“MODERN TÜRKÇE ŞİİR ANTOLOJİSİ” ADI NE ANLAMA GELİYOR?

Bir nişan toplantısına, düğüne (evlenme, sünnet), mevlide davetli olmadan gidemezsiniz. Antolojiler de tıpkı böyledir. Davet işidir. Antolojiyi yapan, derleyen kişi yazarı, şairi davet eder yani antolojisinde yer verir. Nasıl bir nişana, düğüne davet edilmeyince, nişan ve düğün sahibine “Beni ne hakla davet etmezsin?!” diye sorulamayacağı gibi antoloji derleyicine de “Beni neden antolojine almadın!?” diye çıkışılamaz. Çıkışmak zevzeklik olur!

Bir zamanlar Fransa’da Sainte- Beuve (Charles-Augustin Sainte-Beuve ) adlı bir eleştirmen, karısıyla ilişki kurduğu Victor Hugo’yu antolojisine almamıştı. İşe bak: Hem adamın karısını yatağa at hemi de antolojine alma! Ne gam! Sainte- Beuve Fransız edebiyatının önemli bir yazarıdır ama Victor Hugo, Fransa’ya göre, Fransa’nın en büyük ulusal şairidir, mezarı Pantheon’dadır. 

Antoloji derleyicisi şairin şiirleri arasında dilediğini seçebilir, bunlara (keyf ve sorumluluk onun değil mi…) istediği kadar yıldız verebilir ama biyografi yazımında yansız ve tarafsız olmak zorundadır. Bir zamanlar bu konuda Mehmet H.Doğan ile kanlı tartışmalar yapmıştım. (Bak: Mevsimsiz Yazılar, Doğan Kitap)

 O hesap: Ayrıntı Yayınevi, Orhan Kahyaoğlu tarafından hazırlanan ve 1920-2000 yılları arasını kapsayan iki ciltlik, 1358 sayfalık devsel bir şiir antolojisi yayımladı. Adı: MODERN TÜRKÇE ŞİİR ANTOLOJİSİ diye bir tuhaflık olmuş.

Benden izin istediler, verdim. Gerisi antolojinin yapımcısına kaldı. Antolojinin içeriğine (şimdilik) itirazım yok. Derleyici özgürdür!

 Benim itirazım antolojinin “MODERN TÜRKÇE ŞİİR ANTOLOJİSİ” adına. “Modern Türkçe” ne demek?  “Modern” sıfatı “Türkçe”ye mi yoksa “Şiir Antolojisi”ne mi ait? “ÇAGDAŞ TÜRK ŞİİRİ ANTOLOJİSİ” adı varken “MODERN TÜRKÇE ŞİİR ANTOLOJİSİ” adını seçmenin hikmeti ne ola? “Hikmet”i birinci cildin 15 ve 16. sayfalarında öğreniyoruz. Okuyalım:

[“Türkçe Şiir” tanımına gelirsek, bunu biraz açımlamaya ihtiyaç var. Şiir antolojilerin çoğu “Türkçe şiir”den çok “Türk şiiri” terimini kullanıyor. Ancak, bizim için belirleyici olan, modern şiiri yazan şairlerin yalnızca Türkler olmadığının çoktan ayrımına varmamız. Böyle bir ayrıma varmamızda, tabii ki Kürt sorununun, bu halkın otuz yıldır verdiği mücadelenin ve buna koşut olarak geliştirdiği kimlik arayışının payı büyük. Türkiye’de, yani Anadolu ve Rumeli coğrafyasında yaşayan her toplum veya topluluğun Türk olmadığının artık idrak edilmesi gerekiyor. Bugün ve önceki on yıllarda, anadili Türkçe olmayan ama hâkim ideolojinin sonucu Türkçe yazan çok sayıda şair bu antolojide yer alıyor. Biz de bu nedenle, bu türden şairlerin toplumsal kimliklerine duyduğumuz saygının bir sonucu olarak, “Türkçe şiir”in daha anlamlı bir karşılığa denk geldiğini düşünüyoruz.

Bir başka husus da, Türkçenin kutsanan bir dil olarak algılanmaması gerektiğidir.] (S.15-16)

***

Meğer MODERN TÜRKÇE ŞİİR ANTOLOJİSİ adının seçilmesi dilsel ve yazınsal değil siyasalmış. Özellikle Türkçe yazan etnik Kürt şairlerini korumak, hoşnut etmek içinmiş. Şiir antolojisi gibi dilsel ve yazınsal bir ürüne siyasal dürtülerle ayrılıkçı ve kural dışı bir ad vermek saçmalamanın dik âlâsı. Yayınevinin böyle bir ad vereceğini bilseydim, kesinlikle izin vermezdim.

 Aşağıdaki yazıları okuyunca,  2000’li yılların başından bu yana benim TÜRKİYELİ, TÜRKÇE ŞİİR, TÜRKÇE EDEBİYAT gibi saçma, ırkçı ve ayrılıkçı, evrensel törelere aykırı tanımlamalara karşı olduğumu göreceksiniz. Aynı bağlamda başka yazılarımı kitaplarımda, Hürriyet ve Aydınlık arşivlerinde bulabilirsiniz. Bunları antoloji yapımcısı ve derleyici ile yayınevinin bilmeleri ve tepki göstereceğimi tahmin etmeleri gerekirdi.

 Sonuç olarak: Doğru bulmadığım, onaylamadığım “siyasal” bir adla yayınlanan bir antolojide yer almam ahlaki ve  edebi bakımdan bana yaraşmaz, çelişki olur. Bu nedenle antolojinin yeni baskılarından çıkartılmam için Ayrıntı Yayınevine noter vasıtası ile ihtarda bulunacağım.

 ÖZDEMİR İNCE

9 Kasım 2015

 **

 TÜRKÇE SÖZLÜ ARAPÇA ŞARKILI

Filmin afişleriyle bezeli kocaman bir panoyu sırtında taşıyan tellâl sokaklar boyunca bağırırdı: ‘‘Aşkın Gözyaşları, Türkçe sözlü Arapça şarkılı…’’

Türkiyeli tanımlaması damdan düşmeden önce edebiyat dünyasında Türkçe Şiir, Türkçe Edebiyat gibi kavramları kullananlar, genelleşmesi için çaba gösterenler vardı. Bu zorlamalarla edebiyat dünyası güya demokratikleştiriliyordu. Bunların dışında Türkiye Şiiri, Türkiye Edebiyatı deyişlerine de rastladığımız oldu. Böylece, Avrupa Birliği standartlarına uygun olarak Türkiye’nin çok kültürlülüğü vurgulanmış oluyor(du). Vurgulanan ne şu, ne bu! Türkçeyi yazınsal ifade aracı olarak kullanan her yazarın Türk kökenli olmadığına ya da kendini Türk saymadığına dikkat çekilmek isteniyor(du).

Ebediyat ortamı toplumun başka ortamlarına benzemez. Bir devletin vatandaşı olmanın belgesi kimlik ve pasaporttur. Ama bu kimlik belgesi ve pasaport edebiyat ortamında geçmez. Bu ortamda yapıtınızda kullandığınız dil (lisan) geçerlidir; tanımlayan, belirleyen bu dildir.

‘‘Türk’’ sözcüğünü ‘‘ırk’’ göstereni olduğu kaygısıyla ad ve sıfat olarak kullanmak istemeyenlerin içtenliğe inanmıyorum. Tam aksine, üst kimliği reddetmek için seçilenTürkiyeli, Türkiye Şiiri, Türkiye Edebiyatı gibi zorlamalar, etnisite gösterenini aşıp alt kimlikle örtüşen ırkçı bir göstergeye dönüşmekte.

Kulaktan dolma yöntemiyle kendilerine örnek aldıkları francophone (fransızca konuşan) sözcüğünün ne anlama geldiğine dikkat etmeliyiz: Fransız olmayan, (belki) Fransa’da oturmayan ama Fransızca konuşan kimselere frankofon denir. Anadili Fransızca olmayıp Fransızcayı yazınsal dil olarak kullanan yazarların edebiyatı da Fransa’da ‘‘Litterature francophone’’ olarak tanımlanıyor. Bu sınıfa giren yazarlar, genellikle Cezayir, Tunus, Fas gibi eski Fransız sömürgesi çıkışlı ya da Denizötesi Fransız Toprakları’ndan gelen ve anadillerini değil de Fransızcayı edebiyat dili olarak kullanan yazarlar. Bunlara Lübnan ve Vietnam kökenli yazarlar eklenebileceği gibi (varsa) Fransızca yazan Türkler de eklenebilir. Ama Fransa’da doğup büyümüş, bütün eğitimini Fransızca yapmış ve yazın dili olarak Fransız dilini kullanan Bröton, Katalan, Bask, Korsika kökenli yazarlara frankofon yazarlar denmez, ‘‘Fransız yazar’’ denir.

Nereden bakarsak bakalım: Fransa ve Frankofon örneğini Türkiye ve Türkofona çevirmemiz son derece güç. Ancak, bir başka devletin vatandaşı olup Türkiye sınırları dışında yaşayan ve Türkçeyi edebiyat dili olarak kullanan Türk kökenli yazarların edebiyatına Türkofon edebiyat diyebiliriz.

Ama bu sözcüğü, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan ve Türkçeyi yazın dili olarak kullanan ve kendini bir alt kimlikle (Kürt, Rum, Ermeni, Gürcü, Boşnak, Laz, Çerkez, Roman vb.) de tanımlayan yazarlar için kullanamayız.

Canları isterse kendilerini alt kimlikleriyle tanımlayabilirler ama yapıtlarını yazdıkları dilin edebiyatı ve o edebiyatın adı (Türk Edebiyatı) kendileri istemese de onları da kapsar. Eğer alt kimlikleri kendileri için çok önemliyse o zaman o alt kimliğin diliyle yazarlar.

Örneğin Ermeni dilinin yaşayan en büyük şairlerinden olan değerli dostum Zahrad (Zareh Yaldızcıyan) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak İstanbul’da yaşamakta, şiirlerini Ermenice yazmakta ve bütün dünyada Ermeni şair olarak tanınmaktadır. Zahrad’ın Ermeniliği etnisitesinden değil kullandığı dilden kaynaklanmaktadır. Türkçe yazsaydı Ermeni kökenine karşın Türk edebiyatının içinde yer alırdı.

Bir başka çarpıcı örnek: William Saroyan kimdir, Amerikan yazarı mıdır yoksa Ermeni yazar mıdır, yoksa Ermeni asıllı Amerikan yazarı mıdır? Saroyan’a sonuncu tanım uyar.

Dikkat! Türkiye Edebiyatı, Türkçe Edebiyat, Türkçe Şiir gibi tanımlamalar kullanmak edebiyatın dille ilişkisinin reddi anlamına gelir. Kimsenin paşa gönlü için ne dilin doğası ne de uluslararası kural ve töreler zorlanır. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlık numarasına sahip birini Türkiyeli olarak tanımlamak hem dil bilincinden hem de ulusal bilinçten yoksunluğun göstergesidir.

(Hürriyet, 14 Eylül 2003, 10 Ekim 2003)

***

TÜRKÇE YAZAN  KÜRT ŞAİRLER

Kürt kökenli büyük şair Ahmet Arif ile yarım Kürt Yaşar Kemal’in Türkçe yazmaktan başka seçenekleri yoktu. Ama ikisinden de, özellikle de Ahmet Arif’ten “Ah keşke Kürtçe yazsaydım” hayıflanmasını okumadım, duymadım.

Asıl yazıma geçmeden iki soru soracağım: Osmanlı nasıl oldu da Yunancanın, Sırpçanın, Bulgarcanın, Romencenin, Süryanicenin ve Arapçanın dil, yazı ve edebiyat olarak gelişmesine engel olamadı da sadece Kürtçenin gelişmesine engel oldu?

Osmanlı’nın bu konuda hiçbir sorumluluğu yoksa bütün suç Türkiye Cumhuriyeti’nin mi?

Kürtçenin bulunduğu durumda(n) Kürtlerin ve Kürtçenin hiçbir sorumluluğu yok mu?

Türkçe yazan ya da yazmak zorunda kalan genç Kürt şairlerin kendilerini konumlandırma sorunları var. Kürtçe yayın yasağı kalktığı için, Kürtçe öğrenme özgürlüğü ürünlerini vermeye başlayınca sorunları daha da artacak: Yazma ve yazın dili olarak bir seçim yapmak zorunda kalacaklar: Türkçe mi, Kürtçe mi? Şimdiye kadar neredeyse böyle bir sorunları yoktu.

Yasakmeyve adlı iki aylık şiir dergisinin 6.sayısında (ocak-şubat 2004) “Doğudan Zuhur Eden Şiirler” başlıklı Türkçe yazan Kürt şairler dosyası var. Sezai Sarıoğlu, Mehmet Butakın ve Metin Kaygalak adlı şairler, haklı olarak, kendilerini tanımlamak ve gelecekle ilgili bir etkinlik programı yapmak istiyorlar.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan ve Türkçe yazan Kürt kökenli şairler “Türk şairi” olarak tanımlanmalarını, Türk dilini kullanarak yazdıkları şiirin “Türk şiiri” sıfatıyla betimlenmesini istemiyorlar. Türkçe yazan ve kendilerini “Türk şair” olarak tanımlayan şairlerden ayrılmak için türlü yollara başvuruyorlar. Anlaşılan “Türk” sıfatıyla sorunları var. Oysa bu bağlamdaki “Türk” sıfatının etnisiteyle, ırkla, soyla hiçbir ilişkisi yok. “Türk” dilsel bağlamda vatandaşlık bağını ve yazı dili olarak Türkçe’yi işaret ediyor.

Türkçe yazan Kürt kökenli şairler “Türk şiiri” dememek için “Türkçe Şiir”i kullanmayı yeğliyorlar. Bu yöntemin doğru olup olmadığını anlamaları için benim yöntemimi uygulasınlar, “Türkçe Şiir”i İngilizce ve Fransızcaya çevirsinler. Bakın ne oluyor: “Poetry in Turkish” ve “Poésie en turc” ya da “Poème en turc”… Bunların Türkçe anlamı şudur: Türkçeye aktarılmış, yani çevrilmiş şiir. Oysa kendileri Türkçe yazıyorlar…

Demek ki Türkçe yazan Kürt kökenli şairler “Türkçe şiir” önlem ve yöntemiyle kendilerini tanımlayamayacaklar.

Yabancılar, örneğin İngiliz ve Fransızlar, şairlerin etnik kökenleri ne olursa olsun Türk diliyle yazılmış şiirleri “Turkish poetry” ve “Poésie turque”, yani “Türk şiiri” olarak tanımlarlar, tanımlayacaklar. Metin Kaygalak ve Mehmet Butakın söz konusu olduğu zaman da, kendilerini Kürt olarak tanımladıkları için, “Kürt kökenli Türk şairi” tanımını kullanırlar. Bu tanımdaki “Türk” söz konusu şairlerin TC ile vatandaşlık ilişkileri işaret etmektedir.

Dosyaya katkıda bulunan yazar ve şairler Kürt kökenli şair ve yazarların durumunun tartışılmasını istiyorlar. Ancak tartışmanın yapılabilmesi için kavramların ortak olması ve yanlış kullanılmaması gerekiyor.

Örneğin Sarıoğlu, Kaygalak ve Butakın’ın yaptıkları gibi “Literatürel” gibi sözcükler uydurarak İngilizce ve Fransızcaya katkıda bulunmamak ve “verili, diyalektik, nesnel karşılık, nesnel mütekabiliyet, mistik, Kemalizm, üniter, vb.” gibi sözcük-kavramları adını andığım üçlü gibi kesinlikle yanlış kullanmamak gerekiyor.

Ve bir itiraz: Türkçe “Efendi’nin dili” değildir! Böyle bir tanım hem dilsel-yazınsal, hem de politik olarak yanlıştır.

(Hürriyet, 26 Mart 2004)

***

“BURADA GÜN IŞIĞI TÜRK”

Azer’i tanıdığımda TRT Çoksesli Korosu’nda baritondu. Harika bir sesi vardı. DTCF Rus Filolojisi’ni bitirmişti. O yıllarda bu Sovyet casusu olmak demekti MİT’e göre. Ama özerk ve özgür döneminde TRT, Azer’e iş vermişti. Mutluydu Azer.

12 Mart, Azer’in ailesini dağıttı, işini elinden aldı, bir yere memur olarak sürdü. Bundan sonrası dikiş söküğü gibidir: Ankara’da TASS Ajansı’nda çevirmenlik. Galiba orada da rahat vermediler. Bir gün, ‘Ben mekân değiştirmek istiyorum ağabey, İstanbul’a gitmek istiyorum’ dedi. Kendisine birkaç yayıncı, birkaç reklamcı arkadaşın ad ve adreslerini verdim. Reklamcılık mutlu etmedi Azer’i. Doğduğu köye, Korucuk’a çekildi. Orda güzel şiirler yazdı ve öldü.

Kuşakdaşları çok güzel yazılar yazdılar ardından. Mehmet Taner, Haydar Ergülen.

Daha genç kuşaktan bir başka şair, Kadir Aydemir Şiir Ülkesi Dergisi’nde Azer Yaran için bir özel dosya hazırlıyormuş, benden de yazı istedi.

Kadir Aydemir’in iletisinin geldiği gün, şair Yılmaz Odabaşı’ndan bir ileti aldım. Otuz kadar şair ve yazara gönderilmiş. Şöyle diyor:

‘Son Çeyrek Yüzyıl Şiir Antolojisi’ni hazırlarken, Azer Yaran için aldığım notlar arasında bir şiir kitabının adının ‘Burada Gün Işığı Türk’ olması beni düşündürmüş, hatta rahatsız etmişti. Bir uyruğu gün ışığına bile mal etmek, bir şaire yakışır bir durum olmasa gerekti. Gün ışığı, kendini bütün dünyaya pasaport, uyruk sormadan bütün insanlık için sunardı oysa… Bu yüzden gün ışığının, yıldızların Türklüğünden kuşkuya düştüğüm için, kendisini bilerek, isteyerek Son Çeyrek Yüzyıl Şiir Antolojisi’ne almadım.’

Tercümesini yapacak olursak, Yılmaz Odabaşı, Azer’in kitabının adını Türkçü ve ırkçı bulduğu için antolojisine almamış. Yanılıyor. Azer Yaran ‘Gün Işığı ‘Burada’ Türk’tür’ diyor. ‘Gün ışığı her yerde Türk’tür’, ‘Gün ışığı Türk’tür’ demiyor. Azer’e göre gün ışığı Fatsa’nın Korucuk Köyü’nde Türk’müş. Şiir dilinde ışık ‘her yerde’ Türk olabilir!

Çağdaş şiirin temel oluşturucuları imge ve metafordur. Azer Yaran kitabının adında imge ve metafor sanatına başvuruyor. Kuşkusuz, ‘Türk’ dememek için ‘Türkiyeli’, ‘Türkçe Şiir’ gibi keramete kıç attıran bulgular yapan zihniyetin Azer’in sanatını anlaması mümkün değildir.

Arap şairleri, ‘Kürtçe şarkı söyler Fırat’ın suları dağlarda, Arapça yankı verir buna Dicle ovada’ diyor.

Ben, ‘Hiçbir kadın bunca acı vermemiştir bana; çınar kadar Türk bu dağlı kadınlar kadar’ (Bütün Şiirlerim, Birinci Kitap, S.348) diyorum.

Irkçı suçlaması çift ağızlı bıçaktır, bumerangdır. Ne yapacağı belli olmaz!

(Hürriyet, 31 Ekim 2005)

***

CEMAL SÜREYA’NIN KÜRTLÜĞÜ

Doğu Perinçek, Aydınlık’ın 26 Mayıs 2013 tarihli sayısında “Cemal Süreya’ya ilişkin yanlış bilinenler” adlı ilginç bir yazı yayınladı. Şu anda Cemal Süreya konusunda konuşacak ve yazı yazacak konumda olan biri olduğum için bu yazıyı yazıyorum. Cemal Süreya hakkında ancak birkaç kişi söz alabilir: Muzaffer Erdost, Ülkü Tamer, Vecihi Timuroğlu, Ahmet Say, Günel Altındaş… Şairler ve yazarlar sözlüğüne baktım. Cemal’i yakından tanıyanların çoğu ölmüş. Ölmüşler arasında Muzaffer Buyrukçu da var ki, anı ve tanıklık kitaplarında Cemal hakkında yazdıkları en azından 400 sayfayı bulur.

Cemal Süreya ile 1957 yılında “Pazar Postası” dergisinde Muzaffer Erdost’un odasında tanıştım. Ankara’da Tavukçu meyhanesinde, İstanbul’da Gazeteciler Cemiyeti’de, Cemal Süreya, Muzaffer Buyrukçu (Arnavut Mareşali) ve bendeniz içki içerdik.  Muzo ve ben Cemal’in sırdaşıydık. İkisi de evimde ağırladığım ender insanlardandır.

Doğu Perinçek, Cemal’i yakından tanıması olanaksız birinin, onun “Aydınlık”çı ve “2000’e Doğru”cu olmadığını yazmasına haklı olarak içerlemiş. Şimdi yazacaklarımı Doğu da herkes de ilk kez duyacak:

Gazeteciler Cemiyeti’nin üst katındaki masada başlangıçta ikimiz olurduk. Saat 13’e doğru “2000’e Doğru”dan bir genç kız gelir elindeki zarfı Cemal’e verirdi. Zarfın içinde telif ücreti olurdu. Cemal’in en mutlu anlarıydı. İlk kez fark ettiğimde,  gözümle “Nedir?” diye sormuştum. Cemal, kulağıma eğilmiş ve “Telif ücretim!” demişti, “Kendimi şair ve yazar hissettiğim en mutlu an!” Bir de Charles Boyer’ye benzediğini söyledim zaman mutlu olurdu.

Cemal’in Kürtlüğüne gelince: Bir Kürtçü gibi  Kürtlükten söz ettiğini hiç duymadım. Bazen muhacirlikten ve üvey annesinden, kız kardeşinden söz ederdi. Bu konuda, yukarıda adını verdiğim arkadaşlarımızın tanıklığına güvenilebilir. Bir de Muzaffer Buyrukçu’nun anı-tanıklıklarına. O metinlerde Türk edebiyatının bir kuşağı yer alır.

Yaşar Kemal son yıllarda ana-babasının Kürt olduğunu söylüyor. Ama buna karşın o Türk yazarıdır. Çünkü her kim ki Türkçe yazar “Türk” yazarıdır. Bir yazarın, bir şairin ülkesi, bayrağı, soyu ve sopu, ırkı, ulusu, milleti, aşireti yazdığı dildir.  Gerisi palavradır! Ben Türk olduğumu sanıyorum. Ama bir DNA testi yaptırsam, belki sadece yüzde on oranında Türk olduğum sonucu çıkar.

2003 yılında da Kürt kökenli olan ama Türkçe yazan genç şairler epeyce gevezelik yapmışlardı. O zaman Hürriyet (14.09.2003,10.10.2003)  gazetesinde  aşağıdaki yazıyı yayınlamıştım. Türkiyeli tanımlaması damdan düşmeden önce edebiyat dünyasında Türkçe Şiir, Türkçe Edebiyat gibi kavramları kullananlar, genelleşmesi için çaba gösterenler vardı. Bu zorlamalarla edebiyat dünyası güya demokratikleştiriliyordu. Bunların dışında Türkiye Şiiri, Türkiye Edebiyatı deyişlerine de rastladığımız oldu. Böylece, Avrupa Birliği standartlarına uygun olarak Türkiye’nin çok kültürlülüğü vurgulanmış oluyor(du). Vurgulanan ne şu, ne bu! Türkçeyi yazınsal ifade aracı olarak kullanan her yazarın Türk kökenli olmadığına ya da kendini Türk saymadığına dikkat çekilmek isteniyor(du).

Ebediyat ortamı toplumun başka ortamlarına benzemez. Bir devletin vatandaşı olmanın belgesi kimlik ve pasaporttur. Ama bu kimlik belgesi ve pasaport edebiyat ortamında geçmez. Bu ortamda yapıtınızda kullandığınız dil (lisan) geçerlidir; tanımlayan, belirleyen bu dildir.

“Türk” sözcüğünü “ırk” göstereni olduğu kaygısıyla ad ve sıfat olarak kullanmak istemeyenlerin içtenliğe inanmıyorum. Tam aksine, üst kimliği reddetmek için seçilen Türkiyeli, Türkiye Şiiri, Türkiye Edebiyatı gibi zorlamalar, etnisite gösterenini aşıp alt kimlikle örtüşen ırkçı bir göstergeye dönüşmekte.
Kulaktan dolma yöntemiyle kendilerine örnek aldıkları francophone (fransızca konuşan) sözcüğünün ne anlama geldiğine dikkat etmeliyiz: Fransız olmayan, (belki) Fransa’da oturmayan ama Fransızca konuşan kimselere frankofon denir. Anadili Fransızca olmayıp Fransızcayı yazınsal dil olarak kullanan yazarların edebiyatı da Fransa’da “Littérature francophone” olarak tanımlanıyor. Bu sınıfa giren yazarlar, genellikle Cezayir, Tunus, Fas gibi eski Fransız sömürgesi çıkışlı ya da Denizötesi Fransız Toprakları’ndan gelen ve anadillerini değil de Fransızcayı edebiyat dili olarak kullanan yazarlar. Bunlara Lübnan ve Vietnam kökenli yazarlar eklenebileceği gibi (varsa) Fransızca yazan Türkler de eklenebilir. Ama Fransa’da doğup büyümüş, bütün eğitimini Fransızca yapmış ve yazın dili olarak Fransız dilini kullanan Bröton, Katalan, Bask, Korsika kökenli yazarlara frankofon yazarlar denmez, “Fransız yazar” denir.
Nereden bakarsak bakalım: Fransa ve Frankofon örneğini Türkiye ve Türkofona çevirmemiz son derece güç. Ancak, bir başka devletin vatandaşı olup Türkiye sınırları dışında yaşayan ve Türkçeyi edebiyat dili olarak kullanan yazarların edebiyatına Türkofon edebiyat diyebiliriz.
Ama bu sözcüğü, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan ve Türkçeyi yazın dili olarak kullanan ve kendini bir alt kimlikle (Kürt, Rum, Ermeni, Gürcü, Boşnak, Laz, Çerkez, Roman,vb.) de tanımlayan yazarlar için kullanamayız.
Örneğin Ermeni dilinin yaşayan en büyük şairlerinden olan değerli dostum Zahrad (Zareh Yaldızcıyan) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak İstanbul’da yaşamakta, şiirlerini Ermenice yazmakta ve bütün dünyada Ermeni şair olarak tanınmaktadır. Zahrad’ın Ermeniliği etnisitesinden değil kullandığı dilden kaynaklanmaktadır. Türkçe yazsaydı Ermeni kökenine karşın Türk edebiyatının içinde yer alırdı.

(AYDINLIK, 12 TEMMUZ 2013)

***

 “TÜRKÇE SÖZLÜ ARAPÇA ŞARKILI” MI OLSUN?

13 Kasım 2013 akşamı bir televizyonda Mümtaz Soysal ile Baskın Oran’ı bir tartışma programında gördüm. Baskın Oran, gene “Türk olmayanları incitmemek, kafalarını attırmamak için”,  Türk sözcüğü yerine  Türkiyeli sözcüğünün kullanılması gerektiğini tekrarlayıp duruyordu. Bu konuda kendisiyle “36 Kısım Tekmili Birden” tartışmıştık. Baskın Oran’ı bu konuda ikna edemezsiniz, çünkü söyleyecek başka bir sözü yok.

Mümtaz Soysal hocamız amma da değişmiş, dağların kartalı beyaz bir güvercine dönüşmüş. Baskın Oran otuz yıl önce eline geçecekti ki… Öğrencisinin saplantılı huyunu bildiği için idare etti.

Baskın Oran’ın monoloğunu dinlerken aklıma biraz sonra okuyacağınız, “Türkçe Sözlü Arapça Şarkılı” (Hürriyet, 10.10.2003) başlıklı yazım geldi. Okuyalım. Yer kalırsa altına bir şeyler eklerim.

 [1950’lerde özellikle açık hava sinemalarında Yusuf Vehbi, Abdülvehab, Behiyye Şıkşık, Tahiyye Karyoka gibi  oyuncu-şarkıcı ve dansçıların başrollerini oynadığı Mısır filmleri gösterilirdi. Filmin afişleriyle bezeli kocaman bir panoyu sırtında taşıyan tellâl sokaklar boyunca bağırırdı: “Aşkın Gözyaşları ! Türkçe sözlü Arapça şarkılı…”

 “Türkiyeli” tanımlaması damdan düşmeden önce edebiyat dünyasında Türkçe Şiir, Türkçe edebiyat gibi kavramları kullananlar, genelleşmesi için çaba gösterenler vardı. Bu zorlamalarla edebiyat dünyası güya demokratikleştiriliyordu. Bunların dışında Türkiye Şiiri, Türkiye Edebiyatı deyişlerine de rastladığımız oldu. Böylece, Avrupa Birliği standartlarına uygun olarak Türkiye’nin çok kültürlülüğü vurgulanmış oluyor(du).  Vurgulanan ne şu ne bu! Türkçeyi  yazınsal ifade aracı olarak kullanan her yazarın Türk kökenli olmadığına ya da kendini Türk saymadığına dikkat çekilmek isteniyor(du).

Edebiyat ortamı toplumun başka ortamlarına benzemez. Bir devletin vatandaşı olmanın belgesi kimlik ve pasaporttur. Ama bu kimlik belgesi ve pasaport edebiyat ortamında geçmez. Bu ortamda yapıtınızda kullandığınız dil (lisan) geçerlidir; tanımlayan, belirleyen bu kimliktir.

“Türk” sözcüğünü “ırk” göstereni olduğu kaygısıyla ad ve sıfat olarak kullanmak istemeyenlerin içtenliğine inanmıyorum. Tam aksine üst kimliği reddetmek için seçilen Türkiyeli, Türkiye Şiiri, Türkiye Edebiyatı gibi zorlamalar, etnisite gösterenini aşıp alt kimlikle örtüşen ırkçı bir göstergeye dönüşmekte.

Kulaktan dolma yöntemiyle kendilerine örnek aldıkları “francophone” (Fransızca konuşan) sözcüğünün ne anlama geldiğine dikkat etmeliyiz: “Fransız olmayan, (belki) Fransa’da oturmayan ama Fransızca konuşan (yazan) kimselere frankofon denir. Anadili Fransızca olmayıp Fransızcayı yazınsal dil olarak kullanan yazarların edebiyatı da Fransa’da “Littérature francophone” olarak tanımlanıyor. Bu sınıfa giren yazarlar, genellikle Cezayir, Tunus, Fas gibi eski Fransız sömürgesi çıkışlı ya da Denizötesi Fransız Toprakları’ndan gelen ve anadillerini değil de Fransızcayı edebiyat dili olarak kullanan yazarlar. Bunlara Lübnan ve Vietnam kökenli yazarlar eklenebileceği gibi (varsa) Fransızca yazan  Türkler de eklenebilir. Ama Fransa’da doğup büyümüş, bütün eğitimini Fransızca yapmış ve yazın dili olarak Fransız dilini kullanan Bröton, Katalan, Bask, Korsika kökenli yazarlara frankofon yazarlar denemez, “Fransız yazar” denir.

Nereden bakarsak bakalım: Fransa ve Frankofon örneğini, Türkiye ve Türkofona çevirmemiz son derece güç. Ancak, bir başka devletin vatandaşı olup Türkiye sınırları dışında yaşayan ve Türkçeyi edebiyat dili olarak kullanan Türk kökenli (dilli) yazarların edebiyatına Türkofon edebiyat diyebiliriz.

Ama bu sözcüğü, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan ve Türkçeyi yazın dili olarak kullanan ve kendini bir alt kimlikle (Yahudi, Kürt, Ermeni, Gürcü, Boşnak, Çerkez…) de tanımlayan yazarla için kullanamayız.

Canları isterse kendilerini alt kimlikleriyle tanımlayabilirler ama yapıtlarını yazdıkları dilin edebiyatı ve o edebiyatın adı (Türk Edebiyatı) kendileri istemese de onları da kapsar. Eğer alt kimlikleri kendileri için çok önemliyse o zaman o alt kimliğin diliyle yazarlar.

Örneğin Ermeni dilinin yaşayan en büyük şairlerinden olan değerli dostum Zahrad (Zareh Yıldızcıyan) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak İstanbul’da yaşamakta, şiirlerini Ermenice yazmakta ve bütün dünyada Ermeni şair olarak tanınmaktadır. Zahrad’ın Ermeniliği etnisitesinden değil kullandığı dilden kaynaklanmaktadır. Türkçe yazsaydı, Ermeni kökenine karşın Türk edebiyatının içinde yer alırdı. (Ki böyle yazarlarımız var).

Bir başka çarpıcı örnek: William Saroyan kimdir, Amerikan yazarı mıdır yoksa Ermeni yazar mıdır, yoksa Ermeni asıllı Amerikan yazar mıdır? Saroyan’a sonuncu tanım uyar.

Dikkat!Türkiye Edebiyatı, Türkçe Edebiyat, Türkçe Şiir gibi tanımlar kullanmak edebiyatın dille ilişkisinin reddi anlamına gelir. Kimsenin paşa gönlü için ne dilin doğası ne de uluslar arası kural ve töreler zorlanır. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlık numarasına sahip birini Türkiyeli olarak tanımlamak hem dil bilincinden hem de ulusal bilinçten yoksunluğun göstergesidir.”]

 Bu yazının yayınlanmasının üzerinden on yıl geçti. Birkaç şaşkın yayınevi, şair ve yazar dışında “Türkçe Şiir”, “Türkçe Edebiyat” gibi zıpırlıkları kullanan yok. Kimse kimseyi Türkçe yazmak için zorlamıyor. Türkçeyi yazı dili olarak kullanan kimse bu dile ve dilin vatanına nankörlük ve saygısızlık  etmemeli.

Edebiyat için dil ne ise vatandaşlar için kimlik numarası ve pasaport odur. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan Türkler, kimliğine ve pasaportuna sahip oldukları ülkenin vatandaşı olarak,  Fransız, Alman, Amerikan ve İspanyol’dur. TC vatandaşı olanlar da kökenleri ne olursa olsun Türk’tür.

Hiç kimse “Türkiyeli” sıfatını resmi metinlere geçirtemez: “Türk” sıfatından kimseyi mahrum etmeye kalkışamaz. Canı istiyorsa kendi kendine ya da sorulduğu zaman “Türkiyeli” olduğunu söylesin. Ama buna karşın pasaportunda “Turkish” ya da “Turc, Turque” yazıyor olacaktır.

“Baskın Oran, kuru deriden bal çıkarmaya devam aslanım!” diyeceğim ama ondan daha çılgınları da var: Orhan Miroğlu, TC kimliğine kendisinin “Kürt” olduğunun mutlaka yazılmasını istiyor. Bu gidişle, başına türban gibi bir Kürt simgesi geçirirse kimse şaşırmasın.

(AYDINLIK, 25 KASIM 2013)