MAHMUT ESAT BOZKURT’UN CUMHURİYETİ

Cumhuriyet ve CHP’nin kaşarlanmış karşıtları karşılarındakileri sıkıştırmak için “6 OK’un okları artık işe yaramaz oldu, devletçiliği çıkartıp yerine demokrasiyi koyun bari” derler, gevrek gevrek gülerek.

“Demokrasi”, cumhuriyetçilerin, CHP’lilerin yumuşak karnıdır. Çoğu cumhuriyetin oluşumunu, devrim tarihini bilmezler. En bilgilileri İlhan Selçuk okumuştur. Daha bilgilileri de Turgut Özakman’ı okuyan milyonların arasında mümtaz yerini almıştır.
Çoğu “Atatürk” adının arkasına sığınırlar. Söylev’i okuyup okumadıkları belli değildir.
Ne yazık ki Laiklik’in de ne anlama geldiğini tam olarak bilmezler.
Benim ömrüm bu amorf kitleyi eğitmek, bir şeyler öğretmek çabasıyla geçti.

Mahmut Esat Bozkurt’u, Şükrü Saracoğlu’nu tanıtan yazılar yayımladığım zaman şaşırıp kaldılar. Anlayanlar, Şükrü Saracoğlu’nun sadece Fenerbahçe stadının adı olmadığını, Mahmut Esat Bozkurt’un, soyadı dolayısıyla, azgın bir ırkçı değil, aksine donanımlı bir solcu olduğunu sezer gibi oldular.

Eğer Mahmut Esat Bozkurt’u biraz tanımış olsalardı, 6 OK’un Halkçılık’ının “Demokrasi” sözcüğü yerine kullanıldığını, demokrasi sözcüğünün içi boşaltıldığı için kullanılmadığını bilir ve karşılarındaki mağrur muarızlarını kolayca susturabilirlerdi.
Mahmut Esat Bozkurt, halkçılık ve demokrasinin ne anlama geldiğini, biraz sonra tanıtacağım kitabın 221. Sayfasında yer alan “Millet Saltanatı” adlı makalesinde eksiksiz anlatır. Makale 1 Ekim 1920 tarihli Anadolu’da Yeni Gün gazetesinde yayımlanmıştır.

Kitaba geçmeden önce Mahmut Esat bey ile Mustafa Kemal Paşa’nın kişiliklerini özetleyen bir ilişkiyi daha önce yayınlanan bir yazımdan (“Cumhuriyet için son şans: Cumhurbaşkanlığı seçimleri”) aktaracağım:

[1924 Anayasası’nın yapılmasında kendisi de bir anayasa hukukçusu olan Mahmut Esat Bey’in büyük emekleri vardır. Anayasanın hazırlandığı dönemde gazetelerde yazdığı yazılarla, TBMM’de yaptığı konuşmalarla bu konudaki düşüncelerini açıklamıştı. En önemli konu, günümüzde R.T.Erdoğan’ın (Başkan olduğunda) mutlaka sahip olmak istediği, yasaları veto etme ve Meclis’i feshetme yetkisiydi. Mahmut Esat Bey, TBMM’de yaptığı konuşmalarda bu yetkilerin Cumhurbaşkanı’na verilmesine karşı çıktı.
Tek parti diktatoryasında (!) Mustafa Kemal’in huzurunda yapılan bu konuşmaları günümüzün demokratik (!) ortamında yapabilecek bir tek AKP milletvekili var mıdır acaba?
Uzatmayalım: Olanları, Turgut Özakman’dan aktaracağım. Turgut Özakman’a güvenmeyenler konuyu meclis tutanaklarından araştırabilirler. Ben Turgut Özakman’a güveniyor ve inanıyorum:

“Yeni bir anayasa konusu uzun zaman sohbet olarak başlamış, sonra Anayasa Komisyonunca ele alınmıştı. Türkiye’nin geleceğini düzenleyecek yeni bir anayasa tasarısı oluşturulmaya çalışılıyordu.
Gazi, Cumhurbaşkanı olmadan önce bu görüşmelere zaman zaman katılır, düşüncelerini açıklardı. Devlet Başkanına kanunları veto ve gerektiğinde yeni bir seçim için Meclis’i feshetme yetkisinin verilmesinin yararlı olacağını söylemişti. Bunları çağdaşlaşma hamlesinin yavaşlatılması, milli egemenliğin örselenmesine karşı önlem olarak değerlendiriyordu. Anayasa Komisyonu Başkanı Yunus Nadi Bey, Gazi’yi ziyarete geldi.
“Mahmut Esat Bey ile Şükrü Saracoğlu, Cumhurbaşkanına veto ve gerektiğinde Meclis’i fesih yetkisi verilmesini kabul etmiyorlar.”
“Neden?”
“Milli Egemenliğe aykırı buluyorlar.”
“Partiler çoğalınca hükümetsizlik tehlikesi baş gösterebilir, gerici eğilimler belirebilir, devletin kuruluş amacına aykırı kanunlar kabul edilebilir. Bu yetkileri böyle durumlar için düşünmüştük. Bir anayasada bütün olumsuzlukları çözecek çözümler, imkânlar bulunması gerekmez mi?”
“Birçok milletvekili de iki arkadaşımızın düşüncelerini paylaşmaya başladı. Bu maddelerin Meclis’te kabul edilmesi zor görünüyor.”
Bir sessizlik oldu. Paşa ikna edeceği ümidiyle bu milletvekilleriyle bir de kendisi görüşmeye karar verdi.
Mahmut Esat Bey bu ara bakan değildi. Saracoğlu Şükrü Bey Meclis’e ikinci dönemde katılmıştı. İkisini birlikte kabul etti. Milletvekilleri Cumhurbaşkanını saygıyla dinlediler ve düşüncelerini değiştirmediler.
Gazi sonucu öğrenmek isteyen Yunus Nadi Bey’i ertesi gün direksiyon binasında kabul etti.
“İki saat karşılıklı görüşlerimizi açıklayıp tartıştık. Biraz sıkıştırdım da. Ama çocukları ikna edemedim. Dilerim bu yetkilere ihtiyaç duyulmaz. Fakat bu görüşmeden çok memnun kaldım. Türkiyemizin milli egemenliğe, özgürlüğe böyle sahip çıkan, hukuka saygılı, sağlam, dürüst, dirençli, bağımsız ruhlu siyasetçilere çok ihtiyacı var. Mahmut Esat’ı zaten beğenirdim. Şükrü Bey’i de çok beğendim.” (Cumhuriyet, Türk Mucizesi, İkinci Kitap. Bilgi Yayınevi.S.39-40).

Mustafa Kemal Paşa’ya verilmeyen bu yetkiye sahip olmak isteyen R.T.Erdoğan, arkasına zihniyet olarak IŞİD’e (Irak-Şam İslam Devleti) benzeyen AKP’yi ve besleme bir oy kitlesini almış, cumhurbaşkanı olmak istemektedir. Bu amacına erişmesi durumunda ne yapıp-edip 2015 genel seçimlerini de kazanıp bir Halife rejimi kuracaktır.
Ama ne var ki AKP milletvekilleri ve mensupları arasında Mahmut Esat Bozkurt gibi bir babayiğit çıkıp, onun 90 yıl önce yaptığını yapacak cesareti gösterememektedir.]

“TOPLU ESERLER,I”

Önceleri de varlardı ama Avrupa Birliği’ne girme (alınma) çağı açılınca, sayıları iyice çoğalmıştı: Avrupa Birliği’ne girmek istiyorsanız tarihinizle yüzleşin diyorlardı. Türkiye’deki gönüllü temsilcileri de onları yansılıyordu: Evet tarihimizle yüzleşelim!
Bunun anlamı şuydu: Ermeni soykırımı olmuştur, kabul etmek ve özür dilemek gerekir; Kürtler Cumhuriyet döneminde ayrımcılığa uğramış, hakları yenmiş, aşağılanmıştır, derhal demokratikleşmek ve Kürtlere istediklerini vermek gerekir. Cumhuriyet, askeri vesayet rejimi ile ayakta kalmıştır o halde askeri vesayetin sona erdirilmesi gerekmektedir.
1950’den önceki CHP’nin tek parti dönemi bir faşist rejimdir ve bu rejimin ideoloğu da Mahmut Esat Bozkurt ile Şükrü Saracoğlu’dur. “Türk olmayanlar Türk’ün kölesi olmalıdır” demiştir.
Türkiye 2000’den sonra ve özellikle de AKP döneminde öylesine bir entelektüel (!) saldırıya uğramıştır ki neredeyse herkes teslim bayrağı çekmiştir.
Herkesin sustuğu, herkesin dışarıdan gelen rüzgarların peşine takıldığı dönemdir. Üniversite susmuştur, CHP tarihine karşı yürütülen karalama kampanyası karşısında pısmıştır. Yazılı ve görsel basın kahve dibekçisine hınk deyicilik yapmaktadır.
Bu faşist baskı karşısında neredeyse tek başıma savaşmaktaydım Hürriyet gazetesinde, saldırılara cevap yetiştirmeye çalışıyordum. Beni en çok yaralayan da Mahmut Esat Bozkurt gibi büyük bir düşünürün, gerçek bir yurtsever devlet adamı olan Mahmut Esat Bozkurt’un uğradığı saldırıydı.

Elimizin altında Kaynak Yayınevi tarafından yayınlanmış Atatürk İhtilali I-II, Liberalizm Masalı, Türk İhtilalinde Vatan Müdafaası, Masonlar Dinleyiniz ve Aksak Timur’un Devlet Politikası vardı Oturdum, aylarca okuyup çalıştım ve Aydınlık gazetesinde 4-15 Mart 2013 tarihleri arasında “Mahmut Esat Bey Neden Bozkurt?” adlı 10 bölümlük bir yazı dizisi yayınladım. Geçmişte Mahmut Esat Bozkurt’a karşı karalama kampanyası açmış olanların hiçbiri kaleme sarılıp cevap veremedi. Buna karşılık, hakkında yazı ve kitap çalışmaları yapmış olanlar benimle ilişki kurdular.
İlişki kuranlardan biri de Eskişehir Üniversite’sinden Doç.Dr.Şaduman Halıcı idi. Yeni Türkiye Devleti’nin Yapılanmasında Mahmut Esat Bozkurt (Atatürk Araştırma Merkezi) adlı bir kitap yayınlamıştı. Kitabı bana gönderdi. Müthiş bir kitaptı. Çarpıldım. Mahmut Esat Bozkurt benim sandığımın fersah fersah ötesinde bir düşünür ve siyasal kişilik idi. Abartısız dünya çapında bir varlıktı. Ancak Şaduman Halıcı’nın kaynakları arşivlerde kalan eski yazıyla yayınlanmış metinlerdi.
Derken, Şaduman Halıcı beni görmeye geldi. Kaynaklarını sordum. Meğer neredeyse bütün kaynak metinleri bulmuş ve çevriyazımını yapmıştı. 2000 sayfadan fazla, dönemin gazetelerinde yayınlanmış yazılardı. Bir yayıncı arıyordu. Hemen Kaynak Yayınları’nın Genel Yayın Yönetmeni Sadık Usta’yı aradım. Söylediklerimden müthiş heyecanlandı ve hemen yazıların tamamını yayınlamaya talip oldu.

Doç.Dr.Şaduman Halıcı, Nisan 2013-Mayıs 2014 tarihleri arasında yapılan hummalı yayın çalışmalarını TOPLU ESERLER I’e yazdığı önsözde anlatır. Kitabın başında benim de bir yazım vardır: “Ateş Hırsızının Dönüşü” adlı bir sunum.
23 Nisan 1920’de açılan TBMM ‘ye Kuşadasında yapılan seçimlerde İzmir’den milletvekili seçilen Mahmut Esat, eylem ve düşünceleriyle verdiği mücadelesiyle Mustafa Kemal paşa’nın dikkatini çekti ve I.Grup idare heyetinde yer aldı. Mustafa Kemal Paşa tarafından kurulan Türkiye Komünist Fırkası’na üye oldu. Mustafa Kemal’in sıcak bakmamasına karşın ittihatçı kimliğini de saklamadı. “Sol cenah”a tam bir inançla bağlı olduğunu Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı bir mektupta vurguladı.

Burada sözü Doç.Dr.Şaduman Halıcı’ya bırakmak istiyorum:

[I.TBMM’ye katıldığı ilk günden itibaren gerek Meclis’te yaptığı konuşmalar­da, gerekse kaleme aldığı yazılarında yeni devletin tam bağımsızlıkçı tutumun­dan ödün vermedi. “Yabancı Milletler Önünde” “Türkiye’nin Hakkı”nı aradı. Misakı Milli’ye dayanmayan bir barışın Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti tarafından kabul edilmeyeceğini ısrarla vurguladı. Haçlı zihniyetini yeniden canlandıran ve Sevr projesiyle Türkiye’nin karşısına çıkan Müttefiklerin hu­kuku çıkarlarına alet ettiklerine, bu nedenle de Şubat 1921’de toplanacak olan Londra Konferansı’ndan olumlu bir sonuç çıkmayacağına dikkat çekti. Kon­ferans çağrısının hem İstanbul hem de Ankara’ya yapılmasını İngilizlerin bir oyunu olarak değerlendirdi. 1922 Mart ayında Müttefikler tarafından yapılan mütareke ve barış önerileri üzerine, Türkiye’nin mütarekeyi reddeden taraf ola­rak gösterilmemesi için çaba gösterdi. Mütareke isteğinin, Anadolu’nun İtilaf askerlerinden arındırılması koşuluyla kabul edilmesinde ısrar etti. Nitekim, TBMM’nin yanıtı da bu çerçevede hazırlandı. Emperyalist devletlerin kendile­rinden olmayanlara reva gördükleri uygulamayı “emperyalist hukuk” anlayışı olarak tanımladı. Sarayın ve İstanbul hükümetlerinin Türk İhtilali karşısındaki duruşunu kıyasıya eleştirdi. Türk ulusundan “cenge” hazır olmasını istedi. Zira Türkiye’nin Sevr’i yırtıp atacağından hiç kuşku duymuyordu. TBMM ve orduları düşmana son darbeyi vurmak için hazırlanırken de “Yaşasın Türkiye” diyerek ufuktaki zafere işaret etti. Lozan’a giden süreçte yaptığı analizlerde de tam ba­ğımsızlıkçı duruşu ve hukukçu kimliği ön plana çıktı.
Savaş koşulları içinde TBMM’nin ihtilali kalıcı, halkı mutlu kılıcı önlemle­ri de alması gerektiğini ısrarla vurgulayan Mahmut Esat, 1920-1921 yıllarında ortaya koyduğu düşünceleriyle yeni Türkiye’nin nasıl yapılandırılması gerek­tiği sorusuna da yanıt aramaya başladı. Daha Mustafa Kemal Paşa Halkçılık Programı’nı açıklamadan, ihtilali yaşatacak, halkın gereksinimlerinden do­ğacak, halka hakkını verecek, merkezle bağı koparmayarak yönetimde ademimerkeziyeti benimseyecek bir idare programının gerekli olduğuna dikkati çekti. Türkiye’de kişi ve sınıf egemenliğinin değil, gücünü Türkiyeli üreticinin ekonomik ve toplumsal çıkarlarından alacak halk saltanatının kurulması tezini savundu. “Yeni Türkiye’nin Manası” ve “Türk İhtilali’nin Düsturları” dizi yazı­larıyla “Halk Saltanatı” devrinin açıldığına dikkat çekti. Halkı egemen kılacak sistemin de Meclis Hükümeti sistemi olduğunu belirtti. Vekiller Heyeti’nin gö­rev ve sorumluluklarıyla ilgili yasa tasarısını kabine sistemine geçilmesini ön­gördüğü için akademik bir üslupla eleştirdi. Güçler ayrılığı ile parlamentariz-min istibdada neden olacağını, parlamentarizmde gelecek her kabinenin farklı bir program uygulayacağını söyleyerek her iki sistemin de Türkiye koşullarına uymayacağını belirtti. Tek egemen gücün Türk ulusu olduğuna, onun dışında başka egemen güç tanımadığına, Türkiye’nin yaşama şansını devam ettirebil­mesi için tüm gücün TBMM’de toplanması gerektiğine, sistemi belirleyecek ola­nın da ulusun gereksinimleri ve çağın gerekleri olduğuna dikkat çekti. Bu dü­şünceleri nedeniyle 1924 Anayasa tasarısında cumhurbaşkanına fesih ve veto hakkı verilmesine karşı çıktı. Halkçı ve demokrat bir idare kurulabilmesi için meclisin mesleki temsil sistemine göre oluşturulmasını istedi.
Yeni devletin ulus egemenliğine dayanan bir sisteme oturtulmasını öngören Mahmut Esat, eğitim, hukuk ve maliye konularında da yine halkın gereksinim­lerini öne çıkardı. 1921 yılı ortalarında ilköğretimin zorunluluğundan ve eğiti­min köye yaygınlaştırılması gerektiğinden söz etti. Nitekim, köy için öngördüğü eğitim programı daha sonra Köy Enstitüleriyle uygulamaya geçirilecekti.
Yeni Türkiye’nin iktisat ve emek devleti olduğunu, ihtilal günlerini yaşayan Türkiye’nin bir çiftçi siyaseti izlemesi gerektiğini, sosyal örgütlenmelere yer ver­meyen bir devletin, devlet olma iddiasını sürdüremeyeceğini vurguladı. Aşar vergisinin kaldırılmasını, bürokrasiye karşı “az memur çok iş” ilkesinin temel alınmasını, bankaların, sendikaların ve sigorta kurumlarının oluşturulmasını istedi. Bu örgütlerin, düşmanları karşısında Türkiye’yi güçlendireceğini savun­du. Bu düşüncelerini 12 Temmuz 1922’de Rauf Bey’in başkanlığında kurulan İcra Vekilleri Heyeti’nde İktisat Vekili olunca uygulamaya koydu. Türkiye’nin Avrupa sermayesinin “jandarması” olmayacağını, yeni devlette hiçbir ayrıcalı­ğa yer verilmeyeceğini net bir şekilde belirtti. Halkı şirketler kurarak yerli sana­yiin geliştirilmesi yönünde özendirdi. Çoğunluğu oluşturan köylü ve çiftçinin sorunlarını gidermeye dönük önlemler aldı. Ziraat Bankası’nda yaptığı düzen­lemelerle köylünün kredi olanaklarını artırdı. Savaş koşulları içinde köylüye önemli oranda tohumluk ve çift hayvanı dağıtılmasını sağladı. Ziraat okulları aracılığıyla uygulamalı eğitimi yeni devlete taşıdığı gibi bu okullarla iktisadi kuruluşlar arasında dayanışmaya giderek işbirliğini başlattı.
22 Eylül 1923’e kadar sürdürdüğü İktisat Vekilliği sürecinde ele aldığı Köy Bankaları projesiyle halkı tefecinin elinden kurtarmayı, savaş içinde ve savaş sonunda üretimi artırmayı, köylülerin ekonomik ve toplumsal durumlarını düzeltmeyi, üretim araçlarını artırmayı, köyleri bayındırlaştırmayı hedefledi. Türkiye’de üretim, alım ve satım kooperatifleri ve bunların kredi örgütlerini oluşturma yönünde ciddi adımlar attı ve o güne değin ekonomiye yabancı ka­lan Türk ulusunun ticaret, sanayi ve ziraatta bu kooperatiflerle ülke ekonomi­sindeki yerini almasını sağladı. Çiftçiyi, Türkiye’nin kendi kendisine yetmesini sağlayacak temel unsur olarak gördü. Türk çiftçi ve köylüsünün çağdaş tarıma geçmesini istedi. Fransız Pellison şirketiyle bir sözleşme yaparak devlet-özel sermaye ortaklığını yaşama geçirmeyi, taksitli satışla para bulmakta sıkıntı çe­ken halkın bu sıkıntısını azaltmayı, oluşturulacak atölyeleri kademeli olarak fabrika haline getirmeyi, sözleşme çerçevesinde oluşturulacak şirketi aynı za­manda bir kredi kurumu gibi çalıştırmayı amaçladı.
II. Meşrutiyet Dönemi’nde başlayan ekonominin Türkleştirilmesi politikası yeni devlette de sürdürebilmek için Türkiye Milli İthalat ve İhracat Anonim Şirketi’ni kurdurdu ve Türk ulusunu o güne kadar çekingen kaldığı ticari faaliyetlerin içine çekmeye çalıştı.
Yarı sömürge haline getirilmiş yurt topraklarını emperyalizmin sömürüsün­le kurtarıp ülkeyi ekonomik bağımsızlığa kavuşturabilmek için Türk tarihinde ilk kez üretici güçleri Türkiye İktisat Kongresi’nde bir araya getirdi ve yapılması gerekenler konusunda uygar bir tartışma platformu oluşturdu. Ancak, devletçi uygulamaları ve grevlere verdiği destek İktisat Vekilliğinden ayrılmasına yol açtı.

Mahmut Esat, yeni Türkiye’nin adlî yapılanmasında da önemli rol oynadı. Halkın gereksinimlerini karşılamayan yeniliklerin irticayı canlandıracağına dikkat çekerek, yasalarda radikal değişikliklerin yapılmasını, kaynağını din­den değil, halkın gereksinimlerinden alan yasaların yapılmasını öngördü. İzle­diği programı, uzman hukukçulardan oluşan bir grupla hazırladı. Karakteri demokrasi olan Türk İhtilali’ni demokratik yasalarla pekiştirmeye özen gösterdi. Bu nedenle çağdaş, halkçı ve uygar uluslarca kabul edilen yasaları almakta duraksamadı. 1926’da Medeni Yasa’yla başlayan, Borçlar, Ceza, Ticaret ve Usul yasalarıyla devam eden süreci, 18 Nisan 1929’da kabul edilen İcra ve İflas Yasasıyla tamamlayarak genç cumhuriyetin teokratik devletten laik hukuk devle­te taşınmasında öncü oldu. Türkiye’yi çağdaş bir toplum yapısına taşıyacak olan Medeni Yasa’ya yazdığı gerekçede, laikliğin açık bir tanımını yaptı. Doğası gereği dinlerin değişime karşı olduklarını, bu nedenle de devlet yapısını belir­mede yeterli olamayacağını açıkça belirtti. Yalnızca yasa çıkarmakla yetinm­edi, yasaların halka mal edilmesi, kavratılması için büyük bir özveri sergiledi ve yasa dilinin Türkçeleştirilmesini başlattı.
Adaleti halkın ayağına götürmeyi ilke edinen Mahmut Esat, mahkemeleri yeniden örgütlerken bu ilkesine bağlı kaldı. “Cezacıların gözlüğü” olarak nitelediği Adli Tıp Kurumu’nu çağdaş bir yasaya kavuşturdu. Ceza ve tutukevlerini çağdaşlaştırmak için programlı çalışmalar içine girdi. Mahkûmları üretici konuma geçirecek önlemler aldı. Denetim mekanizmasını çalıştırarak tutuklu ve hükümlülerin sorunlarına çözüm bulmaya çalıştı. Bölge hapishanelerinin açılması yönündeki projeyi başlattı.
……………………………………………………………………………………………… Türk kadınlarının mesleğe girmesine de olanak tanıyan bu yasa ile Türkiye, Almanya’dan sonra kadını hâkim olma onuruna erişen ikinci ülke oldu.
Gerek çağdaş yasaların çıkarılmasında gerekse çağdaş bir adliye örgütünün oluşturulmasında sık sık geleneksel düşünce ve kişisel çıkarlarla mücadele etmek zorunda kaldı. Adliye Hukuk Mektebi’nin açılması ile Emlak ve Eytam Bankası’yla ilgili yasal düzenleme konusunda çetin mücadele verdi. Ankara Adliye Hukuk Mektebi’yle Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş yasalarını uygula­yacak çağdaş hukukçuların yetiştirilmesinde, Emlak ve Eytam Bankası’yla da yetim mallarının güvenceye alınmasında ve ülkenin bayındırlaştırılmasında öncü oldu.
Mahmut Esat’ın çağdaş hukuk sistemini kurmak yolunda yoğun çaba gös­terdiği bu günlerde, Bozkurt-Lotus davası Türkiye’nin gündemine oturdu. Baş­langıçta “adi bir deniz olayı” olarak değerlendirildiyse de Fransız kamuoyu ve hükümetinin tavrı karşısında Bozkurt-Lotus olayı siyasal bir zemine taşındı. Fransa’nın Türkiye’de yitirmiş olduğu kapitüler haklara yönelik özleminin ifa­desi olabilecek iddialarına karşı, sorunun Lahey Uluslararası Adalet Divanı’na götürülmesini öneren Mahmut Esat, çalışma arkadaşlarıyla yaptığı titiz bir ha­zırlıktan sonra yaptığı savunmayla Divan’da Türkiye’nin haklarını tanıttı.
Mahmut Esat’ın altı yıllık Adliye Vekilliği süresince attığı radikal adımlar kimi çevrelerin tepkilerine neden oldu. Özellikle vekilliğinin son yılında rüşvet sorununa eğilmesi, bu konuda kovuşturmalar yapması ve yasal önlem alması tepkileri artırdı. Basın, Mahmut Esat aleyhine adeta bir karalama kampanyası başlattı. Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) yanlıları da ona karşı saldırıya geç­ti. Mahmut Esat, SCF lideriyle girdiği polemikte yalnız vekilliği süresince attı­ğı adımların değil, yapılan devrimlerin de savunusunu üstlendi. Fethi Bey’in İzmir’de yaptığı konuşmanın ardından çıkan olaylar ve daha sonra yapılan kovuşturmalar Mahmut Esat’ı yıprattı. Devrime, Mustafa Kemal’e ve İsmet Paşa’ya yöneltilemeyen saldırılar Mahmut Esat’a yönlendirildi. “Niçin Cumhu­riyet Halk Fırkası’ndanım?” başlığıyla verdiğimiz Ödemiş konuşmasında “öz Türk” kavramını kullanması da karşıtları için iyi bir silah oldu. Mahmut Esat, kendisine yapılan bu eleştirilerden CHP’nin zarar görmesi olasılığı karşısında istifa etme olgunluğunu gösterdi ve istifa mektubunda muhalefetle mücadele­sini milletvekili olarak sürdüreceğini açıkladı.] ***
Doç.Dr.Şaduman Halıcı müthiş bir inanç ve inatla yayına hazırladığı kitabı çarpıcı bir aydınlık ve yalınlıkla özetlemiş. Ben böylesine bir işi beceremeyeceğim için sözü kendisine bıraktım. Özet sunumu okuduktan sonra umarım siz de hayran kalırsınız.
***
Cumhuriyet Halk Devleti’nin kuruluşunda, Cumhuriyet Devrimleri’nin gerçekleştirilmesinde ve uygulanmasında, Mahmut Esat Bozkurt, Mustafa Kemal Paşa’nın yanındaki ikinci adamdır. Yaratıcı ve uygulayıcı bir beyindir.
Mahmut Esat Bozkurt’u tam anlamıyla tanımadan ve ondan esinlenmeden kimse gerçekten cumhuriyetçi, halkçı ve devrimci olamaz.
Olamadı zaten!

Mahmut Esat Bozkurt’un 1920’den ölümüne kadar yazdığı makaleler yayınlandıkları gazetelerde kaldı. O düşüncelerini önce gazetelerde makale olarak yazıyor, sonra Meclis’te sunum ve savunmalarını yapıyor, sonra yasalaştırıyor, yasalaştırdığı düşüncelerini uyguluyordu. Bu bakımdan dünyada eşi-benzeri yoktur.
Makalelerinde kullandığı şu kavramlara bakın: Millet Saltanatı, Halk Siyaseti, Türkiye Halk Devleti, Halk Saltanatı, Halk Maarifi, Türkiye Halk Cumhuriyeti… Bir de 10 Aralık 1920 tarihli Anadolu’da Yeni Gün adlı gazetede yayımlanan “Bugünkü Anadolu Köylüleri” başlıklı yazısında yer alan şu cümleyi de okuyun: “Bizde Marksizmi lüzumlu kılan sebepler arasında en başta iktisadi etkenleri görmek zaruridir ve bu itibarladır ki bizim köylü ihtilali, köylü diktatörlüğü daha kati sebeplere dayanmaktadır. Bir tek cümleyle bizde ihtilali yapacak olan sebep açlık ve sefalettir.” (Age.s.11-112)

CHP gerçek kaynağını yitirmeseydi, deva ve dermanı ortanın solunda ya da sosyal demokraside aramasına gerek yoktu. Türkiye Halk Cumhuriyeti, ortanın solunun da sosyal demokrasinin de çok ötesindedir.
Mahmut Esat Bozkurt bu sıfatları, bu türden cümleleri 1920-1924 yıllarında yazılarında ve Büyük Millet Meclisi’nde kullanıyor. Mustafa Kemal’den habersiz, onun haberi olmadan böyle bir şey mümkün müdür? Elbette değil! Ama Mustafa Kemal izin vermeseydi de gene kullanırdı ve yolları ayrılırdı. Yolları ayrılmadı ve Mahmut Esat yapması gerekenin çoğunu gerçekleştirdi.

CHP böyle bir kaynağı unuttu ve kuruttu. Neymiş efendim adam Atatürkçü imiş, göğsünde rozeti var, Ulusal Kanal ile Halk TV’de satılan Atatürk setini satın alıyor, bayrak sallıyor, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” diye bağırıp duruyor.
Zamanında “Gardrop Atatürkçüsü” diye tesmiye edilen kalabalıktır bunlar. Düşünsel kaynaklarını yitirdikleri için kişi tapıncına yönelmişlerdir ve Cumhuriyet’in yaptığı devrimleri Atatürk Devrimleri diye tanımlayarak işin içinden çıkmıştır. Atatürk Devrimleri’nin gerçek adı Cumhuriyet Devrimleri’dir. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin adının da Cumhuriyetçi Düşünce Derneği olması gerekirdi.
“Cumhuriyet’in dört düşünsel ve eylem süvarisinin adlarını say” diye sorsam, “Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Saracoğlu, Reşit Galip ve Mustafa Necati” diye yanıtlayamayan kimse Atatürkçü olur ama Cumhuriyetçi olamaz. Hele Halk Cumhuriyetçisi hiç olamaz!

Mahmut Esat Bozkurt’un 2 bin sayfayı bulacak 4 ciltten oluşan TOPLU ESERLER’inin birinci cildi 2014 yılının mayıs ayında yayınlandı.Ülkede küçük bir düşünsel ve ideolojik deprem olması gerekmez mi? Ne gezer! Kitap belki 500 adet ya sattı ya satmadı. Uğur Dündar’ın, Yılmaz Özdil’in, Soner Yalçın’ın 100 binlerce kitabını kapış kapış satın alan Mustafa Kemal’in askerleri neredeler?

Bir yerdeler işte!

Bu ülkede milyonlarca Mustafa Kemal’in askeri var ama Cumhuriyet’in ancak birkaç bin askeri var. Belki yok bile!

“Türkiye’de cumhuriyetçi, devrimci ve özgür medya, gazeteler ve televizyonlar var” diyeceksiniz. Var galiba ama kültür sayfaları birtakım bilinçsiz çaylağın yönetiminde. Hepsi popülizmin ve “post” piyasasının peşinde eğlenip durmakta.
Köşe yazıcılarına gelince: Maşallah onların beyinleri incili düşünceler salgılamakta olup, dünyayı anlamak için Mahmut Esat Bozkurt’a gereksinimleri yoktur.

Zavallı Türkiye ve onun zavallı cumhuriyeti!…

AKP’nin iktidara gelmesinin, cumhuriyetin yapılarını çatır çatır yıkmasının sırrı, Mahmut Esat Bozkurt’un hayatından ve düşüncelerinden ilham alan şu son cümlemde saklı… Bu ülkede Mustafa Kemal’in askeri milyonlarca, ama Cumhuriyet’in birkaç bin askeri bile yok!

ÖZDEMİR İNCE