkıya baskınlarını andıran tecavüzleriyle doludur.

Fakat bunlarla amansız mücadelelere girişmek Cumhuriyet neslinin milli, vatani borçlarındandır; ta ki Türk milleti yobazların, sahtekârların haraçgüzarlığmdan kurtulsun, dinini, diyanetini kendi anadiliyle anlasın, bilsin. Millet üfü­rükçülerin, sihirbazların oyuncağı olmak istemiyor.

Hiçbir din, anlamadan, bilmeden samimiyetle, vicdanla benimsenemez. Onu önce anlamak, bilmek lazımdır. İslam dini de zaten bunu emrediyor. Öyle ayetler var ki, bunlara göre İslamiyeti kabul eden her milletin ibadeti­ni kendi anadiliyle yapması farzdır denebilir. Bu ayetlerden biri hatırımdadır. Allah diyor ki:

“Biz Kur’an’ı Arap’ça gönderdik, ta ki Araplar emirlerimizi anlasın­lar. Başka bir dille göndermiş olsaydık, o vakit bize ‘Ne yapalım? Kur’an anadilimizle gönderilmedi. Anlayamıyoruz, onun için bu dini kabul etmiyoruz’ derler ve mazeret beyan ederlerdi. Bu mazerete ma­hal kalmasın diye onlara Arap’ça hitap ettik.”[iii]

 Arapların başka dili anlaması mümkün olmayınca, Türklerin Arap’çayı anla­maları mümkün olur mu? Mümkün olmayınca, ne hakla bu millete koyun kaval dinler gibi asırlarca anadilinden başka bir dille din telkininde ısrar olunuyor?!Cumhuriyet hokkabazlıklara müsamaha edemez.

★★ ★

Dini, bir dilenci keşkülü[iv] gibi kullanan yalnız bizim bazı cahil yobazlar, iki­yüzlü dindarlar olmadı. Hıristiyanlıkta da, Musevilikte de böyle din bezirgânları görüldü. Hele Katolik papazları cennetin anahtarlarını satacak, parayla günah çıkaracak kadar ileri vardılar. Milletleri bundan kurtarmanın tek çaresi, onlara mensup oldukları dinleri kendi anadilleriyle anlatmak, bildirmektir.

Türk milleti için Kur’an’ı Türkçe okumak, camilerde bütün ibadeti, duaları Türkçe yapmak, yalnız dini bilip anlamak noktasından değil, fakat milli bakı­ma göre de bir zarurettir. Din Arap’ça telkin edildikçe Türk milliyetçiliği için dai­ma bir zaaf olacaktır. Bunu halletmek lazımdır. Alman milliyetçiliğine en büyük hizmet edenlerden biri de Luther olmuştur. Çünkü İncil’i Almanca okutmuştur.

Güzelyalı’da (Reşadiye’de) İzmir gençliği, saltanat, hilafet izlerini hâlâ yaşa­tan levhaları ayakları altında parçaladığı gece, Türk ihtilal tarihinde Türkçe iba­det dileğini en önce ileri sürmek şerefini de kazandı. Benim, o büyük dileğin bir gün, hem de yakın bir günde yerine getirileceğinde şüphem yoktur. O tezahüra­tı hafiflikle karşılamış olanlar varsa hakikatin saati çaldığında elbette mahcup olacaklardır. Bu mahcubiyet onlara mukadderdir. Biz, Allah’ın evinde de ana­dilimizin hâkim olduğunu görmek ve duymak istiyoruz. Türkiye’de her yere öz Türk’çe hâkim olacaktır. Hayır diyenler mağlubiyetlerini görmekte geç kalmaya­caklardır.

MAHMUT ESAT

***

Mahmut Esat Bozkurt’un 1933 yılında yayınlanmış bir yazısını okudunuz. Şimdi Özdemir İnce’nin 1 Ocak 2016 günü kaleme aldığı, “Din, İman, Masa ve Kasa” önsözünü okuyacaksınız. M.E.Bozkurt’un yazısı ben doğmadan 3 yıl önce, yani 83 yıl önce, yayınlanmış. Ama, M.E.Bozkurt ve Özdemir İnce aynı zihniyet ve inanç tarz ve yapısını, aynı karanlık ve vurguncu adamları eleştirmekteler. Arada tek fark var: Mahmut Esat Bey umutlu ve çok iyimser; Özdemir Bey umutsuz değilse de epeyce karamsar. Fransız ihtilalinin 200 yılda oturduğunu biliyor ve Türk ihtilalinin gerçekleşmesi sütecinin 200 yıl sürmemesini temenni ediyor.

***

DİN, İMAN, MASA VE KASA

Önsözünü meğer kitabı oluşturmadan yazmışım[v]. Aslında, ideal düzeyde bakacak olursak, din ve imanın masa ve kasa ile bir araya gelmemesi gerekir  ama din adamları ile siyasetçiler  işe karışınca, bir araya gelmeninin ötesinde, din ve iman masa ve kasanının hizmetine giriyor. Şimdi sözünü ettiğim yazıyı okuyalım:

[7 ağustos günü yayınlanan “Sünni Din Bezirganları Artık Özgür” başlıklı yazımı okuyan bir okur “Sünni madrabazlar”ın CHP’nin tek parti döneminde uğradığı zulmün (!) ne menem bir zulüm olduğuna açıklık getirdi:

Bir toplantıda din madrabazlardan biri CHP’nin tek parti döneminde uğradıkları zulmü konuşmacıya laf atarak hatırlatmış. Bunun üzerine konuşmacı laf atana sormuş:
“Hangi ibadeti yapmak istedin de yapamadın? Namaz mı kılamıyordun, hacca mı gidemiyordun? …”
Madrabaz, konuşmacıyı yanıtlamış: “İbadeti yasaklamaya gücünüz yetmez. Siz bizi masadan ve kasadan uzak tutuyorsunuz.”

Müthiş  bir yanıt. Hiç duymamıştım.  Aydınlık okuru devam ediyor:
Yani tüm dertleri masaya ve -özelikle de- kasaya yanaşmakmış. Bunu yapamadıkları için gerçekten de “zulüm” gördüklerine, acı çektiklerine inanıyorum. Düşünsenize, kasa orada, başkaları yanaşmış (Örneğin:  ANAP, DYP) ama bunlar yanaşamıyor. Bu ‘zulüm’ değil mi, onlar açısından? İlk işleri burada (Isparta) aç kurtlar gibi saldırmak oldu. Şevket Demirel’in bir benzetmesi var: “Malı kışın aylarca ahıra kapatırsın. Sonra bahar gelince çayıra saldığında yeşil otlara nasıl saldırırsa bunlar da deliler gibi paraya saldırdılar. Nasıl mı? Örneğin; benim üzerinden her gün geçtiğim kaldırımı tam 4 defa söküp, buranın taşını oraya, oranın taşını buraya yeniden döşeyerek. Tabii utanma vs beklemek boşunadır.”

Arkalarına İslam’ı aldılar, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar, çatlayıncaya kadar yiyecekler. Mafya yasası gereği sonra amip gibi bölünüp birbirlerini yiyecekler ve birlikte çürüyecekler.

Benim bu tür mafyalardan korkum yok. Çünkü, kural gereği, İslamcı Al Capone’u, gene İslamcı Alkapon temizleyecek.

Beni ürküten mafya programını ÖNDER İmam Hatip Liseleri Mezunları ve Mensupları Derneği’nin hazırladığı broşürde okuyoruz (6 Ağustos 2012 tarihli Cumhuriyet gazetesinden aktarıyorum):

“İmam hatip liselerinin önündeki engeller kalkmıştır. İHY’den mezun olunca; hem dininizi üst düzeyde öğrenecek hem de tıp, hukuk, siyasal, mühendislik gibi her çeşit üniversiteye girebileceksiniz. Hem halkın önüne geçip imam hatip olabilecek hem de öğretmen, doktor, avukat, hakim, kaymakam, müfettiş, mimar olabileceksiniz.”

Yeryüzünde bunun benzeri bir öğretim sistemi yoktur. İlkel ve bayağı bir köle yetiştirme sistemi. İlkin ilk ve orta öğretimde beyinleri yıkayıp ütüleyecekler; bilim karşıtı dogmalarla tıka basa dolduracaklar ve düşünen insan yerine uzaktan yönetilen kalas robotlar yetiştirecekler ve ülke yüzeyini bu türden prinhalarla işgal edecekler.

Bu düşmanca bir programıdır. Başbakan’ın “İmam hatipler milletin gözbebeği olacaktır” yobaz  talimatına  gönderme yapılan broşürde “Yeni dönemde Türkiye’nin gözbebeği olacak olan imam-hatip liselerine kayıtta geç kalmayın” uyarısı yapılıyor.

Sonra sıra velilere geliyor: “Çocuklarımız  imam hatip ortaokullarını bitirdiğinde; hem yüce kitabımız Kuran-ı Kerim’i öğrenecek hem de Anadolu veya öğretmen lisesine gidebilecek, hem Hz.Peygamber’in hayatını öğrenebilecek hem de fen lisesi veya imam hatip lisesine gidebilecek.”

Çocuklar kesinlikle gerçek Kuran-ı Kerim’i öğrenemeyecekler, çünkü öğretmenleri de Kuran-ı Kerim Arapçasını bilmezler. Çocuklar laik okullarda öğrendikleri İngilizce ve Fransızca kadar Arapça öğrenemeyecekleri için Kuran’ı anlamalarına olanak yoktur. Ancak onu ezberleyecekler ve saptırılmış Türkçe mealini okuyacaklar. Ama buna karşın tamamı softa ve yobaz olacak. Said Nursî ve Fethullah Gülen türü meczupların kölesi olacaklar; kafa ve ruh sağlıklarını yitirecekler. Dahası, ana-babalarından nefret edecekler, kadını  ve erkeği anlama yeteneğinden yoksun olacakları için de  sağlıklı bir yuva kuramayacaklar.

“İmam hatip okullarının ‘Sosyal, beşeri ve fen bilimleri ile birlikte İslami ilimleri aynı müfredat altında göstermesi bakımından Türkiye’ye özgü bir tecrübe’ olarak tanıtıldığı bilgi notunda  ise, ‘Gençlerimize bu okullarda değerler eğitimi verildiği için kötü alışkanlıklar yok denecek kadar azdır’ görüşü dikkat çekiyor.

Bu cümle, laik okulların bile-isteye AKP hükümeti tarafından sabote edildiğinin itirafıdır.

Broşürün sözünü ettiği “Türkiye’ye özgü tecrübe” Said Nursî’nin  Van’da kurmayı hayal ettiği  “Medresetü’z-Zehra” ucubesini örnek almaktadır.

Sonuç olarak: AKP hükümeti pedagoji bilimine aykırı altı kaval üstü şeşhane bir öğretim sistemi içinde Türk gençliğini özgür ve bilimsel düşünceden uzak, kumanda aletiyle güdülebilir bir insan sürüsü haline getirmek istemektedir. ÖNDER’in broşüründe de itiraf edildiği gibi, uygar dünyada böylesine kaçık ve budala bir okul ve öğretim sistemi bulunmamaktadır.

Düşünsenize, gerçek beden eğitimi, müzik, resim derslerinden yoksun bırakılan çocuklarımız “din dersi” adı altında haftada sekiz saat irtica, hurafe ve üfürükçülük dersi alacaklar.  Ağustos ayında yapılacak atamalar sonunda 8 bin başlık din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni açığı kapatılmaz ise, müftülük, imamlık ve Kuran kursu öğreticiliği yapan (ama pedagoji sertifikası bulunmayan) İlahiyat Fakültesi mezunları ders verecek. Ve bu yetkisiz ve yeteneksiz  kimselerin mezun ettiği zavallı çocuklar dünya ile yarışacaklar (!).

Böyle bir uygulama karşısında bütün “Aklı başında Türkiye”nin ayağa kalkması, isyan etmesi, uygulamayı yargıya götürmesi gerekmektedir. Ama tıpkı Osmanlı gibi Türkiye de uyuyor. Bütün dikkatini 2 ve 3 sayfalara vermiş olan basın çürümeye devam etmektedir.]

Tektanrılı dinler tarihini okuyacak olursanız, Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam yoksulu ve mazulumu savunmak için ortaya çıkmıştır. Başlangıçta, sırasıyla Musevilik, Hıristiyanlık ve İslama karşı olan eski düzenin siyasal  erki (aristokrasi), ekonomik gücü (aristokrasi ve burjuvazi) ve ruhban sınıfı yeni dinleri kabul ederek konumlarını koruyarak yeni statükoyu yapılandırmışlardır. Mazlum gene mazlum, yoksul gene yoksul olarak kalmıştır. Oysa Museviliği, Hıristiyanlığı, İslamı  ilk kabul edenler yoksullar ve mazlumlardır.

İslam’da ilk dört halife döneminden sonra kurulan iktidarlar  (günümüze kadar)  Arap aristokrasinin müstebit iktidarı olmuştur. Bizim ülkede de Diyanet İşleri Başkanlığı, Cami ve Ruhban sınıfı her zaman, halka karşı, masa ve kasadan yana olmuştur

Masa ve kasa iktidarın simgesi, silahları ve bizzat kendisidir.

ÖZDEMİR İNCE

1 Ocak 2016

 

 

 

 

 

 

[i] Anadolu gazetesi, 20 Mart 1933, No: 5564, s.12

[ii] Dinin “D”sini bilmeyen anlamında.

[iii] İlgili ayetler için bkz. Yusuf Suresi, ayet 2; Ra’d Suresi, ayet 37; Fussılet Suresi, ayet 44. Bkz. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1993, s.234, 253, 480.

 

[iv] Keşkül: Dilenci çanağı

[v] Aydınlık, “İmam-Hatip Mafyası”, 20.08.2012