MEMLEKETİN EN LAİK YAZARI

Dün, buranın saatiyle gece 03 dolaylarında telefon çaldı. Gürkan Hacır’mış. Yerimi söyleyince özür diledi, nereden bilsin, telefonu hemen kapattı. Cumartesi günü ben aradım. Memleketimizde, “laiklik” yeniden gündeme gelmiş. Ne zaman gitmişti ki? Beni Halk Tv’deki programına çıkarmak istiyormuş. Haftaya belki mümkün olur. Çünkü daha sonra çok uzun süre “Kahpe Bizans”tan uzak kalacağım.

Internetten öğrendiğime göre yücelerin en yücesi Başyüce, “Yahu, diye haykırmış,kendiden geçerek, devlet laik olur ama insan laik olamaz, bir insan ya Müslümandır ya da laik!”

Anlaşılan yıllardır sürdürdüğümüz laiklik  derslerine devam edeceğiz: İnsan, böyle atıp tutmadan, sıradan bir tanım bulmak için, önce, en azından bir vikipediye bakar ve şu tanımı bulur: “Laiklik veya laisizm (Fransızca: Laïcisme); devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir. Fransızca‘dan Türkçe‘ye geçmiş olan “laik” sözcüğü, “din adamı olmayan kimse; din adamı dışında kalan halk” anlamına gelen Latince “laicus” sözcüğünden gelmektedir. Roma döneminde din adamlarına “Clerici” din adamı olmayanlara da “Laici” adı veriliyordu. Aynı terimin İngilizce karşılığı ise Secularity olup, din ve devlet işlerinin ayrı tutulması anlamına gelir. Latince bir kelime olan çağ anlamına gelen “saeculum” kelimesinden geçmiştir. Sekülerizm Türkçeye lâiklik, çağdaşlaşma veya dünyevileşme olarak üç farklı terimle çevrilebilmektedir. Fransa‘da lâiklik için Laïcité (Laicisme) terimleri kullanılmaktadır. Kavramlar, her iki biçimde de cismi ve bilimsel olan ile soyut ve dinsel olanın birbirine karıştırılmamasını ifade etmektedirler.”

Tanımda bir sorun var: Anglosaksonların kullandığı  “Secularity” laiklik anlamına gelmez, “ çağdaşlaşma veya dünyevileşme”  demek daha doğru olur. Kısacası, din adamı (hoca, imam, papaz, rahip, haham, şaman vb.) olmayan insanlara “laik” (İng: layman) denir. İmam-hatip mezunu imamlık yapmıyorsa bir “laik”tir,  bir “layman”dir.

Ayrıca hiç kimse “Türkiye’nin % 99’u müslümandır!” diyemez. Türkiye’de mezhep sayısı, tarikatlar ve alt ve yan kolları kadar müslüman var. Bu memlekette, Hıristiyanlar, Museviler, Agnostikler, Ateistler de var. Bu inanç sahipleri de en azından R.T.Erdoğan türünden müslümanlar kadar muhteremdir.

Artık, “Türkiye’nin en laik yazarı”, “Türkiye’nin en laikçi yazarı” ünvanlarını kazanmış bir kalemşör olarak  iki elim kanda olsa da bu konuda bir şeyler söylemem gerekiyor. Çünkü laikliğin ne olduğunu memlekete ve ahaliye anlatırken yüzlerce saldırıya uğradım, ölüm tehditleri aldım. Ama, kimileri gibi, polis memuru koruması altında gezerek kimseye fiyaka attırmadım.

Laiklik yazıları epeyce sürecek. Önce Hürriyet’te yayımlanan son yazımı (1 Nisan 2012) okuyalım:

 EN LAİK YAZAR 1

[SON YAZIM

1960’ların sonunda TRT televizyonunu kurarken, belgesel, kültür, eğitim-öğretim programlarımızla bir Rönesans yaratabileceğimizi sanıyorduk, dahası buna inanıyorduk. Aradan geçen 50 yıl içinde, TRT’nin televizyonları ve bütün özel televizyonlar, elbette bir Rönesans yarattılar, ama saldırgan bir cehaletin rönesansı oldu bu.

AKP’nin eğitim reformunu tartışacaklarmış televizyonlarda, İmam-hatip okullarından, liselerinden  (İHO’lar)  söz ediliyor ama hiçbir tartışma yöneticisi, bu okulların hayat sebebi olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu (TTK)’dan söz etmiyor. CHP başta olmak üzere hiçbir parti TTK’ndan söz etmiyor. Tanınmış bir profesörcü çıkıp, “İsterseniz TTK’yı tartışalım!” diye meydan okuyor. Gazetelerin yazarlarının, yazıcılarının, muhabirlerinin de TTK’dan haberleri yok. Kimileri “İHO’ların genel liselerden farkı yok, üstelik din dersi de okuyorlar!” diye iyimser masallar anlatıyorlar.

Türkiye öyle bir hale geldi ki Cumhuriyet’e, onun devrim yasalarına, kazanımlarına karşı olmak, aydın, demokrat, özgürlükçü ve daha liberal olmanın nişânesi oldu. 16 mart 2012 tarihli gazeteler yazıyordu: Ekvator Cumhurbaşkanı, Arapların sözde baharlarından söz ederken, “Arap baharı sürecinde Türkiye bir model rolü oynayabilir. Buralarda işbirliği yapabiliriz. Ben eminim ki Arapların Atatürk gibi bir liderleri olsaydı bugün yaşadıkları sorunları yaşıyor olmayacaklardı” demiş. Bütün gazeteler, bütün televizyonlar Rafael Correa Delgado’nun bu cümlesini böbürlenerek anıyorlar. Vay be!!!!!!!!!!

Sadece Rafael Correa Delgado’nun değil, 1920’lerden itibaren bütün çağdaş, çağcıl ve adam gibi adam devlet adamlarının hayranlıkla sözünü ettiği Mustafa Kemal Atatürk ile sizlerin (onların) sadik bir hazla yerden yere vurduğu Devrim Yasaları ayrılmaz bir bütündür, aynı ve tek şeydir. “Atatürk” demek  Tevhid-i Tedrisat Kanunu (TTK)’dur. Devrim Yasaları’nın tamamıdır. Ama bizim cehalet rönesansının yoz ürünleri Anayasa’nın 174.maddesini açıp bu maddede yer alan Devrim Yasaları’nın neler olduğunu bir kez okumamışlardır. Anayasanın ilk dört maddesinin yanı sıra 174.maddesi de değiştirilemez, bu maddeye aykırı yasa çıkartılamaz! İktidarın 4+4+4 yasası Anayasa’nın 174.maddesine aykırıdır!

İslamcı, karşı devrimci gazete ve televizyonlarının çalışanları kendiliklerinden Said-i Nursî ve Kürdî’nin,  Fethullah hocalarının külliyatlarını okuyup hatmediyorlar ama (gerçekte ve sözde) cumhuriyetçi kesimin cumhuriyet tarihinden, devrimlerin tarihinden, devrim yasalarının gerekçelerinden haberleri bile yok. 2012’nin ölçüleriyle Devrimci Cumhuriyet’i hallaç pamuğu gibi atanlar karşısında bunlar apışıp kalıyorlar, gıkları çıkmıyor. “Kardeş beri bak hele, sen Atatürk cumhuriyetinin 1921 anayasasının kuvvetler birliği rejimini eleştiriyorsun, ama AKP hükümetinin anayasa dışı kuvvetler birliği rejiminin uygulamalarını savunuyorsun!” diye çıkışıp ağızlarının payını veremiyorlar.

Cumhuriyetçi olduğunu iddia ve kabul eden bir gazeteyi ya da televizyonu yönetsem, geçmişte yaptığım gibi, Atatürk Araştırma Merkesi’nin 2005 yılında yayınladığı “Türkiye’yi Lâikleştiren Yasalar” (Hazırlayan ve Sadeleştiren: Prof.Dr.Reşat Genç; Giriş: Ord.Prof.Reşat Kaynar)  adlı belgesel kitabı satın alır bütün personele dağıtırdım. 3 Mart 1924 tarihli TBMM görüşmelerini ve o gün çıkartılan üç devrim yasasının gerekçelerini içeren kitaptan sınava sokardım tamamını. Ama Devrim Yasaları bu kadar değil ki, tamamı anayasanın 174. maddesinde yazıyor. Bir adım daha atıp, Devrim Yasaları’nın gerekçelerinin TBMM tutanaklarından okunmasını sağlardım. Belki o zaman, TTK’nun, “Bir devletin genel eğitim ve kültür politikasında, milletin duygu ve düşünce bakımından birliğini sağlamak için öğretim birliği en doğru, en bilimsel, en çağdaş ve her yerde yararlı ve güzellikleri görülmüş bir ilkedir. Bir millet bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder” gerekçesinin ne anlama geldiğini anlarlar ve anlatabilirlerdi. Eğitim ve öğretim birliğinden yoksun ülkeler sonunda parçalanır. İmam-hatip ve İlahiyat Fakültesi mezunlarının yeri Diyanet İşleri ve camilerdir. Tıpkı askerin yerinin kışla olduğu gibi. Askerin kışlasına çekilmesini isteyenler, din adamlarının neden camilere çekilmesini istemiyorlar?

Değerli okurlar, son yazımı okudunuz! Teşekkür ederim! Sağlıcakla kalın!]

(Hürriyet, 1 Nisan 2012)

***

Daha önce de söyleyip yazdım: Beni gazeteden yönetim atmadı. Hükümetin yoğun baskısı yüzünden işimi kaybettim. Beni AKP hükümeti gazeteden attırdı. Bunun sonucu olarak, başbakan ve hükümeti iyice ferahladı. Başta Akit, Yeni Şafak, Zaman ve Milli gazete olmak üzere, bütün yandaş ve mürteci gazeteler ve yazarları keyften göbek attılar. Doğaldır.

Biraz sonra okuyacağınız Cüneyt Özdemir yazısı (Radikal, 6 Nisan 2012), mürtecilerin, laiklik ve cumhuriyet düşmanlarının sadece İslamcı ve hükümetçi cephede toplanmadığını gösteriyor. AKP iktidarı döneminde Cumhuriyeti, laikliği, Tevdid-i Tedrisat yasasını yeterince savunmamış herkes bugün her bakımdan suçludur. Son zamanlarda ağız değiştirmek kesinlikle yetmez. İkinci Cumhuriyetçiler, Yetmez ama Evetçiler, Ana Karnına Haklı Düşen solcu posaları, liberaller, Antikemalistler, bunların tamamı suçludur. Herkes bağışlasa ben bağışlamam.

***

RADİKAL-6-NİSAN-2012-646x1024
Radikal Gazetesi, 6 Nisan 2012

CÜNEYT ÖZDEMİR : BİR KÖKTEN LAİKÇİYİ GÖZYAŞLARI İLE UĞURLARKEN

[Hürriyet gazetesi ile yolları ayrılan Özdemir İnce’yle iki günlük bir söyleşi dizisi gerçekleştiren Aydınlık gazetesine büyük bir teşekkür borçluyuz. İnsanın hafızası tuhaf, bir konu hakkında çok fazla kafa yormadığı zaman olumsuz şeyleri çok çabuk unutabiliyor. ‘Netekim’, Özdemir İnce’nin nasıl bir ‘Türk Aydını’ olduğunu da Hürriyet gazetesinde yazıları seyreltildiğinden beri unutmaya başlamıştık. Bu röportajlar sayesinde Özdemir İnce ana akım medyadan gider ayak bir kez daha zihin haritasını bizlere hatırlattı.

Keskin sirke ulusalcı

Okur kitlesi hiçbir zaman ana akım medyanın içine girmesine yetmeyen keskin sirke küpüne zarar ulusalcıları temsilen Hürriyet gazetesi raflarında yerini almıştı. 28 Şubat ruhunun, Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanlığının, kökten-laik dilin büyükelçisi olarak yıllarca aynı nakaratları tekrar tekrar yazıp durdu. O günlerin ‘zamanın ruhuna’ uygun yazıları, bugünlerin Türkiye’sinin utandığı yazılara dönüşebilme ihtimalini hiçbir zaman umursamadı. Bu ülkenin başörtülü kadınlarının ‘kamusal alan’ denilen cehennemde var olmaması gerektiğini canhıraş savundu. İnançlı insanları hor görmekten çekinmedi, kibirli kalemini faşizm ile ulusalcılık arasındaki o ince çizgide oynattı durdu.

Saklanmayan kibir

Yazdığı yazıların her satırına sinmiş olan o kibri Aydınlık gazetesine verdiği röportajda artık saklama gereği de görmemiş Özdemir İnce. Söyleşisinde Hürriyet gazetesindeki yazarların %99’u ile aynı masaya oturmayacağını övünerek söylüyor, gelin görün ki bir yandan da onların Özdemir İnce’yi savunmadıklarına sitem etmekten kendini alamıyor. Kendisi ile o kadar dolu ve kendisini o kadar önemsiyor ki yıllarca İnce’yi kalın bir yük olarak sırtında taşıyan Hürriyet gazetesini hayatındaki küçük bir ‘teferruat’ olarak sayıyor.

Hürriyet’in bağlı olduğu Doğan grubunun vizyonundan da bihaber! Teknolojiden nefretini saklamıyor. “Dijital ortam budala ile akıllıyı aynı yere getirdi. İnsanlar hem kitaptan korkardı hem de nefret ederdi. Şimdi bilgisayar çıktı internete giriyor. O zaman öğrenmesine gerek yok, her şey hazır orada. Bu da bir fizik âlimine saygı duymamasına yol açıyor. Böylesi anarşik kültürel ortamda kitabın geleceği yoktur deniliyor. Bu kültür düşmanlığıdır. Bir kısmı da stilist olduklarını, dünyayı iyi gördüklerini ispat etmeye çalışıyor.” Bu sözleri söylemesinin nedeni bir okurunun yazdığı yazıdaki yanlış bilgiyi yüzüne vurmuş olması. Türk aydını iliklerine sinmiş olan kendisini üstün görme halinin ne de güzel özeti değil mi? Ne de olsa tahammülsüzlük, kökten-laikliğin aktığı damarlarda mevcuttur!

Düne takılıp kalmış

Özdemir İnce ‘dün’e o kadar takılı kalmış ki geçtim geleceği, dünyanın bugünkü değişimi ile ilgili bile çok kafa yormuyor. Anlamıyor. Gelişimden, değişimden korkuyor. Oysa Doğan grubu gerek dün düzenlediği GDOL konferansında gerekse Hürriyet’in internet sitesi ile stratejik ortaklığında, koskoca grup dümenini teknolojik devrime çevirmiş, yepyeni teknolojik ufuklara doğru yelken açmış tam gaz gidiyor. Özdemir İnce röportajının dün yayımlanan bölümünde ise kendi şiirinin kitlelerle buluşamadığını itiraf ediyor. Kibir kalelerinin surları bu alanda da dimdik. Ancak durun bir dakika! Köşesinde inançlı insanlarımızı küçümseyen dil, burada topyekûn tüm okur kitlesini yerle bir ediyor.

Okur siliyor

Bugün normal şartlarda kendisine ana akım medyada yer bulamayacak, toplumda herhangi bir tabanı ya da karşılığı olmayan hatta entelektüel olarak da kıymeti harbiyesi kendinden menkul isimlerin medyadan temizlenmesi sanıldığı gibi hükümetin baskısı nedeni ile değil, okurun kendilerine tenezzül etmemesi nedeniyledir. Elbette hükümetin biz gazetecilere karşı aba altından sopa gösterdiği bir sır değil. İktidarın medya patronlarını hemen her gün laf arasında tehdit ettiği de bir gerçek. Yine de bu gerçek, okunmayan bir yazarın asla hak etmediği bir köşede yıllarca yazı yazmasına son verilmesinin bir gerekçesi olarak gösterilemez. Özdemir İnce’ye bugün burada bu kadar yer ayırmamızın nedeni biraz da bunun altını çizmek.

Sezer’in telefonu

Özdemir İnce bugün İzmir marşı ile ana akım medyadan uğurlanırken kendisini bir tek CHP’li kadın milletvekillerinin aradığını söylüyor. Hangi milletvekillerinin aradığını tahmin edebiliyoruz sanırım. Bir de Ahmet Necdet Sezer aramış. Vefa diye buna derim bakın! Özdemir İnce doğal olarak bugünden memnun değil, dünden çok daha kötü olduğunu söylüyor. Bugün dünden kötü mü, emin değilim ancak dün dediğimiz 28 Şubat dönemi kesinlikle kötüydü. Bir zihniyet ana akım medyadan yavaş yavaş uğurlanırken her gidenin arkasından gözyaşı dökmek gerekmiyor. O yüzden uğurlar olsun… ]

(Radikal gazetesinin 6 Nisan 2012)

***

Cüneyt Özdemir’e o zaman tenezzül edip cevap vermedim. Birçok yazar ve okur ağzının payını verdi. Ölümünden 10 gün sonra unutulacak bir yazıcı. Onun gibilerin onlarcası aynı akıbete uğradı. Diyeceğim sadece şu: Bir okur 6 Nisan 2012 tarihli yazıyı suratına ayna gibi tutarsa ne yapacak? Onurlu bir insan onun yerinde olmak istemez.

Bitirirken şu cümleyi hatırlayın: “Bir de Ahmet Necdet Sezer aramış. Vefa diye buna derim bakın!” Cumhuriyet’in ve devrimlerinin büyük savunucusu, “onurlu” ve “namuslu” bir cumhurbaşkanını küçümsüyor.

Laiklik yazıları devam edecek!

Özdemir İnce

2 Mayıs 2016