NE VAR NE YOK

OI_YeniYaziBannerSquareBlue

 

Paris, 27 Kasım 2009

Efendim, arz edeyim!

“Kırlangıcın Okuma Uçuşu” on ikinci yazıyla tamam­landı. Hürriyet gazetesinde yazdığım kültür ve sanat çevreli yazıların eklenmesiyle bir kitap oldu. Yakında Kırlangıcın Okuma Uçuşu ve Öteki Yazılar adıyla kitap olarak yayınla­nacak (henüz yayımlanmadı).

Yeni yazıların üst başlığı artık “Ne Var Ne Yok?” Sahi ne var ne yok?

Şu anda bu yazıyı yazarken Paris’teyim. Günlerden 28 Kasım ve cumartesi. (Ve pazar olacak. Oldu.)

1965-1966’da bütün Paris benimdi, benim çiftliğimdi. Kuzeyden güneye, doğudan batıya, gece ve gündüz bütün Paris’i yaya dolaşırdım. Bütün sokaklarını, bütün alanları­nı. Kiminden geçer, kiminde durur, eğleşir ve eğlenirdim. Paris’i tepe tepe kullanırdım. Paris üzerine hiç şiir ve yazı yazmadım. Paris’i anlatan tek bir yazı yazdım o da ısmar­lama (Özdemir İnce, Gördüğünü Kitaba Yaz, Doğan Kitap, 2002, s. 13.). Paris’i yazmadım ama bu kent benim için her zaman bir yazı odası, yazı masası oldu.

Pasaport verilmediği için 1966 ile 1975 arasında Paris’e gelemedim (gidemedim). Zaten hiçbir yere gidemiyordum. Ben Paris’e gitmem, Paris’e gelirim.

Şu anda Raspail Bulvan’ndaki Raspail Oteli’ndeyim. 37 numarada. Odanın adı: Paul Gaugin. Bütün odalara bir ressamın adı verilmiştir. O yıllar Jolivet Sokağı’nda Hôtel du Parc’ta, Delambre Sokağı’ndaki Hôtel des Bains’de oturur-yaşarken, Raspail Bulvarı’ndaki Le Gymnase kahve­sinde oturup Hôtel Raspail’a uzun uzun bakardım. Benim otellerden iki yıldız yukardaydı. Benimkiler tek yıldızlıydı. Bu otelin bir gün Paris’teki evim olacağını hiç düşünmedim. Şimdi yılda birkaç kez bu otele gelip adını verdiğim odaya kapanıyorum. Neden?

 

DESTEK YAYINLARI
DESTEK YAYINLARI

Bir gün, yeniden bir yıl bu kentte yaşadığım 1986’da bir gün, Rennes Sokağı’nda, Saint Germain’den Montparnasse’a doğru yürüyordum. Birden vitrinlere, binalara, insanlara bakmadığımı fark ettim. Yüreğim cız etti. Paris’le yüz göz olduğumun üzülerek farkına vardım. Sanki bir Parisli gibi evimden işime gidiyordum. Paris artık tamamen benim ol­muştu. Bu kaynaşma beni yaraladı. Çünkü hep Paris’te bir yabancı olarak kalmayı, bir yabancı olarak yaşamayı iste­miştim. Bu dönem ne yazık ki sona ermişti.

NE VAR NE YOK (Arka Kapak)

O zaman Paris karşısında geri çekilmeye başladım. Her yıl giderek bir parselini yitirir oldum.

Önce sağ kıyıdan geri çekildim. Zorda kalmadıkça, ge­rekmedikçe o yakaya gitmez oldum!

Sonra Quartier Latin’den ayağım kesildi. PUF kitapçı­sına bile gitmez oldum. Birkaç yıldır Panthéon taraflarına gidip, arkasını dolaşarak dünyada en çok sevdiğim alan olan Contrescarpe’taki kahvelerde bile oturmaz oldum. L’Arbre Voyageur (Gezgin Ağaç) kitapçısına bile gitmiyorum, Deni­se Roques orayı satalı. Demek ki Mouffetard Sokağı’ndan da geçmiyorum.

Birkaç yıl önce köpek gibi siyerek Montparnasse’ta alan işaretlerimi koydum. Ama bir süre sonra fark ettim ki ege­menlik alanımın tamamını kullanmıyorum. Dôme ve Coupole kahvelerine adım atmıyorum. Ama kahvenin yanındaki Dôme tütüncüsüne günde en az bir kez uğruyor, pipolara, pipo tütünlerine, purolara bakıyorum. Kokuyu içime çeki­yorum. Dükkânın yeni patronu Vietnamlı ile mahallenin eski günlerini konuşuyorum. Dükkânın eski sahibiyle çok eski dost idik. Ben içeri girdiğim zaman “İşte zenginlerin en fakiri, fakirlerin en zengini” derdi. Çünkü bir şey satın alırken iyisini ve en ucuzunu arardım. Bir pipo için asla 500 avro vermem. Ama dün satın aldığım, el yapımı Korsika pi­posuna 110 avro tosladım.

Dışarı çıkar çıkmaz üzerinde “20 Cigars Mehari’s Brazil” ve “Fumer tue” (Sigara öldürür) yazan paketi açıp bir sigar yakıyorum, on on beş adımdan sonra Delambre Sokağı’na dönüyorum. Uçmayı, ötmeyi ve havlamayı öğrendiğim so­kak. Yüz metre sonra Edgar Quinet Meydanı. Meydandaki bütün kahveler (Cafe de la Place, Cafe Odesa, La Liberte) teraslarının önüne ve yanına naylon tente germişler (eskiden cam olurdu), sigaracılar burada oturuyor. Sigara içilmeyen ana mekânda neredeyse kimseler yok.

Burada birden düzyazının beni sıktığını fark ediyorum. Roman yazmaya kalkışmamamın başlıca ve en önemli ne­deni bu olmalı.

Şiirde “tütün kokusuna giriyorum “, “tütün kokusuna eli­mi sokup memelerini okşuyorum ” türünden bir dize yazıp durumu kurtarabilirim. Oysa düzyazıda, “Eee sonra?”sını yazmak zorundayım. Memesini öptüm mü, dudaklarım son­ra aşağılara, karın bölgesine ve daha aşağılara Venüs tepe­sine doğru kaydı mı, bacaklarının arasına girdim mi? Bütün bunlara bir yanıt bulmak zorundayım romanda ya da romansı anlatıda. Şiir atlaya atlaya, seke seke ve uçarak yazı­lır. Her istasyonda durma zorunluluğu yoktur!

Tütün kokusunu bir kadın olarak algılayan, tasarlayan bi­rini okumuş muydunuz benden önce? Sigara kokusunu du­daklarından öpmek, dilini üstdudağın altında gezdirmek…

Dur bakalım burada Özdemir yoldaş, çevrede aile var!

Yatağımda uzanmış, Paris’i düşünüyorum, 1965 ile 2009 arasında. Uzaklarda Eiffel Kulesi’nin tepesi yanıp sönüyor, pencerede.

Yan yana, üst üste görüntülerim.

Paris, 27 Kasım 2009