MİLLİ KÜLTÜR

Cumhurbaşkanı Hazretleri Recep Tayyip Erdoğan, 3.Milli Kültür Şurası’nda yaptıkları konuşmada şöyle buyurmuşlar:  “Eğer bugün İstanbul sokaklarında yürüyen bir kişinin kıyafetinden, ayakkabısından, şapkasından, vücut çalımından hangi kültüre mensup olduğunu çıkaramıyorsak kültürel kuraklığın pençesindeyiz demektir.”

Cumhurbaşkanı hazretlerini endişeye garkeden bu durum beni pek sevindirdi, demek ki sonunda bir “ulus” olmuşuz, bir “ulusal kültür”ümüz oluşmuş. Ne mutlu Cumhuriyetimize! Aman bu ahengi bozmayalım! Ama gene de Cumhurbaşkanı Hazretleri’nin hasretini çektiği ve örnek aldığı Osmanlı’da kıyafetin durumuna tanıklık eden bir belgeye başvuralım:

GİZLENEN TARİHİMİZ adlı siteden (8 Ocak 2014 Çarşamba) “Osmanlı’da kılık kıyafete dair”[i]  başlıklı bölümden aktarıyorum:

– Asker ile sivil arasındaki kıyafet farkı Orhan Gazi zamanında başladı. Askerler beyaz başlık giydi. Hoca Sadettin’e göre ‘beyaz’ bereket rengidir. I. Bayezit zamanında hassa birlikleri beyaz külah giyerken, taşra paşaları kırmızı ‘börk’ giydi.

– Sarık kullanımı IV. Mehmet zamanında yaygınlaştı. I. Süleyman devlet dairelerinin bütün sınıflarında çalışanların ayrı elbise ve sarık giymelerini sağladı. 1583’te yeni ‘Kıyafet Nizamnamesi’ çıktı. Her kişi kendine mahsus kıyafet ve sarığı giymeye mecburdu. Türklerde kılık-kıyafet mevki ve makam dışında şehirden şehire, eyaletten eyalete farklılık taşırdı. Gayrı müslimler Müslüman kıyafeti giyemezdi.

– Hiçbir Türk kendi milletine has olandan başka bir kıyafet giyemez. Aksini yapmak utanç vericidir ve dine aykırıdır. Hele ki şapka giyen nikah tazelemek zorunda kalır. Ulemanın dışında Türkler sarı deri ayakkabı giyer. Ulemanın pabucu koyu mavidir. Bazı asker sınıflar kırmızı çizme giyer. Gayrı müslimlerin tamamı siyah pabuç kullanır.

– Türk’ün kılığı nasıl olursa olsun giydiği başlık onu diğerlerinden ayırır. Müslüman saç uzatmaz, başını usturaya vurdurur. Bir kırmızı fes (takke) örter, onun üzerine sarık sarar. Bıyıksız Müslüman olmaz. Sakal o kadar yaygın değildir. Hacılar ve ulema müstesna. Türkler sakala hürmet eder. Türk kadını Avrupalı kadınların zihnine kâbus gibi yerleşen modanın esiri değildir. Hemen herkes aynı çeşit başlık, aynı kumaştan, aynı biçim elbise giyer.

– Müslüman kadın ruj ve far bilmez. Ancak tırnaklarına kına yakar, gözlerine sürme çeker.

– Umumiyetle, imparatorlukta yaşayan kadınlar, hangi milletten olursa olsun, gerek davranış, gerekse giyim bakımından, sokakta azamî derecede edebe uygun hareket etmeye mecburdur. Daima örtülü olmalarına rağmen, sokakta da yüksek başlıklarını giyerler; bazılarının giyiminde, dikkatli bir göz, şaşaalı bir zarafet sezer. Zaptiye, bu hususta çok ciddîdir. Arada bir yasakları tazeler, bu yasaklar şehrin mahallerinde münâdîler tarafından ilân edilir. Bu yasakları bozmaya cesaret eden kadınlar alenen hakarete uğrar. İstanbul sokaklarında, sık sık, zaptiye memurlarının, kadınlara sert ikazlarda bulunduğu, hattâ, gerekenden uzun, yahut değişik biçimdeki geniş yakaları yırttığı görülür. Bu derece sıkı bir disiplin, şüphesiz Avrupalılar’ı şaşırtır, ancak, hükûmetin müspet örf ve an’aneleri yaşatmak için devamlı olarak halka nezaret ettiği bir ülkede ve buna alışkın insanlar arasında olunca, işin bir fevkalâdeliği kalmıyor.

Özetle: “Türk devletleri hiyerarşisi içerisinde ayrı bir yere sahip Osmanlılarda giysiler kişinin toplumdaki konumunu göstermekteydi. Giysinin rengi, biçimi, kumaşın cinsi, kıyafet sahibinin toplum nazarında yerini yansıtmaktaydı. Ayrı ırk ve dine bağlı kişilerin de kendilerine özgü ve birbirinden bağımsız kıyafet şekilleri vardı. Selçuklulardan sonra onun devamı olarak kendisini gösteren Osmanlı Devleti, giyimde de belli bir döneme kadar benzerlik arz eder. Özellikle hoşgörülü bir padişah olan Fatih Sultan Mehmet’ten sonra İslam topraklarındaki toplum yansımasının genele yayıldığı görülür. XVI. yy. giysileri ve süslemeleri, İslam kuralları çerçevesi içerisinde kalmakla beraber yeniliklere de açık bir tutum sergilemekteydi.”

 Anlaşılan, Cumhurbaşkanı Hazretleri’nin “Milli Kültür”den anladığı böyle bir şey. Amma velâkin, günümüzde, demokratik bir ülkede, Osmanlı tarzı giyim mümkün değil. Ancak 16 Nisan 2017 tarihinde Türk milleti Başkanlık rejimini tercih ederse, Başkan olacak kişi Osmanlı’nın izinden giderek  bir Kıyafet Nizamnamesi yayınlayabilir ama buna cesaret edebilir mi, halkın tepkisi ne olur? Denemeden tahmin etmek çok zor.

Israrcı Cumhurbaşkanı hazretlerini memnun etmek için her etnisiteye kulüp forması gibi bir renk versek yedi renk yetmez. Hakeza, mezhepler, tarikatlar, tarikatların alt kolları var. Başyüce; kıyafetler, ayakkabılar, şapkalar konusunda bir kararname ya da nizamname ile kargaşaya son verdi diyelim,  ama,  Kasımpaşalılara kabadayı çalımı tahsis edilmesi dışında, “vücut çalımı” konusunda iş çok zor: Yumurta topuk ayakkabıyı kim giyecek, kunduranın topuğuna kim basacak, top ense traş kimin olacak?  Allah esirgesin içsavaş çıkar billahi! Üstelik kimin kim olduğu belli olduğu için hedef şaşırmak da mumkîyn değil. Allah esirgesin!

Peki Hititler fıstıkî yeşil diye tutturursa ne olacak? Bizim Toroslar’da Hititler yaşıyor hâlâ.

Benden söylemesi!

Bendeniz bir soru sorarak âdet olduğu üzre gene terso gideceğim: Bahçenizdeki ağacın gövdesi sizdedir ama kimbilir kökleri nerededir?  Bakın İncil’de şöyle bir âyet vardır, ama meclisten dışarı:

“Başkalarını yargılamayın ki, Tanrı da sizi yargılamasın. Çünkü hangi yargıyla yargılarsanız onunla yargılanacaksınız. Hangi ölçüyle ölçerseniz aynı ölçüyle ölçüleceksiniz. Neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de, kendi gözündeki merteği görmezlikten gelirsin? Ya da kendi gözünde mertek dururken kardeşine nasıl, ‘Bırak gözünden çöpü çıkarayım’ dersin? Ey ikiyüzlü! Önce kendi gözünden merteği çıkar, o vakit kardeşinin gözünden çöpü çıkarmak için açık-seçik görürsün.”[ii] 

 Atalarımız, milli kültürümüze yüzyıllar önce bir transfer yapmış: Bir atasözümüzü elin İbrani Hıristiyanından almış ama bizim yapmış. Ne güzel! Ama cumhurbaşkanı hazretlerinin bundan haberi yok. Şimdi ne olacak?

Annem bana sık sık “Talep it (et) gulum (kulum) viriyim (vereyim) dimiş (demiş)” derdi. Talep edileni verecek olan kim? Elbette Tanrı! Bu deyişin de kaynağı İncil!

“Dileyin, size verilecektir. Arayın, bulacaksınız. Kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapı çalana açılır. İçinizden hanginiz oğlu ekmek isteyince ona taş verir?”[iii]

Annemin babasının adı  Kör İbram olup Mersin Toroslarının tepesindeki  Demirışık köyünün muhtarı ve imamı idi. Ben her zaman olduğu gibi domuzluk edip kaynağı göstermesem kim bilecekti annemin  sözünün  kaynağını…

Saf ve katkısız milli kültür (yani iç evlilik[iv]) kültürel ensestir, soyu yoksullaştırır, dumura uğratır. Yaşaması, var olması ve sürmesi  için dış evlilikler[v] gerekli ve zorunludur.O sentez ve bireşim sonucu  olan melez  insanlar sağlıklıdır. Yeni ve geleceğin insanıdır.

Karnaval ve bayram dışında, kim Hacivat ve Karagöz kılığına girmek ister?

Sonuç olarak: Bir ülkenin tarafsız olması gereken cumhurbaşkanı uzmanı olmadığı konularda tahrik edici açıklama ve yorumlar yapmamalı. Yoksa ülkenin huzurunu kaçırır, istikrarını bozar. Bir cumhurbaşkanı yasaların koruması altındadır. Ama ilkin onun kendisini kendisinden koruması gerekmez mi?

ÖZDEMİR İNCE

14 Mart 2017

[i] Kaynak:

-Tableaux General de l’Empire Ottoman, d’Ohsson (7 cilt)

-18. Yüzyıl Türkiyesi’nde Örf ve Âdetler, Tercüman 1001 Temel Eser, Nu: 3, Ts.

[ii] İncil, Matta: 1-6

[iii] İncil, Matta: 7-9

[iv] İç evlilik (Endogami): Klan, boy, kabile, aşiret içi evlilik. Tıp açısından sakıncalıdır.

[v] Dış evlilik (Egzogami): Aile, klan, boy, aşiret dışı evlilik. Tıp açısından gerekli ve faydalı. Sosyolojik, politik, ekonomik açılardan da yararlı.