MİLLİ EĞİTİME SUİKAST

Michel Contat, Jean-Paul Sartre ile yaptığı söyleşide şöyle bir soru sorar: «O zaman bu insanların o dönemde haksız olmadıklarını neden kabul etmiyorsunuz? Tutumunuz Gorz’un anlattığı ve bana Mao’nun Çin’i konusunda alabildiğine anlamlı görünen bir anekdotu anımsatıyor: 1959’a doğru, Çin Komünist Partisi üyesi teknisyenler Rusya ve Çin arasındaki işbirliğinin sonuçta yalnızca SSCB’nin çıkarına olduğunu anlatarak, partilerini Ruslar konusunda uyarmışlar. “Proleter enternasyonalizme saldırı” suçlamasıyla ihraç edilmişler. Derken Çin’le Rusya arasındaki kopuş gündeme geliyor. Aynı teknisyenler bunun üzerine yeniden partiye alınmalarını talep ediyorlar ancak parti bu talebi reddediyor, gerekçesi de özetle şöyle: “Sizler, bizzat başkan Mao’nun henüz anlamamış olduğu ve dönemin tarihsel koşulları nedeniyle anlayamayacağı bir şeyi anlamış olduğunuz için hatalıydınız. Tutumunuz konusunda özeleştiri yapmadığınız sürece, Partinin sizleri disiplinsiz öğeler olarak kabul etmek dışında yapabileceği bir şey yoktur.” Bu gerekçenin anlamı şu: Sizler haklı olduğunuz için hatalıydınız, bizlerse yanıldığımız için haklıydık.»[i]

Benim de yazar olarak durumum böyle: Milli eğitime hazırlanan ve uygulanan suikastı taa 1990’lı yıllarda görüp yazmışım; “imam-doktor, imam-mühendis, imam-öğretmen, imam-yargıç, imam-kaymakam, imam-emniyet müdürü, imam-vali” tehlikesini 1994 yılında yazmışım[ii]; Milli Eğitimin temeli olan Tevhid-i tedrisat kanunundan söz etmişim[iii]…Ben bunları yazarken ülkenin bilim adamları, eğitimcileri, gazete yazıcıları laylaylom havasındaydılar.

Ali Kırca, televizyonda yaptığı programlarla, Cumhuriyet ve devrimlerini “dine göre” tartıştırıyor ve halk tarafından alkışlanırken, ben “Memleketimden mahşer ve cinnet manzaraları”[iv] adlı bir yazı yayınlıyordum.

“Millet” benim hayal gördüğümü sanıyor, yazdıklarımı “şair fantezisi”  olarak değerlendiriyordu. 2000’lerden, hele AKP’nin iktidara gelmesinden itibaren, önce Hürriyet gazetesinde (2000-2012), sonra Aydınlık’ta (2012-2014), daha sonra da kişisel internet sitemde (www.ozdemirince.com) , milli eğitime yapılan suikast ve imam-hatip tehlikesi konusunda yüzlerce yazı yazdım. Bu yazılar, İMAM HATİP SALTANATI VE İMAMOKRASİ (Tekin Yayınları, Ocak 2016) adıyla yayınlandı. Daha önce benzeri bir kitap yayınlanmamıştı memlekette. Başta CHP olmak üzere bütün cumhuriyetçilerin döne döne okuması gereken bir kitap(tı). Çünkü bu konuda tamamı cahil(di). “Cehalet”i belgelediğim ve çıkar yolu gösterdiğim için kitap öteki kitaplarım gibi “yok” sayıldı.

Ama Türkiye’de herkes Milli Eğitim’den şikayetçi. Ama sadece sınavlardan ve sonuçlarından şikayet ediyorlar. 1950’den ve özellikle de 2002’den itibaren kaç kez “Milli Eğitim Reformu” yapıldı.  Aslında yapılanlar reform değil “deform” idi, “deformasyon” idi. Amaç Milli Eğitimi cumhuriyetçi, laik ve bilimsel kimliğinden uzaklaştırmak idi. İhanet, ABD’li uzmanların tavsiyesi ile, Köy Enstitüleri’nin kapatılıp yerine İmam Hatip okullarının ikame edilmesi operasyonu ile başlamıştı.  Yıl 1952 ve 1954. Ardından 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun (Öğretim Birliği Yasası) kemirilmesi başladı ve Diyanet’e imam ve hatip yetiştirmek amacıyla kurulan İmam Hatip okulları AKP iktidarında orta öğretimin ana gövdesi haline getirildi. Türkiye’de eğitim sorunu işte buradan kaynaklanmaktadır. Ama hastalığın nedeninden habersiz olanlar İmam hatiplerin Anadolu liselerine dönüştürülmesini önermektedir. Bir başka kesim ise “Eğitimdeki sistemli çöküş”ün nedenini değişen sınav sistemlerinde aramaktadır.

Hastalığın tedavisi karmaşık değil: Tevhid-i Tedrisat Kanunu yeniden eksiksiz uygulanacak ve işler hale getirilecek. Eğitim ve öğretim yeniden laikleştirilecek, bilimselleştirilecek. 1869’da uygulanmaya başlanan ve 1955‘te Demokrat Parti iktidarında kaldırılan lise olgunluk  (bakalorya) sınavı tekrar uygulanacak. Başka çare yoktur: Okullarımız  “Medrese” mikrobundan arındırılacak. Tedaviyi öğrenmek istiyorsanız İMAM HATİP SALTANATI VE İMAMOKRASİ’yi okuyacaksınız. Başka ilaç yok! Başlangıç olarak ekteki üç “hap”ı okuyun!

 Özdemir İnce

6 Ağustos 2018

***

(Tekin Yayınları, Ocak 2016)

***

GERÇEK İKTİDAR[v]

Değerli bilim insanı Ergin Yıldızoğlu Cumhuriyet gazetesindeki sütununda “Tek Parti Egemenliği – Yapışkan Statüko” başlıklı önemli bir yazı yayınladı (09.11.2011). Benim de üzerinde durduğum “Gerçek İktidar” sorununu bilimsel olarak açıkladı.

İşin teorik yanını bir tarafa bırakıp,  uygulamalı süreci açıklamaya çalışacağım: 29 Ekim 1923 yılında kurulan Cumhuriyet’in sonuna ilk adım 12 Mart 1971 darbesi ile atılmış, 12 Eylül 1980’de son darbe vurulmuştu. 12 Mart’ta sarsılan cumhuriyetçi “Gerçek İktidar” 12 Eylül’e kadar devam etti. 14 Mayıs 1950 tarihinde Demokrat Parti iktidara geçti ama Mülkiye’den Adliye’ye ve Emniyet’e, oradan Milli Eğitim’e ve öteki devlet kadrolarına kadar bütün devlet örgütü Cumhuriyet’in devrimci potasında eğitim görmüştü. Bu kadronun içinde elbette bu modele muhalif unsurlar da vardı. 14 Mayıs 1950 seçiminde Demokrat Parti’ye oy vermiş olanların çoğunluğu da Cumhuriyet idealine bağlıydı. Bu nedenle önce 1960 kadar  Demokrat Parti, daha sonra, 1965’den itibaren Adalet Partisi, cumhuriyet ideolojisine bağlı kadrolarla uğraşmak zorunda kaldı. Bu kadro 65 yaşına ulaşıp emekli oldukça seyrelmeye başladı. Önce 12 Mart bu kadroyu devlette  epeyce ayıkladı,  12 eylül öldürücü darbeyi vurdu.

Ama bu arada, Ergin Yıldızoğlu’nun Gramsci’ye dayanarak yazdığı gibi: “Pasif Devrim,  siyasi iktidarı almadan ilerler, giderek devlet olarak bildiğimiz, siyasi/idari kurumlar, ilişkiler ağının sinir düğümlerine (iktidarın kristalleştirdiği ve dağıtıldığı noktalara) ulaşır. Bu noktaya kadar aşağıdan yukarı, toplumdan devlete doğru ilerleyen süreç, bu noktadan sonra devletten topluma doğru, pasif devrim sürecini hızlandırarak ilerler.”

1923-1950 arasında pasif devrim devletten topluma doğruydu, 1950’den sonra toplumdan devlete doğru süreci başladı. Bu sürecin temel direği ve lokomotifi İmam-Hatipler oldu.(İHL Mezunları ve Mensupları Derneği hazırladığı yeni anayasa raporuyla ne denli cumhuriyet karşıtı olduğunu artık ilan etmektedir.) Bunu öğrenci yurtları, hazırlık kursları ve meslek örgütleri dayanışması izledi. Pasif devrim süreci devleti ele geçirme evresine geldiği zaman bir cemaat önderi[vi] “Mülkiyeyi, adliyeyi ve emniyeti ele geçirin” talimatını verdi. .

2002 yılına kadar aşağıdan yukarı doğru ilerleyen pasif devrim, o yıl AKP’yi iktidara taşıdı. AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte “devletten topluma doğru süreç”i başladı. Artık tarihe karışmış olan YÖK kavgası; imam-hatip mezunlarının yüksek öğrenim kanallarına kolayca girmesini sağlayacak önlemlerin alınması mücadelesi; üniversiteye giriş sınavlarının imam-hatip mezunlarının lehine düzenlenmesi çabaları; orta ve yüksek öğrenimin özelleştirilmesi politikaları, bunların hepsi, AKP hükümetinin bir “epistemik topluluk” (yani kendine göre yandaş aydın kadrosu) yaratma programının en önemli parçasıdır.

Ergin Yıldızoğlu’nun ilham kaynağı olan Yalçın Doğan 5 Kasım 2011 tarihli ve “Doçentlik jürileri de tamam” başlıklı yazısında hükümet güdümlü pasif devrim’in son örneklerinden birini veriyor: “Üniversitelerarası Kurul,  sayısı 170’e ulaşan üniversite rektörleri ile her üniversiteden temsilcinin katıldığı 340 öğretim üyesinden oluşuyor. Son yıllarda kurulan üniversitelere atanan rektörlerin çoğu aynı görüşü temsil ediyor.” Ki şimdilik, her yıl 4 binden fazla öğretim üyesi doçentlik sınavına giriyor. Otuzdan fazla sınav komisyonlarını Üniversitelerarası Kurul” seçiyor. Demek ki doçentler tek bir  tornanın ürünü olacak.

Bir başka örnek: Mahmut Lıcalı’nın 04.01.2012 tarihli haberinden öğrendiğimize göre: Türkiye’deki İlahiyat ve İslam İlimleri fakültelerinin sayısı yeni kurulan iki fakülteyle 38’e çıkmış. Bakanlar Kurulu vakıf üniversitelerinin ardından ilk kez bir devlet üniversitesinde İslami İlimler Fakültesi’nin açılmasına izin vermiş.  2007 yılında Türkiye’de toplam 20 ilahiyat fakültesi varmış, bu sayı yeni kurulan fakültelerle birlikte 38’e yükselmiş. 2007 yedi yılında 813 kontenjanı olan ilahiyat fakültelerinin kontenjan sayısı 2011 ÖSYS’de 8 bin 25’e çıkmış. Bu sayının 2012’de 9 bini geçeceği tahmin ediliyormuş. Amaç artık gizli değil: Dine dayalı gerçek iktidarı kurmak ve buna karşı çıkacak bütün engelleri ortadan kaldırmak! AKP’nin yeni eğitim deformasyon taslağı (1+4+4+4) bunun bir başka kanıtı olacaktır!

Bu kadar din adamına, İlahiyat Fakültesine,  İslam İlimleri fakültesine gereksinim var mı? Bütün kadroları din eğitiminden geçmiş elemanlar tarafından doldurulmuş bir toplum, sadece kendisi için değil, dünya için de tehlikelidir. 2000’lerde İHL’nin gerçek yüzünü tanımladığım zaman benim bu saplantımla (!)  dalga geçiliyordu. Ben sizin geleceğinizi tasvir ediyorum, ister ciddiye alın, ister almayın! (Hürriyet, 8 Ocak  2012)

***

EĞİTİMDE DEFORM(ASYON[vii]

8 Ocak 2012 günü yayınlanan “Gerçek İktidar” başlıklı yazım şöyle bitiyordu:      “Türkiye’deki İlahiyat ve İslam İlimleri fakültelerinin sayısı yeni kurulan iki fakülteyle 38’e çıkmış. Bakanlar Kurulu vakıf üniversitelerinin ardından ilk kez bir devlet üniversitesinde İslami İlimler Fakültesi’nin açılmasına izin vermiş.  2007 yılında Türkiye’de toplam 20 ilahiyat fakültesi varmış, bu sayı yeni kurulan fakültelerle birlikte 38’e yükselmiş. 2007 yedi yılında 813 kontenjanı olan ilahiyat fakültelerinin kontenjan sayısı 2011 ÖSYS’de 8 bin 25’e çıkmış. Bu sayının 2012’de 9 bini geçeceği tahmin ediliyormuş. Amaç artık gizli değil: Dine dayalı gerçek iktidarı kurmak ve buna karşı çıkacak bütün engelleri ortadan kaldırmak! AKP’nin yeni eğitim deformasyon taslağı (1+4+4+4) bunun bir başka kanıtı olacaktır! Bu kadar din adamına, İlahiyat Fakültesine,  İslam İlimleri fakültesine gereksinim var mı? Bütün kadroları din eğitiminden geçmiş elemanlar tarafından doldurulmuş bir toplum, sadece kendisi için değil, dünya için de tehlikelidir. 2000’lerde İHL’nin gerçek yüzünü tanımladığım zaman benim bu saplantımla (!)  dalga geçiliyordu. Ben sizin geleceğinizi tasvir ediyorum, ister ciddiye alın, ister almayın! Sonunda AKP Grup Başkanvekilleri 8 yıllık kesintisiz eğitimin bilimsel bütünlüğünü bölecek yasa önerisini TBMM Başkanlığına verdi.”                            

 AKP’nin her zamanki klasik “Abrakadabra” oyunu bir kez daha bu öneriyle sahneye konuyor. Her nedense 1+4+4+4 formülünün 1 yıllık okul öncesi bölümünün uygulanması şimdilik (aslına bakarsanız, bir daha gündeme gelmemek üzere) ertelenmiş. Geriye kalan üçlü bölüm,  “örgün eğitim (okulda yapılan öğretim) + seçmeli açıköğretim + örgün eğitim” olarak tasarlanmış. Bu formülün Türkçesi şu: Çocuk dört yıl zorunlu okul öğretiminden sonra ikinci dört yıl okul ile açıköğretim arasında seçim yapmakta serbest olacak; bunlar arasından isteyenler üçüncü dört yıl için okula dönecek, istemeyen dönmeyecek. Dünyada eşi-benzeri olmayan bir sistem. Temel eğitim-öğretim okulda yapılır. Okulda yapılan örgün öğretim normal’dir. Açıköğretim ise özel durumlar içindir, yani anormal’dir. AKP iktidarı, lise sonrası öğretim için uygulanan açıköğretimi ortaokula indiriyor. Bu özel amaçlı değişimin  pedagoji bilimi ile uzaktan-yakından hiçbir ilişkisi yoktur! Amaç?

 

Amaç: Erken meslek seçimi bahanesiyle 10 yaşındaki çocukları imam-hatiplere, kuran kurslarına, okulsuzluğa yönlendirmek. Bir çocuk, ailesi isterse, 10 yaşından sonra zorunlu eğitimin dışında kalabilecek. Oysa uygar dünyada zorunlu eğitimin sınırı 18 yaştır.

Bu yöntem kızları kocaya ve hocaya verecek, yoksul köylü ve işçi çocuklarını okulsuz, eğitimsiz bırakacak; eve, tarlaya, fabrikaya kapatacak! İkinci 4 yıla devam edecek olanlar, imam-hatipler, meslek okulları ve normal liseler arasında seçim yapacaklar. Ve Cumhuriyet’in eğitim-öğretim sisteminin köküne kibrit suyu dökülecek. Bunun böyle olacağını yıllardır yazıyorum: 

  • (4+4+4) sistemi modern pedagoji bilimine aykırıdır.
  • Bu sistem, Türkiye Cumhuriyeti Anayası’na aykırıdır.
  • Bu sistem, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirgesi’ne aykırıdır.
  • Bu sistem, insan haklarına, eşitlik ilkesine aykırıdır.
  • Bu sistem, insanlığa aykırıdır.

Amaç çocuklara dinlerini öğretmek değil! Amaç devlet ve toplumun yapılarını tam anlamıyla İslamileştirmek. Amaç bu olmasaydı, türlü desise ile imam-hatipler normal liselere rakip duruma getirilmezdi. Çocuklara dinini öğretmenin türlü yolu var: Bir zorunluluk olmadan, isteyen her Sünni müslüman çocuğa okullarda, din ve mezhepleri, İlahiyat Fakültesi mezunu öğretmenler tarafından öğretilir. Bu durumda, devlet, Alevilere, Hıristiyanlara, Yahudilere ve diğerlerine de aynı olanağı sağlar. Aile çocuğuna dinini istediği gibi öğretir. Dünyanın her yanında uygulanan bu sistem çok mu zor? Ama amaç bu değil! Amaç toplumu emir kulu Müslüman robotlar haline getirmek; kadınları eve kapatmak! Kul sürüsünü güdecek seçkin (!) imam çobanlar yetiştirmek! (Hürriyet, 26 Şubat 2012)                                                                                                            

***

İMAM HATİP İYİ BİR ÖLÇÜDÜR[viii]

Okumakta olduğunuz yazı birkaç yıl önce yazıldı. Hatırlayamadığım bir nedenden ötürü yayınlanması ertelendi. Şimdi artık tam zamanı. Çünkü, çocuk kandırır gibi, İHO’ların (İmam-Hatip Okulu) genel liselerden temelde hiçbir farkı olmadığını söylüyorlar.

Sonra,“Ülkemizde iki farklı okul tipinin (genel lise ve  İHO) bulunmasının ne zararı var?” diye soruyorlar. Cevabını yazının sonunda vereceğim. Şimdi o yazıya gelelim:

 [“Anayasa’nın değiştirilmez maddelerinin değiştirilmesi, Medeni Kanun’un yerine Şeriat dogmalarının getirilmesini isteyen, namaz vakitlerinde okullarda toplu namaz kılınmasını zorunlu hale getirmek hayalleri kuran bir zihniyet, hükümet ve devlet tarafından hormonlanmadıkça, tehlikeli olamayabilir ama tedirgin edicidir. Bu kafaya göre Anayasa ve yasaları uygulayan yargı “yargıçlar diktası” sayılmakta, İslâmcı cemaat ve militanların öfkesine hedef olmaktadır. Bu türden muhterem zevatla tartışmanın bir yararı yoktur.”]

 (Artık bunun gereği kalmadı. Yargı tamamen iktidarın emrine girdi ve hormonlama işleminin son evresi başladı.)

[“İslamcıların, şeriatçıların,  Fettullahçıların, tarikatçıların, cemaatçilerin  tamamının Anayasa Mahkemesi’ne, Danıştay’a, Yargıtay’a düşman muamelesi yapıp “Bu bir yargı darbesidir” diye feryat etmelerini anlamak mümkündür. Çünkü adamların ulus egemenliğiyle, ulusal egemenlikle, kuvvetler ayrılığıyla, Yargı Erki’nin, yasama ve yürütmeyi denetleme  yetki ve sorumluluğundan haberleri yoktur. Haberleri olsa bile bir gün kaldırmayı hayal ettikleri için ne oldukları umurlarında bile değildir. Bu türden  milliyetsiz ve milletsiz, cumhuriyetsiz ve demokrasisiz fanatiklerle herhangi bir işimiz olamaz!”]

(Bu yazının yazılmasından bu yana köprünün altından çok su aktı. Devlet işgal edildi, Cumhuriyet iktidardan uzaklaştırıldı. Amaç artık, sadece iktidarda kalmak değil, cumhuriyet rejimini değiştirmek.)

 [“1.Avrupa Birliği ülkelerinde İHO benzeri okullar yoktur. İsteyenler lise öğrenimi gördükten sonra ilahiyat (teoloji) fakültelerine giderler. Mezunların kimi yöntemine göre Kilise’ye girer, kimileri de sivil hizmetlerde din adamı olarak çalıştırılır. (Bu konuda benim  “Yedi Canlı Cumhuriyet” ve “Demokrasisiz Demokrasi” adlı kitaplarım okunabilir. Ayrıca Hürriyet’in 7, 8, 9, 11 Aralık 2007 sayılarında yayımlanan “Bir Kez Daha Tevhid-i Tedrisat” başlıklı yazı dizimi tavsiye ederim.)

2.Dünyanın bütün uygar ülkelerinde ortaöğretim iki kanaldan akar: Genel liseler ve meslek liseleri (kolejleri). İmam-hatipler, bunların dışında çok özel bir alandır. Vali, kaymakam, yarıgıç, savcı, öğretmen, polis yetiştirmek için değil, sadece din adamı yetiştirmek amacıyla özel olarak kurulmuştur.”] Artık gündeme gelebiliriz:

1.Kimileri Anayasa’nın gelecek kuşakları ipotek altına alamayacağı iddiasında.  Oysa bütün anayasalar ipotek koyar.  Anayasanın birinci maddesinde “Türkiye devleti bir Cumhuriyettir” diye yazar. Bu bir ipotektir. Kaldırılamaz. Cumhuriyet’in, bu maddede belirtilen nitelikleri de  ipotektir. Değiştirilemez. Anayasanın 174. maddesinin koruması altında olan Devrim Yasaları, cumhuriyetin ipotek koyan kurucu temel yasalarıdır. Bu devrim yasalarından biri “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”(TTK)’dur. İHO, AKP’nin savunduğu haliyle, bu yasaya aykırıdır. Adı geçen yasanın gerekçesinde “Bir millet bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder” der. Bu da ülkeyi kaosa sokar.

2.Fransa’daki kilise okullarının İHO’lara benzer yanı yoktur. “Kilise okulu” adı mülkiyetle ilgilidir, özel okullardır. Bu okullarda da Hıristiyan teolojisi öğretilmez Bu  okullarda Müslüman çocukları da okurlar!

3.Devletin “dindar ve kindar” kuşaklar yetiştirmek türünden görevi yoktur. Fransa’da okullarda din öğretilmez. Din dersi (catéchisme) kilisede yapılır. Türkiye’de neden camide yapılmasın? TTK’ya uygun İHO’lar neden dünyanın en iyi okulları haline getirilmesin? Bir din adamının dindar ve dinci kuşaklar yetiştirmek istemesi doğaldır. Ancak, bunu bir laik cumhuriyetin başbakanının istemesi kural dışıdır.

  1. CHP’nin bir devrim yasası olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nunun adını ağzına almaması çok şaşırtıcı. (Hürriyet, 18 Mart 2012)

[i] Sartre Sartre’ı Anlatıyor, Yapı Kredi Yayınları, 1994, s.48

[ii] Varlık dergisi 1994 (“Pathameta mathemata” adlı yazı); Tarih Bağışlamaz, 1994; Yazmasam Olmazdı, Doğan Kitap, 2004, s.194-195.

[iii] A.g.e s.196-197

[iv] Varlık dergisi haziran 1999; Yaşasın Cumhuriyet, Telos Yayıncılık, 1999; Mahşerin Üç Kitabı, Doğan Kitap, 2005, s.430.

[v] Hürriyet, 8 Ocak 2012

[vi] Fetullah

[vii] Hürriyet,  26 Şubat 2012

[viii] Hürriyet, 18 Mart 2012