MERHABA EY MECHÛL OKUR!

“Mechûl Okur” doğru ve haklı bir tanımlama mı acaba? Bilmiyorum! Bilmiyorum ama “Mechûl”un anlamı biraz da bizde olmayan “Mechûl Asker Anıtı” örneğinde ortaya çıkar. Keşke bizde de olsaydı.

Dün, Aydınlık gazetesinde son yazım yayınlandı. Gene dün bu sitede ilk yazım yayınlandı: “Okudum : Bir Veda Denemesi”.

Hürriyet gazetesinde yazarken karşımda, ortalama 500 bin satan bir gazetenin okuru vardı. Uzmanlar gerçek okuru bulmak için bu sayıyı 2 ile 3 ile çarparlar.

Aydınlık’ta yazarken, yazmaya başladığımda 45 binlik bir taban okur vardı. Bu sayısı birkaç ayda 65 bine çıktı. Gezi olayları sırasında bu taban 75 bin okura yayıldı.

Bu okurun kaçı beni okuyordu, bilemem. Ancak Aydınlık internet sitesindeki okuma tıklamaları hiç de tatmin edici değildi.

Hürriyet gazetesinde yazarken Doğan Kitap’ta galiba 5 kitabım yayınlandı: Yazmasam Olmazdı, Mahşerin Üç Kitabı, Ne Altın Ne Gümüş, Gördüğünü Kitaba Yaz, Mevsimsiz Yazılar.

Yayınevini yöneten Mehmet Yaşın görevden alınınca işler değişti. Yerine gazetenin bürokrasisinden Balcı soyadlı biri atanmış. Hangisiydi adını anımsamıyorum, yayın programı yayın kurulunda konuşulurken, tükenen kitaplarım ve yeni bir kitabım söz konusu olmuş. Adı Balcı olan kişi:
-Kim bu Özdemir İnce? diye sormuş.
Yayınevi çalışanları yeni yöneticiye edebiyatçı kimliğimle kim olduğumu anlatmışlar.
-Tanımıyorum, demiş.
Bunun üzerine “Gazetemiz Hürriyet’in yazarı demişler.
Aval aval bakmış.
-Ertuğrul Özkök’ün karşı sayfasında haftada 5 gün yazıyor, demişler.
-Tanımıyorum, okumadım, demiş.
Doğan Kitap’la olan ilişkim bitti.

Bunun ardından ve gelen teklif üzerine yeni kitabım Fesatlar Sarmalında Türkiye’yi Remzi Kitabevi’ne verdim. Kitap yayınlanınca, imzaladım ve Hürriyet Gazetesi Yönetim Kurulu Başkanı ve iyi okurum Vuslat Doğan Sabancı’ya verdim. Zarfı açıp bakınca:
-Aaa, Özdemir Bey, gücendim, dedi, kitabı neden bizde (Doğan Kitapta yani) yayınlamadınız, dedi.
Ben de kendisine Bay Balcı’yı anlattım.
-Nasıl olur, inanamıyorum, dedi Vuslat hanım.

Durum bu, bir gazetede yazdığınız zaman, işler epeyce karışıktır. En yakın dostlarınız o gazeteyi satın almadığı için sizi okumuyordur. Bu nedenle 15 yazılık bir dizi yayınladığınız konuda size ders vermeye kalkarlar. Sinirlenirsiniz. Bunun üzerine “O gazeteyi” falanca filanca yazdığı için almadıklarını söylerler. Yazılar kitap olarak yayınlandığında ise kitabı satın almazlar, imzalayıp kendilerine vermenizi beklerler. Vakitleri olunca okuyacaklardır.

İnternet ortamında, düşen uçaktan paraşütle çöle atlamış bir asker gibiyim. Yanımda ne harita ne de pusula var. Harita ve pusula olmadığına göre su ve ekmek de yok.
Kimbilir belki vardırlar.
Bilmiyorum.
Bu konuda tek bildiğim şey var: Bu yazılarımı okuyacak okurları, her ne nedenle olursa olsun, benim sitede konuk oldukları sürede kimseyle paylaşmayacağım.

Bir gün “Yazma Eylemi” konusunda yazarım ya da sitede bulunan bir yazıyı salık veririm.

Bir şaire, bir romancıya kimse şiir yaz, roman yaz demez.
Ressam adayına ya da genç besteciye kimse resim yap ya da beste yap demez.
Ama şair, romancı, ressam ve besteci durup dururken (ya da durup durmazken) bir şeyler yapmaya başlarlar. Bunu yaparken okur, seyirci, dinleyici akıllarına bile gelmez.
Şairler, romancılar, besteciler, ressamlar kendi türlerinden ölü mercanların üzerinde yükselen mercan adalarına benzerler.
Ada suyun üzerinde belirdiği zaman artık müşterileri de vardır. Ama hiçbir müşteri onların velinimeti değildir. Gerçek yazarın, gerçek sanatçının velinimeti, efendisi, patronu yoktur. Kendisi bile kendisine efendi değildir, olamaz. Efendi, tohum halindeki duygu ve düşüncedir.

İlk yazıyı bir de şiirle şenlendirelim:

DEME Kİ 9

Dünyayı çalmak istiyorum
bütün tanrıların elinden!

Elinden değilse bile midesinden,
karnından değilse bile düşlerinden.

Tanrıları tanrılıktan arındırmalı.

İşçiler, köylüler, memurlar ve emekliler
kendi başlarına kalmalı
çöl geçerken ve açık denizde,

bankaların önünde, kuyruklarda,

ve dullar ve yetimler
kendi başlarına yaşamayı öğrensinler.

Deme ki: Mezarlıktan korkar
ak ve kara kalabalık,
kim hortlak kim hayalet,

bunları bilmez!

Ama deme ki: Burası Endülüs toprakları.

Bu şiiri geçen yıl (2013), 9, 10 ve 11 Eylül tarihlerinde Toledo’da (İspanya) yazmıştım. Karadelikte Bir Yolculuk & Tersine ya da Sapkın Ayetler’in son şiirlerinden biriydi. Kitap Kaynak yayınları tarafından mayıs ayında yayınlandı.