MERKEZ SAĞIN TRAJEDİSİ

Cemal Süreya’nın 26 Kasım tarihinde yayımladığım müthiş yazısının devamını, yani 1966-2015 arasını, kuşkusuz ben yazacağım. Ama önce geçmişte yazdıklarımı anımsamanız gerekiyor.

Özdemir İnce

30 Kasım 2015

***

MERKEZ  SAĞIN TRAJEDİSİ

 (1)

Merkez sağın trajedisi, bazen de komedisi konusunda çok yazı yazdım. Özellikle 1990 yıllarında, geçen yüzyılda. Bunlar, dergilerde yayınladığım kapsamlı yazılardır. Doğan Kitap’ın yeni basımlarını yapmak istemediği  “Yazmasam Olmazdı” ve “Mahşerin Üç Kitabı” adlı kitaplarımda yer alır. 2000 yılından itibaren bu konuda Hürriyet gazetesinde yayınladığım yazıların büyük bir bölümü daha sonra yayınlanan kitaplarımda yer almaktadır.

Bu yeni yazıyı, dostum Tanju Cılızoğlu’nun eski sağlık bakanlarından, günümüz Demokrat Partisi’nin ileri gelenlerinden ve Yurt gazetesi yazarı Rifat Serdaroğlu ile yaptığı söyleşiden (Aydınlık, 23.04.12) etkilenerek yazdım. Özellikle de şu cümle: “Yeni merkez sağ Atatürkçülüğe, vatanseverliğe, laik cumhuriyete, ulusal birliğin korunmasına sahip çıkmalıdır.”

Sözünü ettiğim yazılarda yukarıdaki cümlenin benzerlerini serzeniş olarak kaç kez yazdım, kimbilir. Türkiye merkez sağını Avrupa’daki benzerlerini örnek almaya kaç kez davet ettim, kimbilir?!

 

Merkez sağ partiler, merkez sol partiler gibi kurulu düzenin, statükonun partileridir. Biraz daha tutucu olurlar.

Statükoların her zaman iyi ve kötü yanları vardır; paranın yazı ve tuğra tarafları gibi. Türkiye gibi bir ülkede, sağ ve sol merkez partileri, cumhuriyetin kuruluş ilkelerini, anayasanın ilk dört maddesi ile 174.maddesini birlikte savunurlar. Birlikte savunmak zorundadırlar. Yol ayrımı anayasanın “sosyal devlet” anlayışında olabilir ve kuşkusuz kendilerine özgü ekonomik programları olacaktır.

Batı ülkelerinde bu böyle olmuştur. Ama Türkiye’de hiçbir zaman böyle olmamıştır.

Ortanın solunda olmak CHP’nin aklına ancak Temmuz 1965 yılında gelmiştir. Bu konuda İsmet İnönü şöyle der:  “…Aslında laikiz dediğimiz günden beri ortanın solundayız.” ( Kim Dergisi, 13 Ağustos 1965).

Peki  CHP, “Ortanın solu!” dediği zaman bir merkez sağ partisi olan Adalet Partisi ne demiştir? “Ortanın solu Moskova Yolu!” Kafiye iyi oturuyor.

Adalet Partisi, ortanın sağı olması gereken yerinin ilhamını kimden ve neden almıştır? “Komünizmle Mücadele Derneği”nin adını mutlaka duymuşsunuzdur. İşte oradan. MHP’nin ilham kaynağı da bu dernektedir. Milli Görüş partilerinin tamamının, günümüz AKP’sinin yöneticilerinin mahalle mektepleri ve medreseleri Komünizmle Mücadele Dernekleridir.

İş burada kalsa çok iyi. Geriye doğru iz sürmeye devam edersek:  Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı (1930), Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı (1924), Cumhuriyet öncesinin Ahrar ve Hürriyet ve İtilaf Fırkalarını bulursunuz.

Hürriyet ve İtilaf ile Ahrar fırkaları İttihat ve Terakki’ye muhalefet etmek için kurulmuşlardır. Prens Sabahattin ile Damat Ferit’in partileridir. 31 Mart ayaklanmasını bu partiler çıkarmış ve Sevr’i bunlar imzalamışlardır.

Günümüz İslamcıları, iktidarın ücretli askeri liberaller, CHP’yi İttihat ve Terakki’nin devamı olmakla suçlarlar, ama bunları, Ahrar ile Hürriyet ve İtilaf’ın torunları olmakla suçlamak kibar CHP’nin aklına gelmez. Gelmesin, daha iyi!

1995’te Dünya Kitap dergisinin mart sayısında bakın neler yazmışım bu konuda:

“Atalarınız olan partilerin adları Demokrat ve Adalet olmasına karşın bu bağlamda ne gibi reformlar ve iyileştirmeler yaptınız 1950’den bu yana? Öğretim birliğini sağlayan yasayı çiğneyerek niçin yüzlerce imam-hatip okulu açtınız? (Bunu ancak aşırı dinci, antilaik ve şeraitçi partiler yapabilir). 1960’tan bu yana Avrupa’yla bütünleşmeyi amaçladığınız halde, Anayasa, yasalar ve mevzuatı neden 1995’e kadar, liberal ve demokrat bir Avrupa ülkesinin düzeyine getiremediniz, getirmek amacıyla çaba göstermediniz, üstelik bu amaca yönelik çabalara karşı çıktınız? 14 mayıs 1950 tarihine kadar, çağdaşlaşmak yolunda çok önemli mesafeler almış ilk, orta ve yükseköğrenimin düzeyini niçin bozdunuz, ortaöğretime neden sistem anarşisi getirdiniz, üniversiteleri niçin liseleştirdiniz?” (Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, S.441)

1965 seçimlerinden sonra Süleyman Demirel’in kendine danışman yaptığı, 1977 genel seçimlerinde Milli Selamet Partisi’nden milletvekili adayı  olan, Süleyman Demirel’in 43.hükümeti döneminde Başbakanlık Müsteşarı yapılan, 24 Ocak kararlarının mimarı olan kimdi?  Merkez sağın ipini çeken Turgut Özal değil mi?

(AYDINLIK, 4 MAYIS 2012)

***

 (2)

İmam hatip okullarının gayesi, sadece din adamı yetiştirmek değildir. Dinini bilen Türk vatandaşı doktor, mühendis, hakim olsa daha iyi değil mi? Bugün orta öğretime giden 3 milyona yakın öğrencimizin 240-250 bini klasik eğitime ilaveten din eğitimi veren bu okullara gidebiliyor. Bu okulların önü üniversiteye açıktır. Onu biz yaptık… Şayet Kuran kursları veya din eğitimi, bu kanuna (Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na) ters düşüyorsa yanlış olan, din eğitimi değildir, Tevhid-i Tedriasat Kanunu’dur… İslam birliği konusunda asıl mesele, her ülkenin İslam’ı doğru anlayıp tatbik ederek Kuran’ın getirdiği nizamı yaşamaya çalışmasıdır. O zaman, İslam dünyası gerçek manada güçlenmiş olur” (htp://blog.milliyet.com.tr/cdenizkent)

Yukarıda okuduğunuz paragraf kimin ağzından çıkmış olabilir? Cumhurbaşkanı Gül’ün mü, öz imam-hatipli başbakan RTE’nın mı, bir AKP kodamanın mı?

Hayır! 9. cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in ağzından çıkmış. Süleyman Demirel, ikinci büyük lideridir.1975-78 yılları adasında 233 imam-hatip okulu açmıştır.

Bir numaralı lider Menderes ise, yapıp-ettiklerini bir yana bırakalım, 1957 yılında Ödemiş’te yaptığı konuşmada “İstanbul’u ikinci Mekke, Eyüp Sultan camisini de ikinci bir Kâbe yapacağız” müjdesini vermektedir.

26 Haziran 1965 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Cihat Bilgehan bir başka müjde vermektedir: “İmam-hatip okullarını bitirenler, ilkokul öğretmeni olacaklar!”

Bunları görüp tanıklık ederek, 1980’li, 1990’lı yıllarda, Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP ve Doğru Yol partilerinin İslamcı ve milliyetçi radikallere limonluk görevi yaptığını, folluk hizmeti verdiğini yazıyordum; “Dikkat edin gövdenize giren bu parazitler bir gün beyninize ve gövdenize egemen olacak ve sizi yok edecek!” diye yazıyordum. Bir başka yerde şunları yazıyordum: “Türkiye merkez sağı demokrasiyle, insan haklarıyla, düşünceyi ifade özgürlüğüyle neden ilgilenmiyor? Neden? Batı dünyasındaki örnek ve modellere bakınca, aklı başında olan herkesin sorması gereken bir çelişkiydi bu.” (“Yazmasam Olmazdı”, Doğan Kitap, S.444). “Son on yıldır, Türkiye merkez sağının komik, trajik ve traji komik durumunu, aralarında Varlık dergisi de olmak üzere birkaç dergide yazdım. Türkiye Cumhuriyeti’nin, demokrasinin geleceğinin solun yüksek bilincine bağlı olduğu kadar merkez sağın adam olmasına da bağlı olduğunun altını kaç kez çizdim.” (“Mahşerin Üç Kitabı”, Doğan Kitap, S.430)

Asla gücendirmek istemediğimiz Rifat Serdaroğlu yakınıyor: “Cumhuriyetin çok partili hayata  geçmesinden bu yana cumhuriyetin değerlerine açıkça karşı olan bir siyasi parti iktidara geliyor. Anayasa Mahkemesi’nin laiklik karşıtlığının odağı olarak mahkum ettiği bir partinin ülkeyi götüreceği yer İran tipi bir İslam cumhuriyetidir. Bunu da on yıldır adım adım gerçekleştiriyorlar.” (Aydınlık, 23.04.12)

Sanki 1990’larda Özdemir İnce  yazmış gibi.

Rifat Serdaroğlu, merkez sağın kendini yenileyip ayağa kalkabileceğini sanıyor. Bu mümkün mü? Kendi ifadesine göre tarikat ve cemaatler, para dahil güçlerini kullanarak merkez sağda ışığın yanmasına engel oluyorlarmış.

Rifat Serdaroğlu’nun özlemini çektiği, benim şart saydığım merkez sağın artık yerinde yeller esiyor. AKP, merkez sağı kendi bulunduğu yere (İslamcı sağa) çekerek onun yerine oturdu ve mirasına el koydu.

Merkez sağ, 1950-2002 yılları arasında, büyük cumhuriyetin karşısında, bilerek-bilmeyerek, karşıdevrimi  besledi, büyüttü ve yarattığı canavar  kendisini de yedi. Artık merkez sağ için herhangi bir umut yok. Serdaroğlu’nun sözünü ettiği merkez sağ, şimdi gerçekten cumhuriyetçi ise, karşılıksız çek değil, noter tastikli bir senet  vermeli.

1950-2002 yılları arasında merkez sağ gerçekten cumhuriyetçi değildi. Kimi mensupları cumhuriyetin değer ve erdemlerini yeni yeni fark ediyor, anlıyor.

Keşke Demokrat Parti’yi çağdaş bir merkez sağ parti yapsalar ve AKP’ye altın tepsi üzerinde sundukları oylarını geri alabilseler. Benim bütün temennim bu!

Bu arada, Serdaroğlu yaşayıp gördüklerinden ders çıkartarak CHP ve MHP’yi uyarıyor: “CHP ve MHP’deki cemaatçi vekiller AKP’den fazla!” diyor.

Aslına bakarsanız, 2002’den bu yana AKP’ye stepnelik görevi yapan MHP için iş işten geçmiş durumda. “4+4+4” yasasını destekleyen ve hurafenin din kılığında  laik okullara girmesini teşvik eden MHP’nin aslında  AKP’den herhangi bir farkı yok.

Ders almak için, geriye, 1950’lerin Demokrat Partisi’ne özenen CHP’ye kalıyor.

(AYDINLIK, 7 MAYIS 2012)

***

 (3)

Rifat Serdaroğlu kardeşimizin sözünü ettiği Demokrat Parti ile Namık Kemal Zeybek’in genel başkan olduğu DP aynı parti mi? Aynı ise yandık!

O Namık Kemal Zeybek ki Radikal gazetesinde yazdığı yazılarla beni İslam düşmanı ilan etmiş ve bacanağı Aydın Doğan’a gammazlamıştı (28.07.10 – 18.08.10). Benim Bolşevik mi, menşevik mi, komünist mi olduğuma  karar verememiş, ama (kendince) azgın bir İslam düşmanı olduğum kesinmiş. O sırada, avukat arkadaşlar, beni hedef gösterdiği için N.K.Zeybek’i mahkemeye vermemi tavsiye ettiler ama ben böyle bir şeyi kendime yediremedim.

Kuru deriden bal çıkartmak niyetinde değilim. Konumuz merkez sağ olduğu için N.K.Zeybek aklıma geldi. Komünizmle Mücadele Derneği geçmişi var mı bilmiyorum, ama MHP – ANAP – DYP içinde yer almış, bakanlık yapmış. Şimdi de DP’nin genel başkanı.

Şimdi size iki ölçüt (kriter) vereceğim: Bir merkez sağ mensubu, kimseyi “İslam Düşmanı” olmakla suçlamaz. Laik okulun laik cumhuriyetin temeli olduğunu bildiği için Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu savunur. Somut örnek: Hiçbir gerçek merkez sağ mensubu  4+4+4 yasasını savunamaz.

Sanılanın tersine, Türkiye’de sol değil, merkez sağ sürekli bunalım yaşadı. Son günlerde açılan 1 Mayıs 1977 tartışması da bunalım değildir,  CHP’deki  istifalar da bunalım değildir.

Ama yerini, yurdunu, adresini yitirmek bir ciddi bunalımdır. İktidar yıllarını bir miras yedi gibi geçiren, olanakları har vurup harman savuran merkez sağ bunalımdadır. Çünkü baba-ata evinde  bir İslamcı parti oturmakta ve kendisinin asıl merkez sağ parti olduğunu iddia etmektedir. Merkez sağ işgal altındadır. Bu durum ülkenin geleceği için son derece tehlikeli. AKP’nin boşalttığı yere kim gelecek, o boşluğu legal, illegal kim(ler) dolduracak?

Birçok aday var: Türk Taliban, El Kaide, Selefiler, Müslüman Kardeşler… Ya da bir başka radikal oluşum. Ve şurası kesin ki bu oluşum “Antikapitalist Müslümanlar” olmayacak.

Görüyorsunuz: Merkez sağın yerini kaybetmesi sonucu Türkiye’nin başına neler geldi. Ve daha neler gelecek!

Merkez Sağ’ın en büyük günahlarından biri, ülkede cumhuriyetçi bir merkez sağ kitlenin oluşumuna katkı yapmaması bir yana, bu oluşumun gerçekleşmesine izin vermemesidir.. Merkez Sağ’ın kemikleşmiş bir oy kitlesi hiçbir zaman olmamıştır. Oysa solda bu kitle vardır. Bu kitle, tek başına, şimdilerde,  Cumhuriyet’i korumaktadır.

Turgut Özal’dan bu yana merkez sağ kabul edilebilecek kitle ve taban büyük bir hızla lümpenleşti. Lümpenin partisi, ideolojisi, dini-imanı, etiği-ahlakı olmaz. Merkez sağı yönetenler hiza ve istikametlerine bu kaypak lümpen yığışımından baktıkları için yerlerini-yurtlarını kaybettiler ve Türkiye’yi çıkmaza soktular. Bir kongre ile bunalımdan çıkamazlar, çünkü AKP’ye kaptırdıkları yığışım ile aynı dili konuşamayacaklar. Yeni bir kitle yaratmak için en azından çeyrek yüzyıl çalışmayı göze almaları gerek.

Ne söylesem, ne yazsam artık boş. En iyisi, Konstantinos Kavafis’in 1911 yılında yazdığı “TANRI ANTONİUS’A SIRT ÇEVİRİYOR” başlıklı şiirini okuyalım:

“Eğer, gece yarısı, duyulursa ansızın

geçişi görünmeyen bir alayın

eşsiz müziklerle ve seslerle –

boyun eğen yazgına, başarısız girişimlerine

ve hep hayalde kalan tasarılarına hayatının

ağlama sakın boş yere.

Çoktandır bekleyen biri gibi, bir yiğit olarak,

veda et ona, bu giden İskenderiye’ye.

Aldanmayasın sakın, demeyesin hele:

“Bir düştü bu, kulaklarım yanlış duydu.” 

Böylesine boş umutlara tenezzül etme.

Çoktandır bekleyen biri gibi, bir yiğit olarak,

yaraşırcasına böyle bir kentte yaşamak kısmet olmuş birine

yaklaş sarsılmaz bir kararla pencereye

ve duygulanarak dinle, ama

yakarmaları ve sitemleriyle değil korkakların.

Son bir haz olarak dinle onları,

o gizemli ordunun benzersiz çalgılarını

ve veda et ona, yitirmekte olduğun İskenderiye’ye.”

(“Bütün Şiirleri”, Türkçesi: H.Millas – Ö.İnce, Varlık Yayınları).

Bu şiiri dilimize çevirirken büyük bir acı çektim, ne zaman hatırlasam içime bir hüzün bastırır. Konum, “Geçti Bor’un pazarı” durumudur, ama eşeği sürecek bir Niğde’de yok.

2012’in Süleyman Demirel’i keşke 1965’in Süleyman Demirel’i olsaydı.

Benim için, yeni dönemde üç merkez sağ politikacı örneği var: Hüsamettin Cindoruk, Ufuk Söylemez ve  Rifat Serdaroğlu. Hüsamettin Cindoruk mükemmel bir cumhurbaşkanı adayıdır.

Namık Kemal Zeybek’in yeri ise merkez sağ bir Demokrat Parti değil, AKP…

(AYDINLIK, 8 MAYIS 2012)