“MİNİ ETEKLİ KIZ”DAN İŞİD’İN PARİS KATLİAMINA

“Mini etekli kız…” yazılarım, 2003-2015  yılları arasında, İslamcı, sağcı ve AKP’ci medya tarafından gazetelerde, dergilerde, televizyonlarda, on iki yıl boyunca, “Yüzyılın en büyük yalanı”, “Yüzyılın en büyük asparagası” olarak binlere kez suçlandı.Ama mini etekli kızı Paris’te yakanlar, aynı kişiler olmasa da, 12 yıl sonra Paris’i kana buladılar. Aynı tavlanın çocukları…

 Akit (Yeni Akit, Vakit), Yeni Şafak, Sabah, Zaman, Star, Milli Gazete, Aksiyon ve bunlara adı eklenecek onlarca gazete  ve dergi; Uludağ Sözlük gibi internet siteleri ve televiyon programları;

Ahmet Kekeç, Ahmet Hakan (Çoşkun), Zaman gazetesi eski yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı, Engin Ardıç, Ahmet Taşgetiren, Alper Görmüş, Tamer  Korkmaz, Hasan Karakaya, Taha Kıvanç (Fehmi Koru), Fuat Uğur, M.İlhan Atılgan, Ergun Babahan, Salih Tuna, Ersin Tokgöz, Mümtaz’er Türköne, Serdar Turgut ve daha niceleri beni de diri diri yaktılar.

 Google’a “Mini Etekli Kızı Diri  Diri Yaktılar” diye yazın ve bakın. Tamamını ve göndermelerini okumaya birkaç gün yetmez.

Benim için suç duyurusu yaptılar, Basın Konseyi’ne şikayet ettiler, bana ödül veren kuruluşları küfür yağmuruna tuttular. 1996’den bu yana 140 baskı yapıp 500 binden fazla satılan ve çeviri başyapıtı sayılan SİMYACI çevirime çamur attılar: Güya kitabın aslında “minare” yazıyormuş da ben “kule” diye çevirmişim, “ezan”ı “minare şarkısı” yapmışım. Kişiliğime, yazarlığıma ve şairliğime yapmadıkları hakaret kalmadı. Çoğu şimdi Paris katliamını mazur göstermekte ve alkışlamakta…

 Bu konuda onlarca yazı yazdım ve kestirmeden giderek Paris adliyesinden dava ile ilgili yazı istemelerini tavsiye ettim. Ama asla böyle bir şey yapmadılar, göze alamadılar.

Şaşılacak bir şey: Bütün bunlar olurken; cumhuriyetçi, demokrat ve liberal kesimden tek bir yazar bana yapılan ve yıllarca süren işkenceye karşı tavır koymaya cesaret edemedi. Cesaret eden varsa ve ben görmediysem özür dilerim.

Dizi yazıda, “Mini Etekli Kız”ın Müslümanlar tarafından yakıldığına ilişkin tek bir satır bulunamamaktadır ama yakılan kız ve olaya karışanları tamamı Kuzey Afrikalıdır. Tıpkı Paris katliamlarını yapanlar gibi…

 Özdemir İnce

22 Kasım 2015

***

 SOYADI ŞALOM OLSA NE FARK EDER?

20, 21, ve 22 Aralık 2003 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan dizi röportajımla ilgili olarak bazı İslamcı gazetelerde gerçek dışı iddialar öne sürülmektedir.

Söz konusu röportaj 22 Aralık tarihli gazetede yayınlanan, Fransa Müslümanları yüksek Konseyi Başkanı ve Paris Camii Enstitü Rektörü Dr. Dalil Boubaker’le ilgili bölümün de kanıtladığı gibi taraf tutmayan bir metindir.

“Mini Etikli Kızı Yaktılar Bölümü”, bir haber olmayıp yorumsuz bir röportaj metnidir. Kendisiyle röportaj yaptığım Fransa Laiklik Komisyonu Üyesi Gaye Petek “Mini Etikli Kızın” Müslümanlar tarafından yakıldığını söylememiştir. Benim kaleme aldığım ve gazetede yayınlanan metinde de “Mini Etekli Kız”ın Müslümanlar tarafından yakıldığına ilişkin tek bir satır bulunamamaktadır.

Gaye Petek gettolarda meydana gelen bir çok olaydan örnek verirken bunu da saymıştır.

Gene İslamcı bir gazetede Gaye Petek hanımın gerçek soyadının “Şalom” olduğu ve benim bu “Müthiş” gerçeği bilerek gizlediğim ileri sürülmektedir. Gazete Gaye Petek’in gerçek soyadının “Şalom” olduğu için “Başörtüsü düşmanlığı”nın arkasında Yahudiler bulunduğunu ima ederek ırk ayrımcılığı ve Yahudi düşmanlığı yapmaktadır.

Gaye Petek’in adı Laiklik Komisyonu ile ilgili haberlerde ve komisyon raporunda “Gaye Petek” olarak geçmektedir. Demek ki ilgili kişinin hukuki ve resmi adı Gaye Petek’tir ve muhatapları ister tüzel ister özel kişiler olsun ilgilinin adına eklemek üzere başka soy­adlar arayıp bulmak zorunda değildir.

Bayan Gaye Petek’in eskiden Şalom soyadlı bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyla evli olduğunu, sonradan boşandığını öğrendim. Dolayısıyla artık kendi genç kızlık soyadını kullanması da normaldir. Ayrıca soyadının bir zamanlar “Şalom” olması söylediklerinin gerçekliğini zedelemez.

(Hürriyet, 23.12.2003)

***

BU NE BİÇİM KÜRESELLEŞME?

Eşe-dosta söylemişimdir, ama yazmamış olabilirim şimdiye kadar, yazayım: “Küreselleşme”, “globalleşme” gibi sözcük ve kavramlardan pek hoşlanmam; olur-olmaz yerlerde bir maymuncuk olarak kullananlara da kuşkuyla bakarım. Bana snobizm, züppelik özentisi gibi gelir. Bir zamanlar yuppiler meraklılardı böyle maymuncuk sözcüklere, şimdilerde ise “bilimadamsıları” ile “bilimsi bobstilleri” tarafından içleri boşaltılarak tüketilmekte…

Kal neymiş, Stassi Komisyonu’nun Fransa Cumhurbaşkanı Monsieur Chirac’a sunduğu raporun ve bu rapor metnine dayanacak olan laiklik yasasının Türkiye’ye hiçbir etkisi olmazmış… Bu raporda üniversitelere değinilmediği için çıkacak yasada Fransız üniversitelerini ırgalayacak bir madde bulunmayacak, dolayısıyla Monsieur Chrirac’ın çıkmasını arzu ettiği yasanın olası yaptırım gücü üniversitenin kapısında içeri giremeyecek…

Benim bir süredir “bobstil düşünmeciler”, “post­postmodern yazmacılar” olarak tanımladığım zevat, bir televizyon ekranına oturmuş böyle şeyler konuşmakta… Arada bir aynı eküriye mensup biri de Paris’ten söze karışmakta: Fransa’nın “foulard islamique” yani bizim türban olarak adlandırdığımız örtüyü yasaklamasının, Fransa’nın bu bağlamda çıkartacağı laiklik yasasının Türkiye’ye hiçbir etkisi olmazmış…

Benim yıllar önce yazdığım “şey” olmakta, Fransız laikliği Türkleşmektedir, daha da Türkleşecektir, ama bunu bir yana bırakalım.

Bu zevatın dediği gibi Fransa’da olanlar, yaşananlar, Fransa’nın aldığı önlemler, çıkardığı yasa, evet, Türkiye’yi etkilemeye(bile)cektir. Kabul!

Tamam, altını imzalıyorum! Benim tartışma konum bu değil! Başkalarının ancak şimdilerde geldiği düşünce durağında 5-10 yıl önce mola verip yoluma devam etmiştim!

Etki sorununu tartışmıyorum!

Hani, baylar, yamuk dünya küreselleşmekteydi, ekonomi, siyaset, düşünce ve duygular küreselleşmekteydi; hani ulus-devlet sona ermekte, şanlı küreselleşme çağı başlamaktaydı, başlamıştı?.. Ve bizim gibi gabi (kalın kafalı) dinozorlar dünya gerçeklerinden uzak yaşıyorduk?!

Hani Endonezya’da yağmur yağsa biz Çukurova’da ıslanacaktık, hani İbrahim Açıkgöz’ün Tahtakale’de düşürdüğü mangırı Abraham Openeye, Wall Street kaldırımlarında bulacaktı?

Yok öyle! Herkese lolo, bize de mi lolo?

Küreselleşme varsa, Fransa’da olanların rüzgárı Türkiye semalarında da esecek!

“Esmeyecek!” diyorsanız, savunduğunuz küreselleşme yalandan başka bir şey değil!

(Hürriyet, 23.12.2003)

****

KÜNCÜ BEYİNLİLER

İlkin “Küncü”nün ne anlama geldiğini bilmeyenler için açıklayalım: “Küncü” susam tanesi demektir. O halde yazımın başlığı olan “Küncü Beyinliler” de “Kafataslarının içinde susam tanesi kadar beyin bulunanlar” anlamına gelir.

Küncü Beyinliler, şu e-posta olanağı kullanılmaya başlamadan önce dilsizdiler. E-posta icad oldu, bu icadın arkasına gizlenerek küncü beyinlerinin ürünlerini sağa sola dağıtmaya başladılar.

Küncü Beyinliler’in en büyük rakipleri gazetelerin fıkra (köşe) yazarlarıdır. Aralarında bazı fıkra yazarlarına tiryaki olmuş olanlar da vardır.

Küncü Beyinliler’in en önemli özellikleri, uyarılmalarına, yanlışlarının düzeltilmesine karşın “Dinozor” sözcüğünü “Dinazor” olarak yazıp söylemekteki inat ve ısrarlarıdır.

Biri, bütün uyarılarınıza karşın dinazor demekte ve yazmakta ısrar ediyorsa biliniz ki bu adem (oğlu ya da kızı) su katılmamış, safkan bir Küncü Beyinli’dir.

Küncü Beyinliler bağlamında aritmetik ve geometrinin hükmü geçmez, çünkü bir milyon Küncü Beyinli hangi sayıyla çarparsanız çarpın ancak “1” Küncü Beyinli eder.

Yazıldı, söylendi, açıklama yapıldı: 20, 21, 22 Aralık 2003 tarihlerinde Hürriyet gazetesinde yayınlanan yazılarım bir “Haber” değildir, bir “Röportaj”dır, daha doğrusu bir “Söyleşi Röportaj”dır. Söyleşi röportajlarda gazeteci, yazar ya da röportajcı karşısındaki bir insanla, insanlarla konuşur, konuştuğunu ya anında kaleme alır ya da ses makinesine kaydeder. Yani röportaj söyleşilerde yazar bir aracıdır, bir vasıtadır.

Küncü Beyinliler bu tanımı bir yere yazsınlar.

Küncü Beyinliler yakılan mini etekli kızla ilgili manşet ve yazıdan dolayı özür dilememi istiyorlar.

Niçin özür dileyeyim?

Mini etekli kızı yakmadılar mı? Yaktılar! O zaman, “Kim yaktı?” diye soralım.

Müslümanların yaktığına ilişkin tek satır var mı yazımda? Yok!

Manşette “Müslümanlar mini etekli kızı yaktılar” diyor mu ? Demiyor!

Peki ben neden ve nasıl yalan haber (!) yazmış oluyorum o halde?

Çünkü okuduğunu anlamaktan aciz İslamcı yazarlar “böyle” yazdı; çünkü İslamcı gazeteler Hürriyet gazetesinde yayımlanan gerçekleri saptırmak için böyle bir oyun oynadılar.

Küncü Beyinliler, düşünmezler, kulaklarıyla duyduklarına inanırlar.

Bazı Küncü Beyinliler’in küncü beyinleri sadece küfür üretir, bazı Küncü Beyinliler zora gelince papağanlaşırlar. Bazıları da gerçekten Türk ve Müslüman olup-olmadığımı sorarlar. Küncü Beyinliler’in kitap okumak gibi bir alışkanlıkları olmadığından, kim olduğumu öğrenmeleri için internete bakmak zorundalar. Şöyle dört-beş saat, belki daha da fazla…

Küncü Beyinliler’i köyün ya da mahallenin delisi ve soytarısı oldukları zaman çok severim. Çünkü yakışırlar ve yakıştırırlar!

 (Hürriyet, 26.12.2003)

***

VALLAHİ TAACCÜP ETTİM

 20 Aralık 2003 Cumartesi günü Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan röportaj metnini olduğu gibi aktarıyorum:

“Ancak son bir yılda durum değişti, diyor Gaye Petek, artık mahallelerde, sitelerde de kızlara karşı yoğun baskılar ortaya çıktı, gündelik hayat tarzı tehdit edilmeye başlandı. Örneğin bir genç kız kısa etekle dolaştığı için bir sitenin çöp odasında diri diri yakıldı. Bazı erkekler mahalle ve sitelerin Ali kıran baş keseni olmaya ve insanların nasıl yaşayacaklarına karar vermeye kadar vardırdılar işi. Getto demekten hoşlanılmıyor ama 20 yıldır gettolarda olup-bitenler gizlendi. Biz ve bizim gibi dernekler bu olayları, kadınlara uygulanan şiddeti hükümete açtığımız zaman, dört-beş yıldır bize ‘Aman bu konuları açmayın, göçmenleri gücendirip yaralamayın!’ diyorlardı.”

Kısa etek giyen genç kızı kimin öldürdüğüne dair herhangi bir adres belirtilmemiş… Ancak, bunlar, bazı mahalle ve sitelerde Ali kıran baş kesen olmaya heveslenen gençler olabilir.

Yukarıdaki sözler adı, soyadı, adresi belli, Chirac’ın Laiklik Komisyonu üyesi, Elele Derneği Başkanı Gaye Petek tarafından söylenmiş… Gaye Petek ile bir röportaj yapmak amacı ile buluştuk; söylediklerini ses makineme aldım ve sonra olduğu gibi yazıma aktardım. Yani yaptığım habercilik değil röportajcılık! Türban olayının geçmişi bir-iki yıllık, oysa Gaye Petek 20 yıllık bir getto geçmişinden söz ediyor. Ama İslamcı gazetelerin okuduklarını anlamaktan aciz bazı gazeteci ve muharrirleri metnin “Yalan!” ve “Asparagas” olduğunu yazıyorlar. Amaç dikkatleri bir noktaya çekip yazı dizisinin içerdiği, kapsadığı gerçekleri gözden kaçırmak.

Yarası olan mı gocunur? Yoksa Allah korkusu olmayan Müslümana mı “İslamcı” denir?

Bir Avrupa ülkesinde parlamenter olan bir bayanın “türban”la ilgili tuhaf iddiasını “AB Çatlayabilir” ifadesiyle manşetleştiren bir gazetenin başyazarı da gazetecilik dersi veriyor.

Benim gibi “jakoben” bir “laikçi”, türban dosyası hazırlamak üzere Fransa’ya gönderilmezmiş. Başyazarın bilmesi gerekir ki cumhuriyete, onun varoluş cevherine (raison d’etre) bağlı, Türkiye ve Avrupa’nın yüksek mahkemelerinin kararlarına saygılı olduğum için hem taraflı, hem tarafsızım.

Başyazar Ahmet Taşgetiren’in yaptığı nasıl bir gazeteciliktir ki röportaj dizim sona ermeden, Fransa Müslümanları Yüksek Konseyi Başkanı ve Paris Camii İslam Enstitüsü Rektörü Dr. Dalil Boubakeur ile yaptığım röportaj yayımlanmadan tarafsızlığımdan kuşkuya düşüyor. “5 N, 1 K”ya dahil midir yoksa bu kuşku? Başyazar bile “haber” ile “röportaj”ı karıştırıyor!

Gazeteciliği kendinden menkul, yazarlığı “mektup”la (becerebilirse) sınırlı biri de, bir PKK muhibbini tanık göstererek saldırıya geçiyor. TRT kökenli birinin “haber” ile “röportaj” arasındaki farkı unutmasını neye bağlayıp, neye yorsak acaba?

Ama en tuhafı şu: Bir zamanlar, yani 1970’lerde, beni yeterince Marksist, jakoben ve angaje bulmadıkları için kıyasıya eleştirenler, şimdi Marksist ve jakoben, laik ve Kemalist olduğum iddia ve tahmini ile beni eleştirmekteler. İşte en ağır kararı bu ádemler için veriyorum.

(Hürriyet, 27.12.2003)

***

ZIRVALAMA BEDAVA OLUNCA

Bir haftadır, İslamcı gazetelerin birinci sayfaları başta olmak üzere birçok sayfasını suretlerimle süslemekteyim. Şimdiye kadar birçok yazımı olduğu gibi yayımladıkları, kimilerini “iktibas” ettikleri, bazı yazılarımı yamuklaştırarak alıntı yaptıkları için bana epeyce “telif” borçları birikmişti… Şimdi görüntülerimden dolayı borçlanıyorlar.

Yazılarına bakarak, İslamcı basının muhabir ve muharrirlerinin ekmek parası kazandıkları işi hakkıyla bilmediklerine ve yapmadıklarına karar verdim. “Haber” ile “Röportaj” arasındaki farkı bilmiyorlar, aynı şey sayıyorlar. İslamcı gazetelerin fetva muharrirlerine soruyorum: Para karşılığı bir iş yapan kimsenin, işini iyi yapmaması sebebiyle kazandığı para haram mıdır, değil midir?

Şecereye (soyağacına) pek düşkün olan İslamcı basın şimdiye kadar benim Yahudi ya da Yahudi dönmesi, Sabatayist, Ermeni ya da Ermeni dönmesi olduğumu yazmıştı… Soyağacımı gayet iyi biliyorum, benim için Türk olmak kadar Yahudi olmak da Ermeni olmak da yazgısal ve saygıdeğerdir. Allah kulları arasında tefrik (seçme) yapmazken, İslamcıların Allah’ın kulları arasında ve karşısında ırk ayrımcılığı yapmaları küfür değil midir?

Son birkaç gündür giriştikleri Hürriyet Meydan Muharebesi’nde soy-sopuma pek dokunmuyorlar, ama Marksist, Ateist, Jakoben, Jakoben Kemalist ve Laikçi olduğumu yazmaktalar. Bu sıfatlandırmalar benim kafatasımın içinde düşünen bir insan beyni olduğunu kanıtlar, bir başka şeyi değil. Jakobenliği bir yana bırakalım, elbette ve kuşkusuz Kemalist, Laik ve Marksistim.

Haçlı Seferleri komutanlarından, Ataman İmadettin Zengi’nin Musul valisi Nasireddin Çakır’ın atam olması da bana Kemalist, Laik ve Marksist olmak kadar onur verir.

Çakırlı ya da Çakırlu boyundanım ve atam Nasi­reddin Çakır 1145 yılında iktidar düşkünü şehzade Alparslan tarafından öldürüldü! Peki ne olacak şimdi?

Bu sorunun yanıtını elbette Gaye Petek’in şeceresini (soyağacını) araştıran gazeteci verecek! Bu zatın kendisi de yedi göbek sülalesi de ilgilendirmiyor beni. Ama, “Ertuğrul Özkök, bunca ‘tecrübe’den sonra, böyle bir ‘mandepsi’ye nasıl bastı ve bu ‘asparagası’ nasıl sürmanşete taşıdı bilmiyorum!… Ya Özdemir İnce’ye kandı, ya Gaye Şalom’a!..” cümlesiyle Ertuğrul Özkök’e yağ çeken kafatası uzmanına şunu söyleyeyim: Görevi ben istemedim, görev bana verildi. Ve tatile çıkmamı geciktireceği için bu göreve gönülsüz gittim. Bunun doğru olup-olmadığını “Ertuğrul” diye hitap ederek siftindiği Ertuğrul Özkök’e sorabilir.

İslamcı muharrirleri yeterince iyi tanıyorum: Yazılarını, hamamda türkü çığırır gibi, “Bakın ben laik cumhuriyetçilere nasıl giydiriyorum!” havası vererek, “Bakın Ertuğrul Özkök’e nasıl ‘Ertuğrul’ diyorum” diye kasılarak, birkaç bin okurlarına caka satmak için yazıyorlar.

Ben insana, düşünceye, inanç ve düşünce özgürlüğüne saygılı bir insanım. Sayısı 50’yi geçen telif kitaplarımda bu savımla çelişen bir tek satır yoktur. Bu nedenle, benim ne İslam diniyle, ne Müslümanlarla herhangi bir sorunum olamaz. İslam dinine ve Müslümanlara karşı herhangi bir kumpasın içinde olmadım. Geçmişim, kıskançlar ve rüzgar gülleri dışında, herkeste saygı uyandırır. Ancak, laik cumhuriyete, onun ilkelerine ve onun varoluş cevherine (“Raison d’être”) karşı olan, 1923 yılında kurulan çağdaş ve çağcıl cumhuriyeti yıkıp yerine bir Vehhabi din devleti kurmak isteyen Selefi­yecilere karşı mücadele vermekteyim. Karşımdakiler kuşkusuz bu kadar değil!…

İslamcı için bir tanım önerisi: Kirli iş ve eylemlerini İslam diniyle özleştirerek Müslümanları kandıranlara, içlerinde Allah korkusu olmaksızın Müslüman olduklarını ileri sürenlere İslamcı denir.

 

(Hürriyet, 28.12.2003)

***

GAYE PETEK’E ÖVGÜ

İslamcı gazeteler günlerdir özür dilememi istiyorlar ama ben Gaye Petek’en özür dilemek istiyorum: Hürriyet gazetesi adına iki saatini çaldığım, daha sonra da İslamcı gazetelerin saldırı hedefi olmasına neden olduğum (olduğumuz) için.

Bir kez daha yazıyorum: Gaye Petek bana, “Müslümanlar bana mini etekli kızı yaktılar!” demedi. Mahalle ve sitenin gündelik yaşamını cehenneme çeviren (ki bunların arasında her din ve inançtan, her siyasal görüşten insanlar olabilir) serserilerin, kabadayıların yaktığını söyledi.

Ben de Müslümanların mini etekli kızı yaktıklarını yazmadım.

Bu durumda sonunun manşetten (“Mini etekli kızı yaztılar”) çıktığını ileri sürenler var. Ama manşette de Müslümanların yaktığı yazmıyor.

İçerde kimin yaktığı açıklanıyor. Ama bu yakma olayı ile Müslümanlar arasında herhangi bir ilişki kurmak söz konusu değil.

Vicdansız ve gazetecilik etiğinden yoksun birtakım yaratıklara muhatap olmak zorunda bıraktığım için Gaye Petek’en özür dilerim. Örneğin bunlardan biri, Ahmet Hakan (Sabah, 25 Aralık 2003) vur abalıya yağmasından pay kapmak için bakın neler uyduruyor:

“…[Gaye Petek] Özdemir İnce ve Mine Kırıkka­nat’ın yakın dostu… Ayrıca Özdemir İnce’nin, ‘Müslümanlar bir genç kızı mini etek giydiği için diri diri yaktılar’ diye yazdığı ve yalan olduğu meydana çıkan haberin kaynağı.”

Gaye Petek benim yakın dostum değil, dostum da değil. Ama bu olanlardan sonra bu şansı yitirmiş olabilirim. Geçmişte aynı ortamda bulunmuş ve tanışmış olabiliriz, ama ben anımsamıyorum. Elele Derneği’nin çalışmalarından da 15 Aralık 2003 tarihinden önce haberim bile yoktu. O gün dernek bürosuna gittiğim zaman öğrendim ve yapılan çalışmalara hayran kaldım.

Gazeteciliğin “G”sinden habersiz bu muharrir en küçük bir kuşku ve utanç duymadan Gaye Petek’i yalan söylemekle, beni de bu yalan haberi gazetemde yazmakla suçluyor. Okuduğu Türkçe metni anlamaktan aciz adam!

Ve bunu da galiba İslami hassayiset nam ve hesabına yapıyor.

İşte bu nedenle özür diliyorum Gaye Petek’ten!

İslami hassasiyetle mücehhez (donanmış) bir gazete muharririnden (Hasan Karakaya, Vakit, 23.12.2003) Gaye Petek’in dedesinin sabatayist (aynı çevre benim de Sabatayist olduğumu yazdı), babasının da Marksist olduğunu öğrendim.

Hasan Karakaya, Gaye Petek’in babası Fahri Petek’i, “Türkiye Emekçi ve Köylü Partisi’nde çalışmakla, Na­zim Hikmet’in dostu olmakla, dönemin siyasal ortamı dolayısıyla Fransa’ya kaçmış olmakla suçluyor.

Fahri Petek’in geçmişi suçlanacak değil, tam tersine övülecek, övünülecek bir geçmiş! İslami hassasiyetle mücehhez gazete muharririnin bunu anlaması olanaksız.

Meğer, İslamcı yazarların yazdığı kadar Marksist, komünist ve ateist değilmişim ki Fahri Petek Bey’i ne yakından ne de uzaktan tanıyorum. Ancak, yakın tarihimizle ilgilenen bir yazar olarak, böyle bir geçmişe saygı duyarım.

Ne mutlu ki Gaye Petek’in böyle bir babası var!

Gayi Petek’i överim! Gaye Peteken özür dilerim!

(Hürriyet, 29.12.2003)

***

EL İNSAF!

Okuduğunu anlamaktan aciz birtakım gazeteci-adam bana gazetecilik mesleğini ve mesleğin ilkelerini öğretmeye kalkışıyor. Eski Mersinlilerin dediği gibi, “kal neymiş”, Gaye Petek’in bana anlattıklarını araştırıp başkalarına doğrulatacakmışım… Hadi canım sen de! Gazeteciliğin ilkeleri arasında adı-sanı, kimliği, işi, adresi bilinen, konuştuğu alanda yetkisi kanıtlanmış bir bilirkişinin söylediklerinin gerçekliğini araştırmak diye bir ilke yoktur. Bre âdemler, benim yazdığım metnin konuşan kaynağı belli, kimliği belli! Söylediklerinden neden kuşku duyayım?! Kimliğini gizlememi, adını yazmamamı istemiş olsaydı, işte o zaman kuşku duyar araştırma yapardım!

Benim yaptığım gazetecilik, ama bunların yaptıkları belki mazetecilik bile değil!

Bunların çoğu, ecnebi gazetelerden aktardıkları, “Bir ekonomistin dediğine göre…”, “Adlarının açıklanmasını istemeyen iki ayrılıkçı sığınmacının açıklamalarına göre…” tarzında Türkiye aleyhinde çuvallar dolusu haberler yayınlamıştır utanmadan! Bir de bana gazetecilik ilkesi öğretmeye kalkışıyorlar!

Röportajımın sadece başlığına bakıp yazdılar.

Bunun üç nedeni olabilir, ya Türkçe bilmiyorlar (ki çok muhtemeldir) ya tepeden tırnağa kötü niyetliler ya da cumhuriyete karşı savaş açmış İslamcı fanatikler…
Hele aralarında biri var ki, yazı sanatı sosyolojisi döktüren bir rate, “Karşılaştığı her Fransız’ın, ırkçı ya da dini bütün Katolik olması fark etmez” diyerek kendisinin de bir ırkçı olduğunu itiraf ediyor. Fransızlar neden toptan ırkçı olsun? Bu kadınlar ve benzerleri büyük bir olasılıkla oylarını Le Pen’e verecekler. O iki kadının sözlerini bundan başka hangi nedenle röportajıma almış olabilirim acaba?

Bu muhterem “rate” bile o iki kibar kadının ayrımcı (ırk, din, millet, yerli/yabancı, vb.) olduklarını anlamışsa, röportaj dizim başarıya ulaşmış demektir.

İslam dini ile İslam adına hareket ettiklerini ileri süren şiddet yanlısı Müslümanları özdeşleştiren bir aceminin sözünü bile etmek istemiyorum.

Gerçekleri çarpıtmak için ömür boyu yalan söyleyenler, tanıklığına başvurduğum fotoğrafları yayımlanmış “gerçek” insanları yok sayarak, yalanlar düzdüğümü ileri sürdüler. Onlara göre yazdıklarım külliyen yalandır. Evet ve zaten, onlara göre Afganistan bir İslamcı mezbahası olmamıştır, İslamcı Taliban kasapları bir uydurmadır, İslamcı El Kaide bir seraptır; Cezayir’de İslamcılar sivil halkı kıtır kıtır kesmemiştir; domuz bağcı İslamcı Hizbullah ve İslamcı İBDA-C barışın sınır tanımaz gönüllüleridir; İstanbul’da dört yeri İslamcılar değil Hindu fanatik teröristler bombalamıştır!

Oldu mu şimdi?

Evet, şimdi oldu!

(Hürriyet, 30.12.2003)

***

BİLGELER VE TİLKİ UYRUĞU

Jakoben yani radikal İslamcı basına göre İslamcı bir hükümet laik Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetebilir. Çünkü bu onun en demokratik hakkıdır!

Jakoben yani radikal İslamcı basına göre siyasal İslamcılığı belgelenmiş bir kimse laik Türkiye Cumhuriyeti’nde Başbakanlık Müsteşarı olabilir. Hakkıdır!

Jakoben yani radikal İslamcı basına göre İslamcı hükümet devletin bütün kadrolarını ele geçirebilir, zaten ele geçirmesi cihadın gerek ve şanındandır.

Amma ve lâkin, jakoben laik yazar Özdemir İnce Fransa’ya gidip laiklik ve türban konusunda söyleşi yapıp yazı yazamaz. Çünkü önyargılıdır, tarafsız olamaz. Bu nedenle, Özdemir İnce’ye bu görevi veren Hürriyet gazetesi yöneticileri mesleki bir hata yapmışlardır.

Cumhuriyet ilkeleriyle kavga halinde ve bu ilkeleri yok etmeye kararlı bir parti hükümet olabilir. Aynı ideoloji ile donanmış kişiler devlet yönetiminde en üst makamlara gelebilirler. Ülkenin bazı filozof ve sosyologları türbanı savunmak için bilimin ümüğünü sıkabilirler.

Amma ve lâkin, özgürlüğünü ve bağımsızlığını ömür boyu kanıtlamış bir cumhuriyetçi yazar Fransa Cumhuriyeti’nde olanları ve bu “olanlar”ın demokrasi ile bağdaşımını ‘laik göz’le göremez, çünkü tarafsız değildir.

Gazete yazarının ideolojisi, kişiliği ve tarafsızlığı bir başka yazının konusu. Ama bu yazı bu eksenin dışında yazılmıyor.

Bu pencereden bakınca: jakoben yani radikal İslamcı basının çöl mantığı şaşırtmıyor beni. Beni şaşırtan, bağlantısız, bağımsız olduklarını ileri süren, demokrasi için demokrasi silahşörü, alafranga ve alameriken yazarların bu türden zırvaların kuyruğuna yapışmaları.

Söyleşi dizimin içeriğini, tanıkların sözlerini gözden kaçırmak amacıyla gazetenin manşetini saptırıp konuyu gangrenleştiren İslamcı gazete yazarları, kendilerince kutsal görevlerini yerine getirdiler.

“Demokrat kuzu postuna girmiş İslamcı tilkiler”in hedef kitlesi kendi müşterileri ve Cumhuriyet karşıtlığını demokrasi sanan bazı ruhsal ve zihinsel yaralılardı… Cumhuriyetçi, demokrat ve çağdaş okur kitlesini zaten hesap dışında tutan jakoben İslamcı basın kendi müşterisine fiyaka yapıyordu. Fiyaka yaparken de ne meslek etiğine, ne de özgürce yazma ve özgürce yayınlanma ilkelerine saygı duyuyordu.

Aynı kafadan olan ama cumhuriyetçi ve demokrat basında yazan bir üniversite hocası “Adonis ateist olduğuna göre İslam konusunda yazamaz, düşüncelerini açıklayamaz, Müslümanlara nasihat edemez” buyurduğu zaman, “Böyle bir tedbir neden bizim aklımıza gelmez” diye üzülmelerine karşın, mal bulmuş Mağribi gibi bu faşizan sansür girişiminin üzerine atlamışlardı.

Ateist Adonis, İslam konusunda yorum yapamaz, İslamı yozlaştıran Müslümanları eleştiremez.

Jakoben laik Özdemir İnce, Fransa’ya gidip laiklik ve türban konusunda araştırma ve söyleşi yapamaz.

Bu mantık basında kök salacak zemin bulursa, “laik Müslümanlık” da aralarında olmak üzere her türlü eğilim sansür zincirine bakla bakla eklenir.

Ve “İslam konusunda ancak jakoben İslamcılar düşünce açıklayabilirler”; “Fransa’da laiklik ve türban konusunda ancak jakoben İslamcılar araştırma ve söyleşi yapabilirler!” sınırlama noktasına gelinir.

Durum, kuzu postuna girse de tilkiyi kuyruğundan tanıması gereken, gazetecilik mesleğinin bilgelerinin bilgi ve ilgisine sunulur.

(Hürriyet, 18.0.2004)

***

EVET MİNİ ETEKLİ KIZI YAKTILAR

PARİS’te yaptığım türban ve laiklik konulu söyleşi dizisinin ilk bölümü “Mini Etekli Kızı Diri Diri Yaktılar” başlığıyla 20 Aralık 2003 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanınca basının İslamcı cenahında yer yerinden oynadı. Herhangi bir inceleme yapmadan ve kendi bildikleri bir olaydan (Sohane Benziane olayı) yola çıkarak benim yalan haber yazdığımı ileri sürdüler. Ardından iftiralar, küfürler birbirini izledi ve kocaman bir kitap olacak oyluma erişti.

İslamcı gazeteler, söyleşi yaptığım Gaye Petek’in sözlerini saptırdığımı ileri sürerek beni din düşmanı ilan ettiler.

Bununla da yetinmediler, aleyhime kampanyaya cazgırlık eden bir gazete, bir muhabirini görevlendirerek beni Basın Konseyi’ne şikâyet etti. Söyleşimde (güya) olayın arkasında Müslümanların olduğu varsayımını yaymaya çalışıyormuşum.

Gaye Petek’in anlattığı olayda yakılan kızın adı verilmiyor ama kurban genç kızın ve kızı yakanların Magrip’li (Kuzey Afrikalı) olduğu söyleniyordu.

Şikâyet üzerine, Basın Konseyi savunmamı istedi. Savunmamı yaptım ve savunmama Gaye Petek’le yapmış olduğum söyleşinin ilgili bölümünün teyp bandı ile CD’sini ekledim.

Savunmam iki gerçeğe dayanıyordu:

  1. Şikâyete konu olan metin bir haber olmayıp bir söyleşi metnidir.
  2. Şikâyete konu olan sözleri Gaye Petek söylemiştir. Söylediğini kanıtlayan teyp bandı ve CD, Basın Konseyi’ne sunulmuştur. Gaye Petek Hanım, Fransa Cumhurbaşkanı tarafından kurulan Bernard Stasi komisyonunun üyesidir. Yani resmi bir görevi ve unvanı vardır. Benimle bu resmi kimlik ile konuşmuştur. Bana söyledikleri, Fransa devletinin emniyet ve adalet örgütlerinin bu komisyona verdiği bilgilere dayanmaktadır.

Sonuç olarak benim yazdıklarımın yalan olması olanaksızdır.

Gaye Petek’in söyleyip benim gözlemlerime dayanarak yazdığım yorumların gerçek dayanağı 11 Aralık 2003 tarihli “Commission de reflexion sur l’application du principe de laïcité dans la République – Cumhuriyette Laiklik İlkesinin Uygulanmasına İlişkin Düşünce Komisyonu’nun Cumhurbaşkanı’na Raporu”dur.

Savunmamı okuyan, tanık olarak sunduğum ses kayıtlarını dinleyen Basın Konseyi Yüksek Kurulu, hakkımda yapılan şikâyetin yersiz olduğuna karar verdi. (Basın Konseyi kuralları gereği Hürriyet Gazetesi ve Doğan Medya Grubu yayın organları temsilcisi olan Yüksek Kurul üyeleri oylamaya katılmamıştır.)

Beni Basın Konseyi’ne şikâyet ettiren İslamcı gazetenin 16 Nisan sayısında şöyle bir manşet okudum: “İllegal Basın Konseyi’nden Yalana ONAY!”

Hem cezalandırılmam için bir kurula başvuruyorlar (böylece kurulun yasallığını kabul ediyorlar), istedikleri karar çıkmayınca da aynı kurulu illegal ilan ediyorlar. Hem gülünç, hem zavallı bir tepki! Bununla birlikte kendilerine bir teşekkür borcum var: Kendi kendimi şikâyet edip Basın Konseyi tarafından aklanamazdım ve aşağıdaki uyarıyı yapma olanağına kavuşamazdım: Basın Konseyi’nin kararından sonra, bu konuda yalan haber yazdığımı ileri süren gazete ve ilgili mensuplarını mahkemeye vereceğim.

(Hürriyet, 24.04.2004)

***