MERKEZ SAĞA DAİR BAZI ŞEYLER

Geçmişe yolculuğun ikinci bölümünde “Merkez Sağa Dair Bazı Şeyler” var. Dizinin adı “Merkez Sağa Ağıt” olsaydı daha anlamlı mı olurdu? Bilemem! Bildiğim şu: İslamcı güruha Masa ve Kasa’yı Cumhuriyet’e ihanet eden merkez sağ teslim etti.

Sitedeki yazılarla ilgili olarak bir uyarıda bulunmak istiyorum: Her yazının sonunda bilgisayarın icadı “İLGİLİ” bölümü var. Yayınlanan yazıyla akrabalık ilişkisi olan üç yazıyı haber veriyor. Bu üç yazı da kendi akrabalarını tanıştırıyor. Ve yayınlandıkları tarihe dikkat!

Bilgi ve ilginize…

ÖZDEMİR İNCE

3 Aralık 2015

***

TÜRKİYE MERKEZ SAĞININ TRAJEDİSİ

Avrupa demokrasilerinde merkez sağ partileri ve dahası Hıristiyan demokrat partiler bile her zaman laiklik sınırları içinde kalmışlar, hiçbir zaman dini siyasete alet etmemişlerdir. Fransa’da De Gaulle’den Jacques Chirac’a birçok sağcı devlet adamı en azından sol kadar laikliğin savunucusu olmuşlardır. İngiltere’de de, Almanya’da da öyle.Günümüz İspanyol iktidarı Kilise karşısında daha çok laik olma peşinde mücadele etmekte.

Oysa, Türkiye merkez sağı hiçbir zaman gerçekten cumhuriyetçi ve laik ol(a)mamıştır. Türkiye’nin ve merkez sağının trajedisi de bu “olamamışlık”tan kaynaklanmaktadır.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da, Serbest Cumhuriyet Fırkası da, Mustafa Kemal’i yarı yolda bırakan ya da Mustafa Kemâl’ın yolunu ayırdığı paşa arkadaşları da aynı illeti paylaşmışlardır.

Demokrasi Mühendisleri, demokrasi kervanının başına Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest  Cumhuriyet Fırkasını yerleştirdikten sonra saymaya başlarlar : Demokrat Parti, Adalet Partisi, Yeni Türkiye  Partisi, ANAP.  Bu partilerden hangisinin laiklikle hiçbir sorunu olmadığını iç rahatlığıyla söyleyebiliriz ? Cumhuriyet ve laiklik karşıtı bütün siyasal akımlar 1924 yılından bu yana bu partilerin içinde yer almıştı.

AKP’ye kadar, Erbakan Hoca’nın Milli Görüş partilerine karşın İslamcı siyasetin birçok temsilcisi bu partilerin çatısı altında idi.

19 Mayıs tarihli Radikal gazetesi, Anavatan Partisi lideri Erkan Mumcu’nun Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yazıp gönderdiği mektubun bir bölümünü yayınladı.

Erkan Mumcu’nun ilk saptaması şöyle :

“Türkiye, bir ‘siyasal sistem krizi’nin içinden geçmektedir. Bu krizin ideolojik göstergesi laikliktir. İktidar partisi hakkında açılan kapatma davası bu krizin yeni bir safhasıdır. Önümüzde belirsizlik ve kaos vardır ve krizin devlet krizi haline dönüşmesi ciddi bir olasılıktır.”

Çok doğru bir saptama. Saptama doğru ama bu saptamayı yapan ne yapacak : Cumhuriyet’in laiklik anlayışından mı, yoksa AKP’nin laiklik anlayışından mı yana tavır koyacak, yoksa hakem rolümü yapacak ?

Erkan Mumcu yazıyor : “Yaşadığımız krizin dışavurumu ise laiklikle ilgili anlayış farklılıkları üzerinden gerçekleşmektedir. Laiklik milli egemenlik ilkesinin öteki yüzüdür. Bu anlamda, devlet erklerinin yegâne referans kaynağının beşeri irade olması demektir. // Bununla birlikte laikliğin, dinin toplumsal hayattan da tasfiyesini isteyen bir ideolojiye dönüştürülmesi kabul edilemez. İktidar partisi hakkındaki iddianame böyle bir yanlış anlayışı yansıtmaktadır.”

 Erkan Mumcu’nun mektubundan alıntıladığım bölüm tam anlamıyla bir belagat bataklığı gibi. “Beşeri irade” nedir, ne anlama gelmektedir Allahaşkına ? Dinin toplumsal hayattan tasfiyesini Cumhuriyet mi istemekte ?

Laik Cumhuriyet’in ne anlama geldiğini kavrayamamış Erkan Mumcu, Türkiye merkez sağının geleneksel trajedisini sürdürmekte. Yarın işin komedi yanıyla ilgileneceğim !

(HÜRRİYET,24 HAZİRAN 2008)

***

TÜRKİYE MERKEZ SAĞININ KOMEDİSİ

Yanlışı düzeltmek olanaksız. Hele yanlış fiyakalı ise. Birkaç yıl önce, bireysel insan aklının bağımsız olduğunu, bu nedenle ortak akıl olamayacağını yazdım. Ama kimse yanlışı üzerine düşünmeyi kabul etmiyor. Ve birtakım garip ve uzaktan kumandalı  insanlar ortak aklın önderliğinde (!) demokrasi yürüyüşü yapıyorlar. Benim aklım kimseye ortak ol(a)maz, kimsenin ortaklığını kabul etmez; ortak akıldan gelen emir ve buyrukları dinlemez.

Solcu eskileri “Ortak Akıl” diye bir televizyon  program yapıyor. Akılları ortak olsa-olmasa ne olacak ? Ortaklaştıkça daha çok sağa gidiyorlar, İslamcılaşıyorlar, AKP’lileşiyorlar.

Radikal gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan “Çıkmazdan çıkmak için ortak akıl” (20.05.08) başlıklı yazısında, ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu’nun aklı  ile kendi aklının ortak olduğunu ilan ediyor.

Ortaklıklar türlü türlüdür : Sınırlı-sorumlu kooperatif ortaklıkları, anonim şirket ortaklıkları, limited ve komandik şirket ortaklıkları. Bütün (akıllı) ortaklıklar yönetilir !

Erkan Mumcu : “Türkiye’nin rejim-halk ikiliğinden kurtarılması yönünde bir ideolojik revizyona gidilmelidir. Bu kapsamda – siyasal yöneliş içermemek koşuluyla – inanç temelli bireysel taleplerin laikliğe karşıt olarak yorumlanmasına son verecek bir anlayış birliğine varılmalıdır. // Laiklikle ilgili bir berraklık ve kesinlik oluşturulmalıdır. Türkiye, devlete kültür ve yaşam tarzı empoze edici katı ideolojik rol yükleyen sağlıksız bir içtihadın insafına bırakılamaz” diyor.

Ortağının bu açıklamalarını nasıl karşılıyor acaba İsmet Berkan ?

Aslına bakarsanız nasıl karşılayacağı umurumda bile değil. Benim işim akıl ortağıyla.

Erkan Mumcu’ya birkaç sorum var :

1.Türkiye’deki rejim/halk ikiliği  Cumhuriyet ile başlamadıysa ne zaman başladı ? Cumhuriyet ile başladı ise “Vay halimize!” değil mi?

2.Devlete ve devletin rejimine küs (!) olan halk ile devlet nasıl barışacak ? Laiklikten vazgeçerek mi ?

3.Laiklikle ilgili berraklık nasıl oluşturulacak ? “Laiklik devlet ve din işlerinin ayrışmasıdır. Laiklik bütün dinlere eşit mesafededir; devlet düzenini, toplumu ve  bireyleri dinlerin saldırısına karşı korumak zorundadır” tanımı yeterince berrak ve kesin değil mi ?

4.Erkan Mumcu’nun laiklik konusunda, programında “Fırka efkâr ve itikat-ı diniyeye hürmetkardır” diyenTerakkiperver Cumhuriyet Fırkası’dan farkı ne; Cumhuriyet devrimlerini halkın benimsediği ve benimsemediği devrimler diye ikiye ayıran Adnan Menderes’ten, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu kaldırmayı düşünen Süleyman Demirel’den, laikliğe tahammül edemeyen Turgut Özal’dan,  İslami karşı-devrim projesinden vazgeçmeyen Erbakan Hoca’dan ve bu zatların toplam karesi olan Başvekil Erdoğan’dan farkı ne ?

Onlar da Türkiye’yi rejim/halk ikiliğinden kurtarmak için laikliği kurban etmek istiyorlardı.

Merkez sağ 1950’den bu yana gerçekten demokrat ve laik olamadığı için sadece “sağ” olabilmiştir. Hırsızla daha çok hırsızlık yaparak, dolandırıcı ile daha hızlı dolandırarak, fahişe ile daha çok fahişelerek mücadele edilemez. Bunu hiçbir zaman anlayamadı(lar) ! (Cumaya: “Türkiye’de Merkez Sağ Olamamak”)

(25 HAZİRAN 2008, ÇARŞAMBA)

***

TÜRKİYE’DE MERKEZ SAĞ OLAMAMAK

Merkez sağı toparlamak, bir merkez sağ partide toplanmak istiyorlar ama Türkiye’de merkez sağın işi çok zor. Sol’dan çok daha zor !

“Merkez sağ” konusunda  Türkiye’de herkesin kafası karışık. Benim kafam karışık değil, merkez sağla ilgili bütün gerçek ve doğruları kırk yıldır pırıl pırıl görüyor.

Artık “gerçekten demokratik” tanımlamasını kullanmak istemediğim için “demokratik olarak bilinen ülkelerde” diyeceğim; bu türden ülkelerde merkez sağ  kesinlikle laiktir, tutucudur (muhafazakardır), ama kesinlikle yobaz değildir, dindardır ama dinci değildir; hukukun üstünlüğüne inanır; fırsat eşitliği anlayışı ütopiktir; sosyal devlete karşıdır; eşitlik anlayışı tartışmalıdır. Merkez sağın dışında kalan  sağda marjinal partiler vardır.

Türkiye’de varsayımsal merkez sağın dışında kalan parti(ler) artık marjinal değil, çoğunluk partileri !  Türkiye’nin bir türlü anlamadığı, anlayamadığı bilmece işte burada.

AKP aslında yeni bir parti değil, belki de Türkiye’nin en eski partisi. Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan (CHP) çok daha eski. Ama adı yoktu.

AKP birinci ve ikinci mecliste vardı, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nda vardı, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nda vardı, Demokrat Parti’de vardı, Adalet Partisi’nde vardı, Yeni Türkiye Partisi’nde vardı, ANAP’ta vardı, CHP içinde bile vardı. Ama taa 1923’ten 1970’e, siyasal İslamcı (Milli Görüşcü) Milli Nizam Partisi (MNP) kuruluncaya kadar AKP’nin yani siyasal İslamın kendi partisi yoktu. “Parti” bütün partilere dağılmıştı. MNP’ni Milli Selamet Partisi (MSP, 1972), Refah Partisi (RP, 1983), Fazilet Partisi (FP, 1997) izledi.

İktidara da geçen bu partilere karşın AKP, Adalet Partisi’nin, Yeni Türkiye Partisi’nin, ANAP’ın içinde varlığını sürdürmekteydi.

Bunu saptamış olduğum için 1980’lerde merkez sağ partilerin Milli Görüş’ün limonluğu ve serası olmaktan vazgeçmesi gerektiğini kaç kez yazdım. O sıralar Necmettin Erbakan, “Onlar bizim gençlik kolumuzdur!” diye merkez sağ partilerle dalga geçmekteydi.

Demokrat Parti’nin, Adalet ve Yeni Türkiye Partileri’nin, ANAP’ın tabanı ile AKP’nin tabanı arasında zihinsel yapı bakımından herhangi bir fark yoktur, Bütün fark yönetici elitlerdedir. Ve bu elitlerde Cumhuriyet devrimlerine karşı travmanın gramajı önemli olmuştur.

DP, AP ve YTP’nin yönetici elitleri ile parti tabanı arasında epeyce geniş bir makas vardı. Bu makas DP’den başlayarak gittikçe azaldı. ANAP ile makas daha da daraldı.

Makasın açısı AKP eliti ile tabanı arasında iyice azaldı.

Adnan Menderes ile Recep Tayip Erdoğan arasında Cumhuriyetçilik dışında büyük bir fark yoktur. Adnan Menderes kendisine karşın, istemeden  bir cumhuriyetçi idi.

Travmanın doruklarında gezen Recep Tayyip Erdoğan hiçbir zaman cumhuriyetçi ol(a)madı !

Merkez sağ, AKP’ye kadar karnında İslamcılığın kurtlarını da taşımakta, limonluk ve seralarında İslamcı politikacılar ve militanlar yetiştirmekteydi. 1923’ten bu yana !

Kurtların tamamını dökemeyen varsayımsal Türkiye merkez sağı şimdi büyük  ölçüde kendi başına ama müşterisiz.(Yarın: “Türkiye’de Merkez Sağ Olabilmek” )

(HÜRRİYET, 27 HAZİRAN 2008)

***

TÜRKİYE’DE MERKEZ SAĞ OLABİLMEK

Paradoks değil, zıpırlık hiç değil : Türkiye’de gerçek anlamda merkez sağ düşünce de seçmen de yoktur.

Sağ seçmen yığışımı eskiden Demokrat Parti, Adalet Partisi, Yeni Türkiye Partisi ve ANAP’ta  toplaşıyordu,  bu yığışım şimdi  AKP’ye taşındı.

Laiklik eğitiminden geçmemiş, laik düşünceyi benimseyip hazmetmemiş hiçbir birey ve toplum, solcu olamayacağı gibi merkez sağcı da olamaz.

Zaten demokrat olamaz. Yeni mürteci tayfasının AKP’de ve AKP’lilerde  demokratik atılım cevheri bulması, vehim falan değil, sahtecilikten başka bir şey değildir.

Strasbourg’da Vatan’a konuşan  Mesut Yılmaz hayal görüyor: “Siyasetin uzun süre boşluk taşımayacağını ve zaman içinde mutlaka Türk siyasetindeki bu merkez boşluğunun doldurulacağına inanıyorum” (19.06.08) diyor.

Merkez sağda parti kurmak çok kolay ! Ama merkez sağ müşteriyi (seçmeni) nereden bulacaksın ? AKP’den mi ?

AKP seçmeni bağdaşık (mütecanis) bir seçmen değil; İslamcılardan, varoş avantacılarından oluşan kayıt dışı bir yığışım. Bu yığışımın çevresinde amipsi bir lümpen çeper var.

AKP’nin yüzde 47’sinin kaçta kaçı merkez sağ seçmeni ? Bunu hesap ve tahmin etmek mümkün mü ? Değil ! Bu tahmin edilmez yığışımın kurulacak yeni bir merkez sağ partiye kayma olasılığı var mı ? Bence yok !

AKP’nin merkez sağa taşınmamış olmasını da anlayamamış Mesut Yılmaz. AKP merkez sağa taşınmış olsaydı seçmen olduğu yerde kalır parti yönetiminin boşalttığı daireye Saadet Partisi taşınırdı.

Mevcut partilerin bu açığı kapatamayacağını ileri süren Mesut Yılmaz yeni bir ANAP modeli öneriyor. “Uzlaşmacı bir parti modelinin Türkiye’de mutlaka, yapısal olarak yaratılması gerektiğini düşünüyorum” diyor.

Uzlaşacak herhangi bir şey yok ! Bütün partiler Anayasa’ya, Cumhuriyet’in temel niteliklerine yürekten inanırlarsa geriye sadece siyaset ve ekonomi kalır.

“Uzlaşmak”tan söz edenler, Anayasa’nın ve Cumhuriyet’in temel niteliklerinden ödün vererek, verilerek yapılacak uzlaşmayı kastetmektedirler.

Başta laiklik olmak üzere cumhuriyetin temel ilkelerinin törpülenmesine göz yumacaksınız, bunun adı uzlaşma olacak. Mesut Yılmaz’ın kuracağı karma parti türban konusunda ne yapacak, imam-hatipler ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu doğrultusunda ne yapacak, cumhuriyetçi bir uygulama yapabilecek mi ? Buna yanıt isterim. Cumhuriyetçi olmayan yeni karma parti AKP’den nasıl farklı olacak ? ANAP olacak ise, ANAP geçmiş iktidarının faturasını ödemedi henüz.

Merkez sağ gerçekten cumhuriyetçi olacak ise yeni bir partiye ne gerek var ? CHP ne güne duruyor ? Buyurun CHP’ye !

Mesut Yılmaz’ın kuracağı karma parti, yarın portresini çizeceğim  seçmen ile ne yapacak ?

(HÜRRİYET, 28 HAZİRAN 2008)

***

ADRESSİZ MERKEZ SAĞ

Türkiye’de bir Merkez Sağ gerçekten hiçbir zaman olmamıştır.Geleneksel merkez sağ olduğu iddia edilen akım bir kaostan doğduğu için hep marazlıdır.

Bu “olmamışlık” ve “marazlılık” nereden geliyor, bunu biraz irdeleyelim. İrdeleyelim ama birinci meclisten eskilere gitmeyelim. Ahrar fırkasına falan …

23 nisan 1920’de kurulan Birinci  Millet Meclis’i kuşkusuz toplumun politik düşünsel topografyasını yansıtıyordu. İkinci Grup’un ortaya çıkmasıyla kaos başladı ve  daha cumhuriyet kurulmadan cumhuriyet karşıtı, karşı devrimci hareketlerin ilk tohumları atıldı.

Kendini merkez sağ ya da merkezin sağı olarak tanımlayan ve tanımlanan hareket aslına bakarsanız adı hangi partinin adı olursa olsun tarikatların ve cemaatların kucağına oturmuştur.

Necmettin Erbakan tarafından kurulan ve kapatılan dört partiyi (Milli Nizam, Milli Selamet, Refah ve Fazilet) bir yana bırakalım; Demokrat Parti, Adalet Partisi, Doğruyol Partisi, ANAP ve MHP, vb., bu partilerin hepsinin şu ya da bu oranda tarikat ve cemaatlerle ilişkileri olmuş ve onların dümen suyuna girmişlerdir. İlişkinin doruk noktası AKP’dir. AKP ile cemaatler ve tarikatlar büyük oranda devleti ele geçirmişler ve iktidarın büyük ortağı olmuşlardır. Cemaat ve tarikatlar desteği çektikleri gün AKP tepe üstü gider.

Tarikat ve cemaatlerle ilişkisi olan bir merkez sağ parti olur mu ? Demek ki Türkiye’de oluyormuş. AKP’den değil ötekilerden söz ediyorum.

Tarikat ve cemaatler, 1950’den bu yana, artık âşikâra çıkmış sinsi yıkım ve cihad politikalarını sürdürmektedirler. Ele geçirmek istedikleri için devlete karşı değildirler ama Kemalist, laik cumhuriyete düşmandırlar. Bu nedenle devletteki Kemalist etkileri temizlemeyi ve devleti ele geçirmeyi planlamışlardır. Nakşibendilerin (İskenderpaşa cemaati, Süleymancılar), Nurcuların, Fethullahçıların ortak politikalarıdır bu.

Bunları yazıp söylediğiniz zaman siyasal İslamcılar duymazdan gelirler ama günümüzün travesti (eşcinsel anlamında değil kuşkusuz) solcuları ve neo-liberalleri sizi şeriat paranoyasına tutulmuş olmakla suçlarlar. Operet solcularıdır bunlar, solu psikiyatri kliğini olarak görmüşler, yenildikleri cumhuriyete her ne surette olursa olsun zarar vermek istemektedirler.

Bir iki örnek verelim :  Demokrat Parti sayesinde ihya olan Nurculuğun önderi Said-i Nursi, Demokrat Parti’nin cumhurbaşkanı seçtiği Celal Bayar’a tebrik telgrafı göndermiş; DP hükümetinin Kore’ye asker göndermesini desteklemişti. Bu desteğin karşılığını aldı:   Ezan’ın Arapça okunmasını yasaklayan yasa yürürlükten kaldırıldı; Tekke ve Zaviyeleri yasaklayan yasanın kaldırılması için önerge verildi; imam-hatip okulları ve İlahiyat Fakülteleri açıldı.

Nurcuların 1950 yılında iktidarla başlayan ortakyaşarlık (sembiyotik) ilişkisi günümüzde de devam etmektedir, ki 70 yıl eder.

Fethullah Gülen de Said-i Nursi’nin izinden gitmekte ve başarıdan başarıya koşmaktadır.

CHP, TİP (Türkiye İşçi Partisi) ve açılıp-kapatılan öteki, irili-ufaklı sol partiler dışında, DSP dahil geriye kalan bütün partiler, 1950’den bu yana tarikat ve cemaatlerin sultası altında politika yapmışlardır. CHP ve solun tarikat ve cemaatlerle organik bir ilişki kurması iki taraf için de inandırıcı ve etkili olmaz. Peki günümüzde tarikat ve cemaatlerden bağımsız bir merkez sağ parti, ya da demokratik merkez partisi olabilir mi ?

(HÜRRİYET, 28 TEMMUZ 2009)

****

MERKEZ SAĞIN ADRESİ

1984-1999 yılları arasında edebiyat dergilerinde yayınladığım toplumsal ve siyasal içerikli yazılar 1991-1999 yılları arasında 6 kitap halinde kitaplaşmıştı. Bu altı kitap  daha sonra Doğan Kitap tarafından iki kitapta (Yazmasam Olmazdı, 2004; Mahşerin Üç Kitabı, 2005) toplandı.

Yeni baskı için yazdığım önsözde bu iki kitabın önemli bir özelliğini söyle özetliyorum:

[… “Bu nedenle, 1984-1995 yılları arasında yazdığım yazılar aradan geçen yıllardan sonra da fırından yeni çıkmış gibi taptaze.

Örneğin DP (Demokrat Parti), AP (Adalet Partisi), ANAP (Anavatan Partisi) ve DYP (Doğru Yol Partisi) gibi kendilerinin merkezde ve merkez sağda olduklarını ileri süren ya da öyle oldukları kabul edilen partilerin trajedilerini ‘Merkez Sağın Trajedisi’ adlı bir inceleme makalesinde ele almışım : Bir partinin merkez ya da merkez sağ partisi olabilmesi için statüko ve merkez partisi olması gerektiğini; bu partilerin Cumhuriyet ve Cumhuriyet’in laiklik ilkesine bağlı olmalarının zorunluluk olduğunu yazmışım. Bu partilerin 1946’dan itibaren aşırı milliyetçi ve İslamcı görüşleri bünyelerinde barındırdıklarını ve bu görüşlerin limonluğu görevini üstlenmiş olduklarını söylüyorum. Ve bir uyarıda bulunuyorum : Merkez sağ partiler, aşırı milliyetçi ve İslamcı görüşlerden kendilerini arındırmalıdır, politikalarını bu görüşlerle yarışan herhangi bir eksene oturtmamalıdır; bu partiler Cumhuriyet’in partileri olmalıdır, yoksa kendi elleriyle canavar haline getirdikleri hareketler tarafından yozlaştırılırlar ve yutulurlar.

Baktığım fal ne yazık ki on yıl içinde gerçekleşti. Yakında merkez sağın komedisini yazacağım.”]

Bülent Ecevit’in  CHP’sinin Necmettin Erbakan ile yaptığı koalisyon ortaklığının ülkenin başına gelen en büyük felaketlerden biri olduğunu itiraf etmek zorundayız. Ancak Bülent Ecevit koalisyon yapmasaydı, Süleyman Demirel’in Erbakan ile yapacağı koalisyon daha büyük felaketlere yol açabilirdi. Ama tarihte varsayımların yeri yoktur.

DP, AP, ANAP gibi partiler tarikatlar ve cemaatler ile işbirliği yaparak CHP ve solu yendiler. Ancak sonuçta aralarında DYP de olmak üzere DP, AP ve ANAP kendi seralarında besledikleri Erbakan partileri tarafından kemirildi ve 2002 yılında tamamen yok edildi.

Erbakan’ın merkez partiler için söylediği “Bunlar bizim arka bahçemizdir, gençlik kollarımızdır” dediğini de anımsayalım. Milli Nizam, Milli Selamet, Refah ve Fazilet Partileri TBMM’de temsil edilirken bile merkez sağ partilerinde siyasal İslamın güdümüne girmiş milletvekilleri vardı.

Siyasal İslam, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri ve Turgut Özal sayesinde iyice semirdi ve AKP ile laik olduğu ileri sürülen devletin bütün yapılarını ele geçirdi. Düşünsenize, varoşlar, kadınların büyük bir çoğunluğu, gençliğin önemli bir kesimi, Anadolu sermayesi, bir “sınıf” olması gereken  emekçi kitlesi, Kürtlerin önemli bir bölümü, dindar ve muhafazakar kitlenin tamamı tarikat ve cemaatlerin denetimi altındadır. Tarikat ve cemaatler iktidarı AKP’ye altın tabakta sunmaktadır.

Böyle bir ortamda CHP ve sol, ne yaparlarsa yapsınlar, hiçbir şey yapmasalar da ayakta kalmaya mahkum durumdadırlar. Ama geriye bir tek soru kalıyor: Böyle bir ortamda bir merkez sağ parti yaşayabilir mi ?

(HÜRRİYET, 29 TEMMUZ 2009)

***

NOTA BENE:

Ehliyetsiz ve ne oldum delisi sürücü ve muavini, uluslar arası otoyolda kaza yapmayı sürdürüyor.