NAYLON DEMOKRATLAR

Çoğu 68 kuşağından olan ve 12 mart, 12 eylül darbelerinden geçerken bukalemun gibi renk, yılan gibi deri değiştiren insanları 1980’lerin başından itibaren “Ana Rahmine Haklı Düşenler” olarak tanımlamıştım. O sıralar bunların yanına yaklaşmak mümkün değildi. Kimi Lenin, kimi Krupskaya, kimi Rosa Luxembourg, kimi Mao olmuştu, olacaktı.
Sonra bir şeyler oldu ve değişmeye başladılar. Belki daha önce de haklarında yazmış olabilirim ama kitaplarımda bulabildiğim ilk yazı “The New Ottomans Co.” Hürriyet Gösteri dergisinin Mart 1993 sayısında yayımlanmış. Aynı yazı “Dinozorca” (Telos Yayıncılık, 1993 ) adlı kitabımda yer almış. En son yayımlandığı yer, üç kitaptan oluşan “Mahşerin Üç Kitabı” (Doğan Kitap, 2005, S.170).
On yedi yıl aradan sonra, yazının giriş bölümünü ilginize sunuyorum:
***
[“Son yirmi-yirmi beş yılda birlikte yaşamak zorunda kaldığımız kimi insanlar için, ‘Ana rahmine haklı olarak düşmüş, hep haklı olmak için doğmuşlar!’ diye bir tanımlamam vardır. Yıllar önce bir yazımda bunun benzeri bir tanımlamayı kullandığımı da anımsıyorum. Bir zamanlar Kemalistin hası, Marksistin hası, Maocunun hası, Filistincinin hası, Humeyni sempatizanlarının hası onlardı, ardından en hakiki liberal oldular, yeni dünya düzenini en çabuk onlar kavradılar. Eski yol arkadaşlarına ‘Hâlâ aynı yerde mi otluyorsunuz?’ gibilerinden, tepeden sorular sormaya başladılar ve ANAP’ın erdemini keşfettiler. Özal’ın kişiliğinde XXI. yüzyılın dâhi politikacısını görmeye başladılar. Şimdilerde ‘Yeni Osmanlıcılık’a takılıyorlar, asıllarına rücu etmek ve geçmişle, tarihle barışmak istiyorlar. Aşırı soldan saltanatçılığa giden o uzun ve trajik yolu kısaltıverdiler.] ***
Zaman zaman Yeni Mürteciler, zaman zaman Naylon Demokratlar olarak tanımladığım İkinci Cumhuriyetçiler’den söz ediyorum. Her biri yapılacak devrimden bir şey, bir mansıp, bir rütbe, bir has ya da zeamet, beylik ve beylerbeylikleri bekliyorlardı. Ortalıkta “dünyayı ben yarattım” gibilerden dolaşırlardı. Sanki koltukaltlarında bir karpuz vardı.
Marx ve Engels’in kuramına katkıda bulunurlar, Lenin’in strateji ve taktiklerini düzeltirlerdi.
Şimdi de aynı şeyleri yapıyorlar : Anayasa’nın ve özel yasalarının gereklerini getiren Anayasa, Danıştay ve Yargıtay’ın yüksek yargıçlarını hukuk darbesi yapmakla suçluyorlar.
Saçları sakalları ağardı. Akademisyen olanları profesörcü oldular. Ama hiçbirinin dünyadaki meslektaşlarına referans olan tek bir kitabı yok, makaleleri bile yok. Ama uluslararası toplantılara giderler, güya bildiri sunarlar. Bu bildirilerin tamamı Türkiye üzerinedir. Ev sahiplerinin kendilerinden bekledikleri gammazlığı yaparlar.
Dünyanın hiçbir yerinde bilimsel bir saygınlıkları yoktur. Uşaklık ederler, mandacılık ederler.
Öldüklerinin ertesi günü unutulacaklar ! Sevinebilirler, çünkü hiçbir geçmişleri olmayacak. Sanki hiç doğmamış gibi ! Şimdi bana “Kim bunlar?” diye soracaksınız. Vallahi birinin adını versem ötekinin gönlü kalır!