NE YAPMALI ?

 

Gene eski defterleri karıştıracağız. Yazı, Hürriyet gazetesinde, 22 Mayıs 2007 günü yayınlanmış. Böyle eski yazıları tekrar yayınlamanın yararı var: Yazarın nesnel gerçekler, siyasetçiler ve öteki yazıcılar  karşısında sınavı.

Yazıyı okuyun, sonra sınavımızı yaparız.

***

[CUMHURİYETÇİLER  TAM  BİRLEŞMEK ZORUNDA !

Rahmetli babam balık yediğimiz günlerde anlatırdı: Oğul balık  avlanılma sürecinin her evresinde baba balığa korkuyla bağırırmış. Babası da “korkma oğlum” dermiş.

“Baba üzerime ağ attılar / Korkma oğlum / Baba tekneye çekiyorlar / Korkma oğlum / Baba beni satıyorlar / Korkma oğlum / Baba beni tavada kızartıyorlar / Korkma oğlum / Baba beni ağızlarında çiğniyorlar / Korkma oğlum / Baba bir mideye indim / Korkma oğlum / Baba üzerime helva yediler / Artık yapacak bir şey yok oğlum !”

Babam bunu balık üzerine helva yemenin faziletini açıklamak için anlatırdı.

O hesap ! Millet, AKP’nin Milli Eğitim Bakanlığı’nda başıbozuk darbesi yapılıyor, diyor. Yok canım ! diyorlar.  İslamcı kadrolaşma devlette tamamlanmak üzere, diyor. Vehim ! diyorlar. Millet, Ramazan ayında Türkiye’de İslamcı terörü esiyor, diye şikayet ediyor. Paranoyak olma ! diyorlar. Belediyeler, İslami toplum provası yapıyor, işyerlerinde baskılar dayanılmaz boyutlara ulaştı, deniyor. İslama karşı mısın ? diye tehdit ediyorlar.

Eli şef sopalı  Başbakan’ın koro şefliğinde, bütün AKP kadrosu, milletvekilleri, İslamcılar, yerli mürteciler (Murat Belge, Hasan Cemal, Taha Akyol, Mehmet Altan, M.A.Birand, Cengiz Çandar, Eser Karakaş, Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu…), yersiz mürteciler (Amerikalı, İngiliz, Arap gazeteler ve gazeteciler…) cumhuriyetçi halka çıkışıp hakaret etmekte…

Çıkışma, hakaret ve tehdit Cumhuriyet Mitingleri dolayısıyla Everest’in doruklarına çıktı. Bu mitingler faşizan ve faşist güdümlüymüş… Hasan Cemal’e göre bu mitinglerin arka planında “Büyükler” var, “Organize çekirdek güçler” var (Milliyet, 19 Mayıs 2007).

Bu zevatı geçmişlerinin karanlık dehlizlerinde bıraktıktan sonra, sözü, Cumhuriyet mitingleri konusunda üretilen bir fesada getirmek istiyorum. Mitinglerde toplanan halk oyunu kime vereceğini bilmiyormuş. Derde bak !  Ama oyunu AKP’ye vermeyeceğini biliyor. Cumhuriyet mitinglerine cumhuriyetçi bilinçle katılanlardan bir tekinin bile AKP’ye oy vermesi mümkün değil, çünkü bu seçimden sonra AKP gene iktidarda olursa, işin helva yeme faslına geleceğini çok iyi biliyor insanlar. Yerli ve yersiz Yeni Mürteciler tersini söyleseler de…

Bundan da büyük bir fesat var: Miting alanlarında toplanan Cumhuriyetçiler “Sağ Cumhuriyetçiler” / “Sol Cumhuriyetçiler” diye ikiye ayrılıyormuş… Şu anda birleşik ve birleşmiş Cumhuriyetçilerin karşısında tek bir hedef var: AKP’yi bir daha gelmemek üzere iktidardan uzaklaştırmak. Çünkü İslamcı partileri sisteme entegre etme masalları bir kez daha boşa çıktı. Hedef  belli !  Ama yolda mayınlar var. Tansu Çiller’in Yeniköy’deki yalısında mayınlardan biri davetlilerin ayaklarında patladı : “Oyumuz DP’ye, yolumuz AKP-DP Koalisyonu !” (Milliyet, 19.05.07). Ama cumhuriyetçilerin oyu AKP ile koalisyon yapacak DP’ye de bir başka partiye de olamaz !

Bu durumda CHP’ye önemli bir görev düşüyor : Yolu AKP-DP Koalisyonu ile kesinlikle kesişmeyecek  “sağ” (!) cumhuriyetçileri ve onların İlhan Kesici, Ufuk Söylemez, Yaşar Okuyan…gibi temsilcilerini CHP saflarına davet etmek. AKP helva yemeye hazırlanırken bütün Cumhuriyetçiler tek safta birleşmek zorunda. CHP bunun bilincinde mi acaba?]

(Hürriyet, 22 Mayıs 2007)

***

Aradan tamı tamına 8 yıl geçmiş. Bu süre içinde “Mürteciler” ara vermeden şanlı yürüyüşlerini sürdürmüşler. “Yetmez ama evetçi” olmuşlar, ardından, miadları dolduğu için, balon sepetinden safra niyetine fırlatıp atılmışlar ya da lokomotifine kömür attıkları demokrasi (!) treni vara vara diktatorya istasyonuna ulaşmış…

Oysa tren şefi treni istediği istasyonda durduracağını hoparlörle duyurmuştu. Bunu duyup da trene binmeyenlerle alay etmişlerdi.

Hürriyet gazetesi dönemimden bilirim: Seçmenin çoğunluğu oy verirken ülkeyi değil kendini düşünür.

Ama önce 2002 yılında Hürriyet Gazetesinde yayınlanan şu iki yazıyı okuyalım:

[YENİ POLİTİKACI BULUNDU YENİ SEÇMEN ARANIYOR

Bir yakın arkadaşımın, şimdilerde Harvard Tıp Okulu’nda öğretim görevlisi, Harvard’ın Brigham hastanesinde pataloji uzmanı olan ve MIT’de (Massachusetts Institue of Technology’de) kanser araştırması yapan oğluna, Hacettepe Tıp Fakültesi son sınıfta okurken bir ABD Üniversitesi tarafından doktora bursu verilmişti.                                                                                                               Çocuk, okulu bitirince, moneküler biyoloji ve moneküler farmakoloji alanlarında doktora yapacağı için, tanınmış bir ilaç firmasına mektup yazıp bir Ankara-Newyork uçak bileti armağan etmelerini istemişti.                                                                                       Firmanın, mektubu okuyup “ne” istendiğini anlamayan insan kaynakları yetkilileri delikanlıya “Biz kimseye doktora bursu vermiyoruz!” diye kestirme bir cevap vermişlerdi.

Üç çocuğunun bir işadamı tarafından okutulması konusunda kendisine soru soran basın mensuplarına kızan Tayyip Erdoğan, “Ben rahatım, huzurluyum. Bu ülkede birçok işadamı, birçok öğrenciye burs veriyor. Benim çocuklarım veya babaları, ağır tabir kullanıyorum, avanta almıyor, burs alıyor” dediği için arkadaşımın oğlunun bu deneyimini aktarmayı gerekli gördüm. Genç doktor, doktora yapacağı alanlara yatırım yapan firmanın geleceği düşünerek kendisiyle ilgileneceğini sanıyordu. Yanılmış.

Ama bakıyorum işadamlarımız Tayyip Erdoğan’ın çocuklarına burs vermek için sanki birbirleriyle yarışıyorlar.

Burscu işadamı Remzi Gür’ün yüzde 50 hissesine sahip olduğu ve adının sürekli olarak Tayyip Erdoğan’la anılmasından sıkıntı duyan Ramsey firmasından bir yetkili ‘yeşil sermaye’ mensubu olmadıklarını söylemiş. Gürmen Group Genel Müdür Yardımcısı Saadettin Üçeyler ‘Müşterilerimizden olumsuz tepkiler aldık. Biz sadece bir markayız, siyasi bir taraf olamayız’ demiş.

Ramsey yetkilisinin ‘biz yeşil sermaye değiliz’ demesi çok önemli. Demek ki Tayyip Erdoğan adıyla yeşil sermaye arasında bir tür ‘nesnel bağlılaşım’ var. Ramsey firması bu ‘nesnel hısımlık’tan öylesine tedirgin olmuş ki ünlü manken Cameron Lee ile bir kampanya yapıp üzerlerine yapışan imajı silmeyi planlıyormuş.

Tayyip Erdoğan’ın “burs”u gündeme getiren medyayı “tel’in” etmesi (lânetlemesi) çok şaşırtıcı. Bir başka şaşırtıcı açıklaması da şu: “Çocuklarım bu ülkede eğitim ve öğretim özgürlüğü noksan olduğu için oralarda okuyorlar.”

Binlerce yoksul kızı türban yasağı yüzünden eğitim yapamazken Esra ve Sümeyye hanımların aynı nedenden dolayı ABD’de okumalarını eleştirenler var. Haklı olarak soruyorlar: Büyük oğul neden Remzi Gür’den burs almıştı, küçük oğul Bilal neden burs alıyor? Onlar için de mi eğitim ve öğrenim özgürlüğü noksanlığı var?

Tayyip Erdoğan mugalata yapıyor: Burs konusunda sıkışınca ‘Müslüman olmak suç mu?’ diye soruyor. “Ölmeden on beş dakika önce yaşıyordu” sözüyle ünlü Fransız Mareşali La Palice’e yaraşır bir mantık. Anayasal düzene karşı olmayan bir müslümanlık, kuşkusuz, suç değil. Ama, İslâmı referans alan, İslâmi duyarlığı güçlü, İslâm ahlâkına bağlı bir parti liderinin şâibeli para ilişkilerinin olmaması gerekir.

Elin başbakanı bir borç ilişkisinden dolayı intihar ediyorsa, elin dışişleri bakanı bir borç para ilişkisinden dolayı istifa ediyorsa, elin ekonomi senatörü ve Berlin Belediye Başkan Yardımcısı uçak bileti yüzünden politikayı bırakıyorsa, Türkiye’de de bir parti lideri hiç olmazsa başkalarından para almanın siyaset etiğiyle çeliştiğini kabul etsin. Kendi seçmenlerini adam yerine koymuyor diyelim ama lütfedip kamu oyuna saygı göstersin.

Bir kısım seçmen, anlaşılan, Tayyip Erdoğan ile ‘siyasal etikten habersiz’ yeni politikacı tipini buldu, şimdi sıra bu cins politikacıları sandığa gömecek haysiyet ve bilince sahip yeni seçmeni bulmakta.]

(Hürriyet,15 Eylül 2002)

 

[OY VERMEYECEKMİŞ VERMEZSEN VERME

5 Eylül 2002. Sabah. Bir televizyon kanalında gençlerle yapılan seçim röportajı yayınlanıyor. Ses alma makinemi televizyonun önüne koyuyorum:

“Oy kullanacağım için heyecanlıyım. Ancak önümdeki seçeneklere bakıp heyecanımı kaybediyorum. Hangi partiye baksam tutarlı bir tarafları yok. Büyük ihtimal boş oy kullanacam.”

“Yani bakıyorum, yani yeni oluşumlara bakıyorum, yeni oluşumların hiçbiri yeni oluşum değil. Elli yıldır siyasette var olan kimseler. İthal bir bakan atadılar başımıza, ona da inanmıyorum. Genç düşünen beyin bence pek fazla yok Türkiye’de.”

“Önce düşünme sistemlerinin değişmesi lazım insanların. Bu siyaset yüzünden günüm de rezil oluyor diyebilirim. Hayatımı yaşayamıyorum, istediğim gibi hayaller kuramıyorum. Çünkü sürekli tedirginlik.”

“Türkiye’nin şartlarında oy hiçbir şey ifade etmiyor. Yani, çünkü doğduğumdan beri sürekli aynı insanları görmekten bıktım. Ya birkaç değişiklik hariç tabii. Yani oy hiçbir şey benim için.”

“Türkiye şartlarında ne oy ne başka bişi benim için fark etmiyor. Bilmiyorum, kime verip ne kullanıyım ki? Ne verecekler?”

“Ben hiç kimseye oy vereceğimi düşünmüyorum. Boş oy atacam heralde. Çünkü inanmıyorum hiç kimseye.”

Kadın spikerin sesi:

“İlk defa oy kullanacaklar için Bursa’da da, Eskişehir’de de durum farklı değil. Gençlerin en büyük korkusu işsizlik. Umutları yok ama istikrarlı bir hükümet ve eğitim sisteminin iyileştirilmesi en büyük dilekleri.”

Sadece gençlerde değil yetişkin seçmenlerde, hâttâ adları “kocaman” gazete yazarlarında bile derin bir yanılsama var: Türkiye’yi bu hale yaşlı politikacılar, eski politikacılar getirdi. Bu nedenle eskilerin pabucu dama atılmalı yerlerine gençler gelmeli.

Genç politikacı ne demek? Sokaktan toplanan genç erkekler ve kızlar mı? Elbette değil. Batı ülkelerinde, gerçek politikacı bir siyasal partide 15-18 yaşlarında başlar politik çıraklığa. Bunun kalfalığı, genç-ustalığı vardır. Seçilme yaşı istediği kadar 25 olsun, gerçek politikacılar 30 yaşından itibaren seçilme adayı olurlar. 35 yaşında bakan olan yok mu? Var. Ama ender. Politikacı için ‘yaş’ bir yatırımdır.

Parti programı yenilenmeden bir politikacı kendi başına ‘yeni’lenemez. Bu nedenle yeni ve genç olan partilerin programlarıdır. Politikacıyı, yenisini yazmaya da zorlayan parti programıdır. Bunu birinin söylemesi gerekirdi ama şimdiye kadar kimse söylemedi.

Kimsenin söylememesi bir yana, kararsız olmak, kimseye oy vermemek, sandığa boş oy atmak sanki büyük bir entellektüel zenginlik gibi sunuldu. Oysa tam tersi: Tam anlamıyla zihinsel tembellik ve sorumsuzluk.

Yeni olan politikacının yüzü değildir, ağzından çıkan sözdür; ağzından çıkan sözün kaynağında duran parti ilkeleri ve programlarıdır, bir tür sözleşme önerisi anlamına gelen seçim bildirgesidir. Özellikle genç seçmen içinde bulunduğu lagarlıktan, tembellikten kurtulmak için en küçük çaba sarfetmiyor. Elbette programları okumuyor. Ama “Oy vermem!” diyor. İktidarı beğenmiyorsan, duygularını değil aklını kendine rehber yapıp sana en yararlı olması gereken partiye oyunu verirsin. Bu da yetmez, oy verirken ülke dengelerini de gözeteceksin. Bunların hiçbirini yapmıyorsun. Tepinerek, “Vermem de vermem!” diyorsun.

Vermezsen verme be birader!

Genç seçmenin, bugün Almanya’da ilk kez oy kullanacak olan Türk kökenli genç Alman seçmenden (başta sorumluluk olmak üzere) öğrenmesi gereken çok şey var.

(Hürriyet, 22.09.2002)

***

Yazıları okurken içim sıkıldı. Aradan 13 yıl geçmiş ama değişen bir şey yok. Özellikle de CHP’ye karşı… Seçmenlerinin tamamı âllâme-i cihan: Falanca aday olduğu için öldür Allah CHP’ye oy vermezmiş… Aslanım sen oyunu partiye vereceksin, programına ve vaatlerine vereceksin. Öğrenci velisi olarak, 4+4+4 yasası çıktığı zaman sen ne yaptın? Laik okullar imam-hatiplere çevrilirken sen ne yaptın?

“Yetmez ama evetçiler”in canları cehenneme! Başıbozuk solcuların da! Demokrasinin geleceği CHP’ye bağlı, 7 Haziran’da hükümet kurma şansı yakalayamazsa, ülkenin kaderi AKP & HDP’nin eline kalır.

2 Nisan 2015 tarihli “CHP, AKP İLE KOALİSYON YAPAMAZ!” adlı bir yazı var sitede. Okuyun! Ama yazının bir bölümünü birlikte okuyalım:

[Ancak ve ancak, öyle bir an gelir ki koalisyon yapmak zorunlu olur. O zaman, AKP’den noter tastikli bir taahhütname istemek zorunludur. Bu üstlenme senedi şöyle olabilir:A) Bu koalisyon üç ay sürelidir. AKP, bu süre içinde, aşağıdaki hususları gerçekleştirilmesini kabul eder:                                                        1.Partiler ve seçim yasalarını değiştirmek;

  1. Yüzde on barajını kaldırmak ya da %2’ye indirmek.
  2. 13 yıl boyunca çıkartılan torba yasaların cumhuriyet ilkelerine, insan haklarına aykırı maddelerini kaldırmak;

4.İmam-Hatip okullarını Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na ve kuruluş amaçlarına uygun hale getirmek; fazla imam-hatipleri klasik liselere dönüştürmek;

5.Camilerde imam ve hatiplerin siyaset yapmalarını kesinlikle yasaklamak, yasağa uymayanları meslekten ihraç etmek;

6.Diyanet İşleri Başkanlığı’nı “laik” anlayışa göre yeniden organize etmek;

7.Cem Evleri’nin  ibadet mekanı olduğunu kabul etmek;

8.Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay’ı reorganize etmek; üyelerini yargı mensuplarına seçtirmek;

9.AİHM, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Sayıştay kararlarını kesinlikle uygulamak.

10.Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nu (HSYK), Yüksek Seçim Kurulu’unu (YSK) yeniden kurmak ve kesinlikle depolitize etmek;

11.Katı kuvvetler ayrılığı ilkesini kabul etmek ve kesinlikle uygulamak:

12.Yargıyı, yürütme ve yasamanın sultasından kurtarıp, denetimini kabul etmek;

13.Okullarda zorunlu din derslerini kaldırmak; din derslerinin okul dışında, Diyanet İşleri Başkanlığı sorumluluğunda verilmesini sağlamak;

  1. Türbanı ilk ve orta öğretimde, kamu hizmetlerinde yasaklamak;
  2. Özelleştirmeleri yeniden değerlendirmek ve yeni özelleştirme yapmamak;
  3. Başta 4 bakanlı ve bakan çocuklu olanları olmak üzere 16-25 aralık yolsuzluk dosyalarına yargı yolunu açmak; 13 yıllık iktidar dönemindeki bütün yolsuzluk iddialarını yargı değerlendirmesine sunmak;
  4. MİT’in 13 yıllık eylem ve işlemlerini denetime açmak:

18.Başta Suriye ve Irak olmak üzere, bütün komşularla yeniden dostluk bağı kurmak ve terorist İslami çeteleri desteklemeye son vermek;

19.Avrupa Birliği ile ilişkileri işler hale getirmek;

20.Kürtçülük sorununu, bütün siyasal partilerin katılımıyla TBMM’de bünyesinde, en yüksek demokrasi normlarına, uluslar arası sözleşmelere ve devletler hukukuna uygun bir anlayış içinde  çözümlemek.

B) Bu 20 madde 3 ay içinde yerine getirilmezse protokolun yürürlükten kalkacağını kabul etmek; yeni siyasal partiler yeni seçim kanunu (ve kaldırılmış baraj) ile erken seçime gitmek. (Not: Bu 20 maddeye yenileri de eklenebilir).

AKP böyle bir taahhütname imzalar mı? Kendi bileceği iş!

CHP böyle bir üstlenme sözleşmesini görmeden, AKP ile koalisyon kurar mı?

Kurarsa, partinin kapısına kilit vurur!

1) Diyelim ki 7 Haziran seçimlerinde AKP, CHP, MHP ve HDP, TBMM’ne girdi. Böyle bir durumda, AKP’nin tek başına hükümet kurması olanaksız.                                                                             Bu oluşuma göre AKP’nin bir azınlık hükümeti de kurması olanaksız.                                                                                   Demek ki, AKP hükümet için  MHP ya da HDP ile koalisyon kuracak. İkisi de Komünizmle Mücadele Dernekleri,  Milli Türk Talebe Birliği (MTTB, 1965-1980), Aydın Ocakları ve Türk-İslam Sentezi kaynaklı oldukları için,  AKP ile MHP koalisyonu daha mantıklı. Bir AKP&HDP koalisyonu tehlikeli bir macera olur.             2) Diyelim ki AKP bir koalisyon kuramadı ve hükümet kurmak görevi CHP’ye verildi. CHP; MHP ve HDP’nin birlikte katıldığı,  gene üç ay süreli ve seçim kanunu ile partiler kanununu değiştirmek ve seçim barajını kaldırmakla görevli bir hükümet kurabilir. Kurmalıdır. Bu üç ay içinde son Torba Yasa ile gerekli görülen yasalar değiştirilir; polis ve yargı asli konum ve görev anlayışına çekilir, çektirilir ve demokratik bir erken seçime gidilir.                                                                                                      3)AKP’nin tek başına hükümet kurması dışında, TBMM partiler yasası ve seçim yasasında değişiklik yaparak ve %10 seçim barajını kaldırarak üç ay içinde mutlaka bir erken seçime gitmelidir.                                                                                                         Bunlar benim olmazsa olmaz önerilerim.

CHP, başına bir felaket gelmemesi için, AKP ile kesinle koalisyon yapmayacağını dünyaya ilan etmelidir. Bu iddianın AKP’nin çıkardığı bir kara propaganda olduğunu da aklından çıkarmamalıdır!]

***

% 10 barajının kaldırılması HDP’nin TBMM’ne girmesinden çok daha önemlidir. Barajsız bir seçimde başta HDP ve Vatan Partisi olmak üzere muhalefetin TBMM’ne girme şansı vardır. AKP & HDP koalisyonundan Başkanlık ve Özerklik çıkar ve Özerk Kürt bölgesinde %10 barajı devam eder ve orada da Özerk Bölge Başkanlığı kurulur.

Bu nedenle, CHP’nin hükümet olması laik ve demokratik cumhuriyetçi Kürtlerin de yararınadır!

Cumhuriyetçilerin tamamının solda olması temenni edilebilir ama “Sağ Cumhuriyetçiler” var dünyada. Ortak ilke, laik ve demokratik cumhuriyettir. 1950’den bu yana ülkenin başına gelen felaketler, ne utopik sosyalistlerin ne de sağ cumhuriyetçilerin aklını başına getirdi.  Şu anda birleşik ve birleşmiş Cumhuriyetçilerin karşısında tek bir hedef var: AKP’yi bir daha gelmemek üzere iktidardan uzaklaştırmak. Çünkü İslamcı partileri sisteme entegre etme masalları bir kez daha boşa çıktı. Hedef  belli !  Ama, tıpkı 2007’de, 2011’de olduğu gibi, yolda hödüklük mayınları var.

Özdemir İnce

15 Mayıs 2015

 

 

 

“NE YAPMALI ?” üzerine bir düşünce

  1. Geri bildirim: NE YAPMALI ?

Yorumlar kapalı.