MEDENİ KANUN’UN KABULÜ (Çakır’ın Kızı Fatma’lar kandırılmasın diye)

Bugün Medeni Kanun’un kabul edildiği gün (17 Şubat 1926). Rahmetli şair Cemal Süreya’ya atfedilen bir vecize vardır : “Bir Türk İsviçre yasalarına göre evlenir, Alman yasalarına göre borçlanır, İtalyan yasalarına göre hapse girer” der.
Cemal Süreya, sanırım, bizim Cumhuriyet yasalarının tercüme olduğunu imâ ederek dalgasını geçiyordu. Benim görüşüme göre Anayasalar ve yasalar tercüme edilerek bir başka ülkede uygulanabilir. Aslına bakarsanız zaten böyle yapılıyor. Elbette gereken uyarlamalar (adaptasyonlar) yapıldıktan sonra.
Memleketimizin Cumhuriyet karşıtları Cemal Süreya’nın vecizesine bayılırlar.
***
Bu ülkede devrimlerin yukardan aşağı değil, aşağıdan yukarı doğru yapılması gerektiğini ileri süren Darülfunun Müderrisleri (‘Üniversite öğretim üyeleri’ demiyorum) vardır. Hilafetin kaldırması, yazı devrimi, medreseleri kapatan Öğretim Birliği Yasası ve kuşkusuz Medeni Kanun gibi devrimleri getiren yasalar halka sorulmalıymış (!). Sanki vergi ve ceza yasaları halka soruluyormuş gibi. Soracaksan önce ve ilkin vergi yasalarını halka sor !
Code Civil’in tam tercümesi “Yurttaşlık Yasası” olmalıydı. Yasayı Türkçeye çevirenler “Medeni Kanun” demişler. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum.
Medeni Kanun’a ve devrim yasalarına karşı olan siyasal İslamcıyı ya da cahil dindarı, kendilerine hak vermesem de, kolayca anlayabilirim. Anlamakta zorlandığım insanlar : Cumhuriyet devrimlerinin halka sorulmadığını ileri sürüp karşı çıkan profesörcüler, diplomalı münâfıklar. Gazetede yeni yazmaya başladığım sırada belki utandırırım diye adlarını verirdim. Yanılmışım. Adamların yüzü manda derisi !
***
Bazı gerçek ve doğruları her yıl anlatmaktan iyice bıktım. Sizler de bıkmışsınızdır. Bu nedenle bizim aileden bir örnek vererek bağlamak istiyorum bu yazıyı :
Babaannem Çakır’ın Kızı Fatma, evin garip, kimsesiz seyisi Durmuş’a aşık olmuş. Babasına “Baba bu çocuğu bana al!” demiş. Babam 1902 doğumlu olduğuna ve kendisinden büyük bir amcam iki halam olduğuna göre bu iş 1890’ların bir yılında oluyor.
Büyük dedem, garip Durmuş ile kızı Fatma’yı evlendirmiş ve damada Mersin’de bir hayvan hanı açmış. Bunu fırsat bilen iki ağabey bir eşek verip Tırmıl Tepe dolaylarındaki verimli topraklardaki payını bacılarının elinden almışlar.
Yıllar sonra akrabaların bir kolunun dava açtığını ve davanın “Eşek Davası” adıyla ünlendiğini biliyorum. Gene yıllar sonra kız kardeşlerim “Abi hadi milyoner oluyorsun” diye beni de davaya soktular. Davayı her nedense eşek verenlerin çocukları ve torunları kazandı. Ama bu arada bir şeyler dönmüş topraklar devlet tarafından istimlak edilmiş. Onlara da yaramadı. Durup dururken milyoner olsaydım iyi olurdu ama olmadı işte !
***
Kıssadan hisse: Cumhuriyet, Medeni Kanunu ve öteki devrimci yasaları Çakır’ın Kızı Fatmalar ağabeyleri tarafından kazıklanmasınlar diye çıkardı. Halkın yararına bir yasa tepeden inme çıkartılırsa halkın (olmayan) iradesi ve demokrasinin ilkeleri çiğnenmez. Tam tersine başta kadınlarınki olmak üzere insanın onuru kurtulur.
Bu yasalar, kadınlarımız babalarından, ağabeylerinden dayak yemesinler, başlarını zorla örtmesinler, kocalarının ayaklarını yıkamasınlar diye çıkartıldı. İşte buna eşitlikçi halkçılık denir. Bunları bizim özgürlük mayasıyla mayalanmış Yörük kadınlarımıza anlatmak kolay da televizyonlarda lâf değirmenliği yapan türbancı hatunlara anlatmak çok zor!